|
ORG ve Tora Bora—2. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |
|
-22-
bekçilerden biri hırsızları gördüğü halde müdahale etmemiş, anlaşılan birlikte çalışıyorlar. Ara sıra üç kişi birden kapıma gelip; “Bu muhitten taşınacaksın,” diye tehditlerde bulunuyor, yalnız oldukları zamanlar bayağı uzağımdan geçiyorlar. Saldırmak isteyen köpek yalnız da saldırır; fakat bunlar dört ayaklı dostlarımız kadar yoklar. Nihayetinde olan onlara oldu; bugün işlerinden kovulduklarını aynı apartmanda oturan bir komşum anlattı, site sakinleri onları kovmuş. Hiçbir gecem rüyasız geçmiyor, hemen hepsini unutmadan yazıyorum: «...Akşam evdeyim, lambalar sönüyor, dolapta eldiven arıyorum. Işıklar geliyor, eldiven yerine elime çorap almışım, müzik sesi geliyor. Evde bir bebek, yatağımı görüyorum, boş ve temiz. Dut yiyorum... (22.12.1999).» Zeki’nin komik davranışları yüzünden son günlerde bürosuna nadiren, sadece telesekreterdeki mesajları dinlemek için uğruyorum; ancak bugün öğlen sıraları mesajlarımı dinlemek için dışarıdaki bir kulübeden numarayı çevirdiğinde telefonumun cevap vermediğini fark ettim ve doğruca Zeki’nin bürosuna gittim, telefonumun kablosunu çıkartıp devre dışı bırakmış. “Zeki biliyorsun, beklediğim telefonlar var, zaten bürona nadiren geliyorum, bir tek telefon için koskoca büronda yer yok mu?” “Sana iki aylığına telefonunu getirebilirsin demiştim, aylar oldu, bu kadar yeter.” Sinirlenip telefonumu elime aldım, yüzüne vururcasına söylemem gereken bir çift lafım vardı ona. “Ben seni tüm eşyalarınla iki sene karşılık beklemeden ve hiçbir karşılık almadan idare ettim; tam iki sene… ‘İşlerini düzeltene kadar’ demiştim sana. Senin bir tek telefon için yerin yok, öyle mi?” “O günleri bana hatırlatmak mı istiyorsun?” “Nihayet hatırladın!” diyerek yerini terk ettim. Yapmak isteğim hiçbir şey gerçekleşmiyor, bu yüzden niyetlerimden vazgeçiyorum, içimde bir korku var, sanki beni başka güçler yönlendiriyor, beni uçuruma doğru sürüklüyor. Hâlbuki rüyamın1) birinde makinist “tren kendi kendine gider” diyordu. Böyle durumlarda bana teselli verenler geceleri ziyaretime gelen eden ölmüş akraba ve arkadaşlarım, ayrıca eski dostlarım, sevgililerim: «...Yataktayım, Renate; “kalk ve benim yatağıma uzan,” diyor... Tanıdığım bir profesörün yanına bir tarih profesörünü götürüyor ve tanıştırıyorum. Profesör bana gelir-gider makbuzları bastırmamı, temin etmemi istiyor, ben de temin ediyorum... (25.12.1999).» Tarih profesörü bana önceki iki ayrı rüyayı2) hatırlattı. Renate; ondan kalan hatıralar dört senelik bir birlikteliğin meyveleri. Ayrıldıktan üç ve beş sene sonra iki defa İstanbul’a geldi. İstanbul’u benden iyi tanıyordu. Seneler önce Türkçe öğrenmek için bir seneliğine İstanbul’a gelen, kalması için annemin yanına gönderdiğim ve birkaç ay içinde annemin evden kovduğu Renate beni İstanbul’da gezdirmişti. “Bu parkı çok seviyorum, ben İstanbul’da, sen Almanya’da iken yalnızlığımı bu parkta gideriyordum” dediği Yıldız Parkı’nda bir nisan yağmuru altında beni saatlerce gezdirmişti. Uyarılarıma rağmen yağmurdan kaçmıyor, “bu parktaki bu yağmur ruhumu yıkıyor” diyerek beni de birlikte yıkatırken sudan çıkmış kedilere benzediğime üzülüyordum. Bu gezintiden üç gün sonra Almanya’ya geri döndüğünde üşütmüş, grip olmuştu. O da Nathalie gibi tekmeciydi. Kızdığında tabakları kafama fırlatır, isabet ettiremeyince daha çok sinirlenirdi; fakat okkalı bir tokadından kendimi koruyamamıştım. Renate sürprizlere bayılırdı:
1986 senesi. Hangi ay olduğunu pek hatırlamıyorum. Bir hafta sonu akşamı müşterek arkadaşlarımızla buluştuğumuz bir bara gitmiştik. Bana; “Bira içmek yok, dönüşte arabayı sen kullanacaksın!” dediğinde talimatımı almıştım. O meyve suyunu içip arkadaşlarla sohbet ediyor, bense arada bir başka köşede bulunan diğer arkadaşların yanında biramı deviriyordum. Gitme zamanı geldiğinde; “Üzgünüm, arabayı sen kullanacaksın,” dedim. “Gizlice bira içtin, değil mi?” “Gizli değil canım, diğer arkadaşların yanında içtim, ısrarlarına dayanamadım.” “Bundan böyle seni yanımda bağlamam gerekecek. Tamam, ben kullanacağım; ama bu son olsun.” Saat gece yarısını gösterdiğinde arabayı park ettiğimiz yere doğru ilerlerken Renate; “Bana bir sürpriz yapsana!” dedi. Hayda! Gece vakti bu saate nasıl bir sürpriz yapabilirdim… Biraz düşündüm, ileriye baktığımda aklıma bir şey gelmişti. “Hadi öyleyse, kendini bir sürprize hazırla! Koluma gir ve gözlerini kapa, birlikte yürüyeceğiz, sana ‘aç’ dediğim zaman gözlerini açacaksın.” Renate gözlerini kapayıp koluma girmiş, kuzu gibi bana yaslanmıştı, kontrollerim esnasında ona baktığımda yüzündeki memnuniyeti görüyordum, biraz yürüdük, ta ki geniş yaya kaldırımının ortasındaki büyük ve kalın gövdeli bir ağaca yaklaşana kadar. Koca ağacın yanına geldiğimizde; “Bir adım daha at!” diyerek onu ağaca iyice yaklaştırdım. “Şimdi gözlerini açabilirsin!” demez olaydım. Gözlerini açan Renate karşısında aniden kocaman siyah bir siluet gördüğünde önce korkusundan bir çığlık, ardından suratıma okkalı bir tokat atmış, kahkaha atmamı engelleyemeyen bu tokadın karşılığı olarak yanağına kondurduğum tatlı bir öpücük onu sakinleştirmeye yetmişti.
Simgeler ve rakamlar, birbirini kovalar: «...Bir adet 3 rakamı ve beş adet yan yana ‘Э’ simgesini görüyorum... (28.12.1999).» Bir haftadan beri tüm iş irtibatlarım kesik. Tüm çabalarım beni iyi bir sonuca götüremedi. Bu süre içinde davalardan sadece biri sonuçlanmış, oradan aldığım para altı senelik enflasyona yenik düşmüştü. O paraya zamanında yeni bir otomobil alabilirdim, şimdi sadece birkaç aylık kira parası karşılığı ve mahkeme için yaptığım masrafların ancak dörtte biri. Bu paraya bile muhtacım. Diğer alacak davaları halen devam ediyor, yapılan icra takipleri de sonuçsuz. İki gün sonra yılbaşı. Bu geceki misafirim babam ve uyuyanları ayağa kaldırmak istiyor gibi bir hali var: «...Babam yolda elinde megafon ile anons yapıyor, bir isim söylüyor ve “onun karısını teröristler vurdu,” diyor. Orada resmi giyimli bir adam etrafa komutlar veriyor, onu işaret ederek; “bu o adam mı, babamın ismini söylediği adam bu mu?” diye sorduğumda oradakiler “evet, o adam,” diyor... (30.12.1999).» Buz gibi soğuk evin sadece küçük bir odasını kullanmaya başladım, o odada yatıyor, orada kalkıyorum. Kaloriferler yanmadığından elektrik sobasıyla odayı ısıtıyor, fazla elektrik parası gelmesin diye mümkün olduğu kadar az yakıyorum. Sağanak yağmur depremden çatlayan duvarlardan içeri sızıyor, kuzey rüzgârı bile bu küçük çatlaklardan hissediliyor. Ondan öte; kiriş ve kolonlarda, yani binanın taşıyıcılarında önemli çatlaklar var. Ev sahibi “sen yaptıracaksın” diyor, sanki yasaları bilmiyormuşum gibi. Bilsem de ne çıkar! Burada ne kadar kalacağım belli bile değil. Aynı şiddette gelebilecek olan bir depremde bu bina zaten çöker. Eminim; ben taşındıktan sonra daire sahibi, ikinci depremde daha da belirgin hale gelen bu çatlakları macun ile kapatarak üzerine boya attırıp burayı bir kiracıya okutacak. Bir an önce buradan taşınmalıyım. Ablamın gece ziyaretleri anneminki gibi kâbuslu: «...Nazan, ben ve kucağımda bir bebek, bebeğin alnında bir delik var, ölmüş ve vücudu fena kokuyor. Askerler yanıma geliyor ve; “bebek sağ, ölmedi, ölü olan kukla,” diyorlar... (31.12.1999).» Milenyum, herkes yeni bir bin yılın coşkusu ve kutlama hazırlığı içinde yılbaşı alışverişini yaptı, kimi halen alışverişinde. Evde ve televizyon başındayım. Kırk dört sene boyunca yanımda mutlaka biri bulunurdu, ikinci defadır yeni bir yıla, hem de milenyuma, yalnız başıma sürünerek giriyorum. Benim için değişen bir şey yok; o coşkuyu, o neşeyi ben tadamıyorum. Kim bilir! Daha nice yeni yıla böyle sürünerek dalacağım ve benim gibi nice insanlar böyle. Saat yirmi dört, nihayet vakti geldi. Elimdeki çay dolu bardağı kaldırdım: “Şerefe Turgay Bora! Yeni bir bininci yılın şerefine…” Zamanda geriye gidebilseydim, bu gece için 1971 senesinin Aralık ayının otuz birinci gününe yönelirdim: |
|
|



