|
ORG ve Tora Bora—2. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |
|
-24-
“Öyle, tabii ki öyle…” diye onaylıyordu. Halil kulübenin önünde, yağan karın altında günlük jimnastiğini yaparken hem kendini akşam ziyafetine hazırlıyor hem de geniş bir açıdan uzaktaki kardeşine göz kulak oluyordu. Turan: “Dinle Cemil! Çok güzel felsefelerin var; fakat lisedeyken bir tek kıza felsefe yaptığını hiç görmedim, onların yanında, bilhassa Çerkez güzeli Suzan’ın karşısında dizlerin titriyordu.” “İşte işin felsefesi burada, avcı avına dikkatli yaklaşmalı ki av ürküp kaçmasın.” “Yani sen onu avladın mı?” “Oho...” diyerek önce elini, ardından; “ben kekliğe ihtiyatla yanaşır, yakalar, biraz sevip okşar, yine kendi tabiatına bırakırım,” diyerek lafını salladı. “Ama sıra arkadaşın Enver fırsat buldukça bazı derslerde gidip Suzan’ın yanına oturuyor, ikide bir kalemini yere düşürüp alırken sen somurtuyordun. Bundan ne haber?” diye Cemil’e cevap verdim. Cemil: “Ortada bir somurtma yok, bir ‘somut olay yöntemi’ var; geleceğe yönelik hazırlanacak düzende boşluk bırakmamak amacıyla ayrıntıları düzenleme yöntemi.” Turan bacaklarını ayırarak: “Yani Suzan’ın gelecekte ayrıntılara yönelik bir boşluk bırakmaması için… Böyle mi anlamalıyım?” “Sen de amma cahilsin… Oğlum, bu bir hukuk yöntemi! Açıkçası; Enver’i yaptığım plânlara yönelik ayrıntıları incelemesi için görevlendirdim, o da gelip bana raporunu veriyordu. Enver’e kızdığım taraf da şuydu; o vazifesine çok düşkün ve ayrıntıları fazlasıyla inceliyordu.” Gülmekten kendimi alamıyordum. O anda bir silah sesi… Ardından bir silah sesi daha. Turan’ı kulübede bırakıp diğer üçümüz tüfeklerle kayalıklara doğru koşmaya başladık. Haldun ve Cingöz görünürlerde yoktu, kayalıkların arka tarafında veya aralarında bir yerde olmalıydılar. Bir müddet sonra görünen Haldun bize el sallayarak oraya çağırıyordu. Nefes nefese yanına vardığımızda: “Cingöz tepenin arkasında, bir kurdun peşinden koştu.” “Sana kurt görünce onu bırakma demedim mi?” “Kurt biraz uzaktaydı, iki defa ateş ettim fakat vuramadım, kaçtı, o anda Cingöz peşinden koştu.” Tepeye doğru yöneldik. Cingöz’ün havlama seslerini duyuyorduk, demek henüz kapışmamışlar. “Çabuk olalım! Kurt Cingöz’e saldırmadan yetişmeliyiz…” Tepeye vardığımızda kurdun saldırmak için pozisyon aldığını gördük, onun daha da yaklaşmasını bekliyor, Cingöz biraz uzağında sağa sola hareket ederek ona doğru havlıyordu. Halil tüfeğiyle kurdu nişanlarken; “Mesafe çok uzak, Cingöz’ü vurabilirsin, dikkat et! Kurdun biraz uzağına nişan al, belki kaçar,” dediğimde tüfeğini ateşledi, Cemil ve ben koşarak onlara yaklaştık. Bizi görüp cesaretlenen Cingöz kurda iyice yanaştı ve kapıştılar. Korktuğum da buydu zaten, iyi ki çengelli tasması boynundaydı. “Etrafta mutlaka başka kurtlar vardır, sen burada kal ve dikkat et!” diye Cemil’e bağırdım. Biraz daha yanaşarak kurdu nişanlamaya çalıştım; fakat olmuyor, sürekli yer değiştiriyorlar. Kurdun kalçasını sıkça döndürdüğü boşluğa nişan alıp oraya kilitlendim. Şansa... Kurdun kalçası nişana gelir gelmez tetiğe bastım. Kurt sendeledi, galiba isabet ettirmiştim. Kurdun elinden kurtulan Cingöz bana doğru koşmaya başladı, bayağı korkmuştu anlaşılan. Kurt da aksarcasına kaçmaya başladı, belki de kurşun bir yerini sıyırdı. Bana yaklaşan Cingöz korku karışık şaşkınlık içinde derinden soluyordu. Bu onun ilk defa bir kurt ile karşılaşmasıydı ve ilk dersini almıştı. “Aferin oğlum, buraya gel!” diyerek yanıma çağırıp sırtını sıvazladım. Vücudunu incelerken sadece baldırında hafif bir yaralanma olduğunu gördüğümde rahatlamıştım. Kulübeye geri geldiğimizde Haldun’a; “Şu çantanın içinden tentürdiyot ve pamuğu al, yarasına pansuman yap, sargı beziyle de yarasını sar,” dedim. “Hafif bir yara, sarmaya gerek var mı?” “Sen yine de sarmaya çalış veya bantla, hava da bayağı soğuk… Derisi açılmış, hem biraz sıcak tutar, daha iyi,” dedim. Hava kararırken yeni yıl heyecanımız daha da artmış, tüm hazırlığımızı yapmıştık. Ocakta yaktığımız ateş içeriyi ısıtmaya yetiyor, kulübede bulduğumuz bir sac parçası kulübenin önündeki ateşimizi lapa lapa yağan kardan koruyordu. Kartopu oynuyoruz. Toplardan kaçan kulübeye sığınıyor, Haldun’un yapmaya çalıştığı kardan adam attığımız kocaman kar balyalarına dayanamıyor. İçtiğimiz kanyak ve yaptığımız hareketler, oyunlar bizi fazlasıyla ısıtıyor, kulübede ve ara sıra dışarıdaki ateşin yanında müzik eşliğinde hünerini gösteren Turan dansözleri aratmıyor, müziğe ve dansına uydurduğumuz alkış temposu onu daha da coşturuyordu. Filozof Cemil’in arada bir Turan’a ayak uydurmaya çalıştığı dansı daha çok Kızılderili dansını andırırken kurtlar ulumalarıyla eğlencemize uzaklardan eşlik ediyordu. Saat yirmi dörde birkaç saniye kala geri saymaya başladık ve nihayet yeni bir yıldayız. Gökler ve yerler gecenin bu vaktinde bembeyaz. On beş ile on dokuz yaşları arasında olan bizlerin, Yaratan’ın lütfü olan bu hayattan çok beklentileri ve umutları vardı. Kollarımı açıp gökyüzüne yönelerek bağırdım: “Kısmetlerimiz kar gibi yağsın, dağlar kadar büyük olsun, dereler gibi akarak denizler oluştursun.” Kutlamamız saat üçe kadar sürmüştü. Sabah on sıralarında kalkıp kahvaltılarımızı hazırladık. Kar yağışı hafiflemiş, çıkan rüzgâr ara sıra tipiye dönüşüyordu. Dereden taze çay suyumuzu getiren Turan: “Çok kar var, ne yapacağız?” “Bu karda köylerin servis arabaları çalışmaz. Başka yoldan, kestirmeden gideceğiz,” dedim. “Yine de otobüsle geldiğimiz yola inersek iyi olur, vasıta bulamazsak yoldan yürürüz.” “Buradan yola inmemiz en az üç saat sürer, bir saatte otobüsün aldığı yolu bu tipide beş veya altı saate alamayız. Irmak tarafına inip ırmak boyunca vadiden gidersek altı saatte kasabadayız, hem vadide fazla tipi olmaz.” Cemil: “Irmağın sadece diğer tarafında vadi boyunca patika yol var. Karşıya nereden geçeceğiz?” Halil: “Asma köprünün bulunduğu yeri biliyoruz.” Yola çıktığımızda öğlen vaktini geçmişti. Kimi yerde uzun botlarımızın yarısına kadar gömüldüğümüz kar ve kafalarımızı boyunbağları ile iyice sararak korunmaya çalıştığımız tipi yürümemizi zorlaştırıyordu. Normalde üç saatlik yolu molalarla birlikte dört saate yakın bir zamanda kat ederek ırmağın olduğu vadiye yaklaşmıştık. Bazı yerlerde zor geçit veren sarp kayalıkların arasından karanlık basmadan aşağıya, vadiye inmemiz gerekiyordu. Kasabaya kadar olan sonraki yolumuz düzgün patika bir yoldu. “Bugün bir tek kurda bile rastlamadık,” diyen Haldun’u ağabeyi cevapladı: “Bu karda onlar dağdan aşağı inmiştir, çok meraklıysan birazdan görür etini budunu gösterirsin.” “Bize saldırırlar mı?” “Guruplar halinde rastlarsak evet.” Dik yamaçlardan inişte sadece Haldun zorlanıyor, bazen yardımımıza ihtiyacı oluyordu. Sarp bir kayanın iki-üç metrelik inişinde Cingöz’ü tasmasının ipiyle aşağı sallandırmış, inmemekte direten Haldun’a yanında bulunan ağabeyi cesaret vermeye çalışıyordu. “İnmezsen seni burada bırakır gideriz.” “İnmeme imkân yok, buradan düşerim ben…” Cemil: “Hadi Haldun, biraz cesaret… Başarırsın korkma!” Köpeğin tasmasının ipini yukarı Halil’e atarak; “Haldun’u bununla bağla,” dedim. Haldun: “Ne?” “Korkma! Boynuna değil, beline bağlayacak.” Bir tek eksiğimizin kalın bir halat olduğunu anlamıştık. Tasmanın ipini beline bağlayan Haldun, ipin kendisini taşıyacağından şüpheliydi. Cemil: “İp sadece kayalardan tutunarak inmene destek olacak, biraz indiğinde zaten ayaklarından tutarım.” |

