|
ORG ve Tora Bora—2. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |
|
-25-
“Ya beni bırakırsan?” “Bırakmam, korkma!” “Bak! Düşersem o zaman ödersin…” Cemil: “Tamam öderim, anlaştık.” Cemil’in filozofluğu burada işe yaramış, Haldun nihayet aşağı inmişti. Cemil Haldun ile dalaşmaya devam etti. “Sana yalan söylemiştim, düşseydin ödemeyecektim.” Haldun: “Kalleş seni!” Haldun ile olan diyaloglar bizleri iyice güldürüyordu. Belindeki ipi çözmekte olan Haldun’a bu kez Turan takıldı. “Çıkarma o ipi, sana çok yakıştı!” Haldun: “Sizlerle bir daha bir yere giden namert olsun!” Hava kararmaya başladığında bizi karşıya geçirecek olan asma köprünün bulunduğu sandığımız yöne doğru ilerledik. Nihayet köprümüz gözlerimizin önünde. İnce tellerin oluşturduğu kalın metal halatlar üzerine döşenen tahtalardan yapılmış ve rüzgârın sağa sola savurduğu bir metre genişliğindeki asma köprünün üzerinden, yan halatlarından tutunarak teker teker karşıya geçtik. Haldun Cingöz’e daha iyi sahip çıkarak tasmasının ipini sıkıca tutuyordu. Düz patika yoldan ırmak boyunca kasabaya doğru ilerlemeye başladık. Karanlık iyice çökmüştü ve hafif kar yağışı altında üç saatlik daha yolumuz vardı. Ancak kar beyazı yeterli görüş mesafesi sağlıyor, kurtların kokusunu alan Cingöz arada bir hırlayıp huysuzlaşarak onların yakınlarda olduğunu bize bildiriyordu. Bir süre sonra nihayet göründüler, bizi izliyorlar. “Acaba kaç taneler!” dedi Turan. Halil: “Umarım kalabalık değillerdir, aksi halde saldırırlar.” Sıkça arkamıza bakarak gidiyoruz. Silahlarımızda domuz kurşunları hazır. Turan: “Bir tane de yukarıda gördüm.” “İyice yaklaşırlarsa birini vururuz, bu onları yavaşlatır, belki de soydaşlarını parçalar ve peşimizi bırakırlar,” dedim. Bazen o kadar yaklaşıp ortadan kayboluyorlar ki! Sırasıyla birimiz eli tetikte geri geri gitmeye başlarken birimiz sağdaki kayalıklara, dağ yamacına, diğerleri solda nehir tarafına ve önümüze dikkat ediyordu. Aniden her yönden ortaya çıkabilirler. Saldıracakları sırada anlaştığımız gibi, o kargaşada birbirimizi vurmamamız için daire şeklinde birleşecektik. Halil: “Ben arkamızda dört tane saydım.” Cemil: “Şimdi iki tane yamaçlarda, kayalar arasında görüyorum.” Genişçe bir yere geldiğimizde durduk. “Daire şeklinde olalım. Halil ve ben arkaya, Haldun sen Cingöz ile öne geç, siz ikiniz sağa ve sola doğru tetikte bekleyin,” dedim. Yaklaşmalarını bekliyoruz. Onlar da durdu, saldırıp karınlarını doyurmak için küçük bir fırsat bekliyorlar. Halil: “Birini vurmak için biraz yaklaşsam mı acaba!” Turan: “Saçmalama! Onlar zaten bunu bekliyor, sen birini vurana kadar diğeri üzerine atlar.” “Turan doğru söylüyor, sakın ayrılma!” diye bir ihtar da ben verip devam ettim: “Halil! İkimiz birden şu kayanın yanına nişan alalım, biri çıkar çıkmaz ben ateş edeceğim, o arada diğerleri kaçmak için de olsa kayanın arkasından çıkar, ona göre boşluğa nişan al.” “Tamam! Birini vurursam postundan bot yaptıracağım.” “Şayet kasabaya kadar taşıyabilirsen,” diye cevapladım Halil’i. “Dikkat et, birinin kuyruğu bile çıkarsa ateşleyeceğim!” diye hazır olmasını tekrar hatırlattım. Nihayet patlattım. Kaçıştılar, ardından Halil, sonra Cemil yamaçlara doğru. Sarp kayalar, gecenin sessizliğini bozan silah seslerini daha da ürkütücü yansıtıyordu. Halil: “Acaba birini vurduk mu!” “Sanmıyorum, biraz bekleyelim.” Bir kaç dakika öylece bekleyip tehlikenin uzaklaştığını sezdiğimizde yolumuza devam ettik. Kasabanın ışıkları göründüğünde saat yirmi biri gösteriyordu, altı saat kadar tahmin ettiğim yol dokuz saate yakın sürmüş, bizi hayli yormuştu.
(2. Bölümün sonu)
|
