ORG ve Tora Bora—2. BÖLÜM  ©

Roman

Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi

<<<<<

-20-

 

o yöne doğru sevinçle kaldırdım. Odanın içi karanlık ve orada, o köşede kimse yoktu. Bu bir rüyaydı. Yine de sevinçle kalkıp pencerenin beyaz perdesini açtım; cadde lambasının ışığı, perdenin altındaki yeşil renkli plastik jaluzinin arasından içeri süzülürken yeşilin her tonundan tayf gibi yayılıyordu.

On iki gün sonraki rüyamda bir evdeyim: «...Aşağıdan, bodrumdan sesler işitip oraya doğru gidiyorum. Merdivenlerden indikçe etraf daha da kararıyor ve gelen ses daha da netleşiyor. Bu bir müzik sesi. Müzik nereden geliyor diye etrafı araştırırken orada bir mezar olduğunu görüyor, gittikçe yaklaşıyorum, müzikal sesler mezardan geliyor. İçimi bir ürperti kaplıyor, hemen geri dönüp uzaklaşıyorum, koşarak kaçmak istiyorum, koşuyor gibiyim... (16.03.1999).» Sıçrayarak uyandım, korkmuştum. Öğleden sonra İlhan büroya uğradı. Bugün çalıştığı yerden izin alıp doktora gittiğini, rahatsızlığının önemli olmadığını, yine de doktora görünmekte fayda olduğunu söyledi. Sahilde bira ısmarlamak istediğini de ekleyerek paydos saatine kadar beni bekledi. Sahile gidip bir yere oturduk.

“Bira ısmarlama sırası bende,” diye başlayan İlhan devam etti:

“Ne yapmak niyetindesin şimdi, ne yapmayı düşünüyorsun?”

“Şu an ben de bilmiyorum, bari alacak davalarının biri sonuçlansaydı yine bir şeyler yapabilirdim.”

“Zannedersem o davaları unutman gerekiyor. Senelerce süren davalardan zaten eline bir şey geçmez, başka şeylere, belki de başka işlere yönelmelisin.”

“Ne ile? Para mı kaldı? Yine de alacak davalarına muhtacım, ayrıca; daha az maliyetli bir yere taşınmayı düşünüyorum.”

“Bu iyi bir fikir.”

Uzun zamandır böyle yerlere girip bira içmemiştim. İlhan’ın bu daveti beni bayağı memnun etti ve uzun sohbetimiz az da olsa beni rahatlattı. Buradan taşınmaya kararlıydım, daha doğrusu mecburum. Önceleri sıkça geldiğim, Marmara Denizi’ni penceresinden seyrettiğim  bu bara belki bir daha gelemeyeceğim. İlhan anlatmaya devam ederken yüzümü pencerenin ardındaki denize çevirdim. Karadeniz’in daha da azgın dalgalarına açılmak için Boğaz’dan geçiş sıralarını bekleyen, Marmara’da demir atmış kimi boş kimi dolu yük gemileri lodosun sürüklediği dalgalarla birlikte alçalıp yükselirken sanki; “biz dayanıyoruz, sen de dayan!” der gibisinden sinyaller gönderiyordu.           

Aylar sonra Silvia tekrar rüyamda, ondan danslı bir gösteri: «...Silvia ve yanında iki adam var. Birinin adı Mustafa, diğerinin Ömer. Silvia Mustafa isimli adamla dans ediyor. Sonra Mustafa bana doğru gelip önümdeki yemeğimi alıp yiyor... Büronun penceresinin camına elimle büyük harflerle ‘ANİ’ diye yazıyorum... (19.03.1999).» Hatırladığım kadarıyla annem uzun süre önce benim için muska yaptırdığı Mustafa isimli bir üfürükçüden bahsetmişti. Silvia rüyamda bana onu gösteriyor gibime geldi. Bu rüyada bir kişi daha var, Silvia’nın bana göstermek istediği, teşhir ettiği biri daha; Ömer isimli. “Acaba bu Ömer kim! Başka bir üfürükçü mü?” sorusu kafamı kurcalıyor.        

Dokuz gün sonra Ali bana olağanüstü gücüyle yardım ediyor: «...Bir evin önündeyim, kapısına zincir vurulmuş. Kapıyı açamıyorum. O an, üzerinde bekçi kıyafetine benzeyen kahverengi bir giysi ile yandaki binanın önünde dikilen Ali koşarak gelip kapının zincirini kırıyor ve kapıyı açıyor... (28.03.1999).» İki gündür taşınmakla meşgulüm, uzak bir semtte ucuz bir binaya taşınıyorum. Terk ettiğim bürodaki telefonlardan birini cep telefonuma yönlendirdim. Bir diğerini önce Zeki isimli bir arkadaşımdan kendi bürosuna naklettirmek istemiş, o da ret cevabı vermişti. Oysaki ben, seneler önce kendisi iflas ettiğinde işyerimin birinin yarısından fazlasını iki sene müddetle ona tahsis ederek yardım etmiştim, hiçbir karşılık beklemeden. “Kendini toparlayana dek burayı kullanabilirsin” demiştim. Sonra Cafer isimli bir arkadaşıma yönelip telefonlarımdan birini onun işyerine naklettirdim.   

Büronun kalabalık eşyalarından bir kısmını ihtiyacı olan tanıdıklara dağıtıp bir kısmını firmamın deposuna indirerek sadece lüzumlu eşyalar ile yeni kiraladığım yere yerleştim. Bu arada üçüncü ve sonuncu bilgisayarım da bozulmuştu. Günlerden pazartesi. Akşam olduğunda son günlerde yazdığım rüyaları karıştırdım. Bilhassa bu senenin başından beri gördüğüm rüyaların çoğu kâbuslardan ibaretti: Mezarlar, ayakkabılar, beni sıkan ayakkabı bağları, bana saldıranlar, ellerimi bağlayan kimseler vesaire… Notlarımı yırtmaya karar verdim. İlk önce bu sene gördüğüm rüyalara ait notlardan sadece altısını ayırt ederek gerisini yırtıp attım. Sıra 1998 yılının notlarına gelince durakladım, onları yırtmaktan vazgeçtim. Bugünden itibaren rüyaları ve kâbuslarımı yazmayıp her şeyi unutmaya çalışacağım.

Henüz taşınalı iki hafta oldu. Cafer’in bürosunu fazla meşgul etmemek için öğlen sıraları bürosuna uğruyor, telesekreterdeki mesajları değerlendiriyorum. Az da olsa böylelikle teklif hazırlama şansım oluyor. Resmi ya da yarı resmi yerlerden gelen telefonlar genelde bilgi edinme mahiyetindeydi. Vergilerimi bu ülkede ödediğim halde on seneye yakın iş tecrübelerimde, kendi ülkemde hiçbir resmi yerden bir tek iş bile alamamıştım. Bugün eve erken döndüğümde dairemin kapısını hafif aralık bir şekilde görünce şaşırdım; hâlbuki ben kapıyı kilitlemeden, bilhassa kapamadan evden çıkmam. Kapıya yaklaştım, çerçevesine biraz zarar verilerek kilidi kırılmış. İçeri girdim. Yirmi yaşlarında iki genç, beni görünce şaşırmadılar, beni umursamıyorlar bile, eşyalarım darmadağın, her yeri yoklamışlar,  evi dolaşırken bir onlara bakıyorum bir de eşyalarıma. Gençler hiç bir şey olmamış gibi beni izliyor. Dayanamayıp;

“Ne işiniz var evimde? Ne arıyorsunuz?” diye sordum, cevap alamayınca birine yumruğu patlattım, diğeri dışarı kaçtı. Yumrukladığım kişi de kaçmak isterken tekrar yapıştırdım, yere düştü, belinden çıkardığı bıçak ile ayağa kalkarak bana saldırdı. Bıçağı karnıma doğru salladığında yana kayıp bıçak bulunan elini tuttum, bıçağı diğer eline aldı, tekrar sallarken geri çekildim ve o da kaçmaya başladı. Arkasından koştuysam da yetişemedim. Aklıma jandarma geldiğinde yanımdaki cep telefonuyla arayıp durumu anlattım, onları takip ettiğimi ve nerede olduklarını söyledim. Bir müddet sonra gelen jandarmalar her ikisini yakaladı. Karakola gittik. Karakoldaki jandarmalardan biri hırsızlardan birinin hemşerisi çıkmış, aralarında bir sohbet başlamıştı. Hırsızların şahitleri de hazırdı, ifadeleri alındı ve sıra bana geldi.

“Siz bir kızı içeride alıkoymuşsunuz, onlar da gelip kapıyı açmış, doğru mu?”

“Onların bu yalanlarına inanıyor musunuz?”

“Yalan veya değil, her söylentiyi değerlendirmemiz lazım.”

“Madem alıkoymuşum, birinci kat, pencereler, balkon kapıları kilitsiz, demir parmaklık yok, dışarı atlayamamış mı? En azından pencereyi açıp yardım isteyememiş mi? Hem de evde yalnızken.”

“İçeride bir kız tuttunuz mu yoksa tutmadınız mı? Bize onu söyleyin!”

“Hayır tutmadım.”

“İfadelerinizi aldıktan sonra hepinizi  hâkim huzuruna çıkaracağız.”

Bunun beni de alıkoyacakları anlamına geldiğini anlamakta gecikmedim.

“Bakın! Ben evime giren hırsızları yakalattım, beni alıkoyuyorsunuz. Benim işim gücüm var, yarın da önemli randevularım var.”

“Sizleri hâkim huzuruna çıkaracağız, hepsi o kadar.”

Yandım. Şimdi suçlu ben olacağım, en azından bir beş sene mahkeme peşinde koşturacağım. Ya bide hâkim onlara inanıp beni içeri tıkarsa!

“Beyefendi tamam! Ben kimseden şikâyetçi değilim, onlara söyleyin, şikâyetçi değillerse hepimiz gidelim.”

Astsubay;

“O halde ailevi bir mesele diyerek konuyu kapatalım, hadi hepiniz evlerinize!” dedikten sonra nihayet karakoldan dışarı çıkabildim. İmdat!

Olay sadece bununla bitmedi; ev sahibi de kırık olmayan kapısı için “kapımı açtırmışsın, kırmışsın, değiştir!” diye beni zorluyor. “Kapın kırık değil ki…” dediğimde; “bu kapıyı istemiyorum, hırsızlar kolay açıyor, değiştir bunu!” diye emrediyor. Bir “imdat!” daha.

On dokuz Nisan. Dün genel seçimler yapılmış, meraklar yeni kurulacak hükümet üzerindeydi. Öğleden sonra İlhan telefon açarak buluşmak istediğini söyledi. Buluşma yerinde onu gördüğümde şaşırdım; saçları dökülmüş, başında bir şapka vardı.

“İlhan ne oldu böyle?”

“Sorma, bir dert de beni yakaladı.”

“Ne olduğunu anlatmayacak mısın?”

“Kanserim.”

Bir tek kelimeyle sarsıldım. Ne diyeceğimi, nasıl davranacağımı bilemiyorum.

“Henüz başlangıç safhası olduğu için doktorlar iyileşme umudunun yüksek olduğunu söyledi,” demesi az da olsa rahatlatıcı geldi. Onun başı daha büyük bir belada ve ona yardım edemiyordum, daha doğrusu yardım etmekte acizim.

>>>>>

Müzik her yerde...Zahmet.Zincir kıran

1 - 2 - 34 - 5 - 6 - 7 - 89 - 10111213 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 19 -  20 - 21 - 22 - 23 - 24 - 25

Anasayfa/HOME       Roman       Bölüm1      Bölüm3    Bölüm4    Bölüm5         DEUTSCH    ENGLISH

Sohbet odası