ORG ve Tora Bora—2. BÖLÜM  ©

Roman

Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi

<<<<<

-19-

 

Büroda saçlarını arkada bağlayan Esra bu akşam omuzlarından aşağı salıvermişti. Birasını yudumlarken bazen eliyle bazen kafasını sallayarak geriye attığı uzun siyah dalgalı saçları yüzüyle güzel bir harmoni oluşturuyor. Esra bolca anlattı; kendinden, geçmişten ve gelecekteki beklentilerinden. Gelecekten büyük bir beklentisi olmadığını söylüyor, nereye kadar giderse diyordu. Kendini bir derenin suyunda ilerleyen saman çöpüne benzetip;

“Elbette bir yerde takılıp kalacağım,” dedi.

“Saman çöpü değil, bir karanfil,” diyerek lafını düzelttikten sonra gülümsedi.

“Beni öyle mi görüyorsun?”

“O derede böyle bir karanfili kimse kendi halinde suyun akışına bırakmaz, hemen kapıverirler,” diye devam ettim.

Gece yarısı geri döndük. Oturduğumuz yerde bir şeyler atıştırdığımızdan karnımız aç değildi. Çalışma odamdaki kanepeyi Esra’nın yatması için hazırladık. Yattığım odaya giderek sabahleyin kullanması için ona temiz bir havlu getirdim. Esra kazağını ve pantolonunu çıkarmış, göbekçiğini açıkta bırakan, sutyen takılmamış dimdik göğüslerini belli eden kısacık fanilasıyla gözlerimin önünde; güzel bacakları üzerinde yatağına girmeye hazır bir şekilde dikiliyor. Ondaki, kendi bildiğini okuyan vahşi ve çarpıcı bir güzellik.

“İstersen benim yanımda yatabilirsin, yatağım geniş ve rahat edersin,” demekten kendimi alamadım.

“Barut ile ateş yan yana mı?” diye gülümseyerek yatağının içine girdi.

“İyi geceler!” dileğinin ardından kapısını kapatırken:

“Bırak açık kalsın, senin odanın kapısını da açık bırak, burası çok büyük, korkarım ben,  korkarsam yanına gelirim.”

“O halde sana korkulu geceler…”

Uykuya dalmakta zorluk çekiyorum, belki korkar yanıma gelir düşüncesiyle yatağımda bekledim. O bekleyiş içinde uyuya kalmışım.                        

Günlerden çarşamba. Öğleden sonra Esra bu akşam sinemaya gitmek istediğini söyledi. “Güzel” diye düşünmenin ardından sabah erken kaydetmeyi unuttuğum rüyamı yazmaya başlayarak üzerimdeki yükü atmaya çalıştım:  «...Kasabadaki büyüdüğüm eski büyük ev. Bana ürkütücü geliyor. Komşulardan Oya isimli bir kız ile komşumuz Safiye’nin bahçesinden geçerek akşam karanlığında bir yere oturup yüksek sesle sohbet ediyoruz. Yakınlardaki evlerden “sessiz olun!” diye bağırıyorlar. Aşağıda yoncalıkların içinden geçiyoruz. Orada uzun etekli bir köylü kızı yoncalığın içinde başka birini kovalıyor. Top oynayan bazı kadınlara rastlıyoruz. Daha sonra Necmi isimli arkadaşımın bahçelerinin duvar dibine gidiyoruz. Yan tarafta tarlada saman balyaları var, el arabası ile balyaları götürüyorum... (23.12.1998).» Çok seneler önce intihar eden iftira kurbanı arkadaşım Necmi tekrar hatıralarda. Uzun süre sinemaya gitmemiştim, Esra’nın ısrarlarına da dayanamadım. Daha doğrusu, onun cazibesi ısrarından üstündü. Sinemada bana iyice yaklaşarak oturması, arada bir kulağıma bir şeyler fısıldarken daha da sokulması beni ürpertiyordu.                                                                                              

On altı Ocak. Önceki yıldan çok şey beklemiş, lakin kötü günler geçirmiştim; bu nedenle yenisinden hiçbir şey beklemiyorum. Hiçbir beklentim olmadan, boşa hayaller kurmadan yeni bir yıla ilk defa tek başıma büroda tepe takla yuvarlandım ve gece boyunca kendimi daha da zor günlere hazırlamam gerektiğini düşündüm sadece. Esra artık ara sıra büroya uğruyor, dışarı çıkmam gerektiğinde o büroda iken çıkabiliyordum. Gecelerimin kâbusu daha da artıyor, gündüz ve akşamlarımı dualarla geçiriyorum. Benim mücadelem hayatla, ulusun mücadelesi PKK lideri Abdullah Öcalan ile. Tüm basın Apo’nun İtalya’dan ayrılarak bilinmeyen bir yere gittiğinden bahsediyor.   

Şubat ayının ilk haftası. Her geçen gün bazı zevklerimin köreldiğini hissediyorum. Akşamları televizyonda sinema filmlerini seyretmek bile artık bana zevk vermiyor; zaten televizyonum birkaç gündür bozuk, yalnız televizyon değil, radyo ve bilgisayarlardan bir tanesi hariç, diğer tüm elektronik aletler ardı ardına kendiliğinden bozuldu. Televizyon seyretmek yerine genelde radyo, bilhassa akşam sohbet programlarını dinlemeye başladım. Geçenlerde bir radyo kanalındaki1) akşam programında, ortadan kaybolan ve halen aranan Apo için “Abdullah Öcalan nerede?” isimli bir sohbet programı dikkatimi çekmişti. Radyo kanalına her telefon açan kendi fikrini söylüyor, kimi “Apo Rusya’da” kimi “Yunanistan’da” diyor, kimileri başka ülkeler sayıyordu. Ben de telefon açıp “Apo Yunanistan’ın Arta şehrinde,” dediğimde sunucu; “neden bu kadar eminsin?” diye sormuş, geçen sene beş Mayıs günü gördüğüm rüyayı2) anlatmıştım.

Günlerimin çoğunu diğer dualarımla birlikte kırk bir defa, bazen yüz defa Salât-ı Tefriciyye duasını okumakla geçirdim. Okuduğum bazı dini kitaplarda, zor durumda olanların bu duayı üç, beş, yedi veya dokuz gün içinde tam olarak, ne bir eksik ne bir fazla, 4444 defa okumaları tavsiye ediliyor. Ben de beş gün içinde gece gündüz olmak üzere o kadar niyet edip başladım. Okumanın sonlarında, son saatlerinde sayıları karıştırdım, tam olarak kaç kez okuduğumdan emin değildim. Birkaç gün sonra tekrar karar verip yedi gün içinde bir o kadar okumaya yöneldim.

Galiba ilk defa arkadaşım Erhan’ın vefat eden babası adaşım Turgay amcayı rüyamda görüyorum: «...Bir binadan, işyerinden dışarı çıkıyorum. Karşıdan biri bana doğru geliyor. Bu Turgay amca. Ona; “Turgay amca, biraz bekle ben öğlen yemeği yiyip geliyorum,” diyorum... (14.02.1999).» Bu rüyanın anlamı ne olabilir diye düşünmeye başladım ve rüya tabirleri kitaplarına da baktım: “Öğlen vakti genelde hayatın yarısı veya günün diğer saatleri gibi şu anda içinde bulunduğun duruma işaret ediyor olabilir,” diyor kitapların birinde.3) Öğlen vakti güneş en yüksek noktada bulunur, yani içinde bulunduğum durumun en yüksek mertebesinde olduğumu gösterebilir, öğleden sonra güneş aşağı doğru iner. O halde ben şimdi maratonun yarısında olabilirim. Peki bunu nasıl anlamalıyım! Belki şöyle:  Şu an kırk beş yaşında olduğuma göre doksan yaşında, yani 2044 senesinde öleceğim demektir, bugünden itibaren tam olarak hesaplasam Temmuz ayının on yedisinde. Rüya, hayatımın en parlak noktasını da gösteriyor olabilir; fakat şu anki hayatımın nesi parlak!.. O halde anlamı bana göre bu olamaz. Belki de böyle: İçinde bulunduğum kötü durumun en üst, en yakıcı mertebesinde veya yarısındayım; yani bir sene ve beş ay daha sürecek. Acaba hangisi! Tüm bunların hesabını yaparken otuz beş yaşını yolun yarısı olarak görüp kırk altı yaşında ölen şair de aklıma geldi. 

Kimileri kontrolünü ta uzaklardan yapıyor: «...Bir evin kapısının önündeyim. Kapının önünde siyah bir çanta. İçeride annem, ablam Nazan ve yengem var. Çanta anneminmiş, ablam çantayı alıp içeri getiriyor. Yengemin yüzünde leke gibi benekler var. İçeride büyük bir objektifi olan bir kamera görüp “bu kamera kimin?” diye soruyorum. “O babanın kamerası,” diyorlar. O an bir perde ile ayırt edilmiş bir odada, biraz açık perdenin aralığından babamı ayakta profilden görüyorum, bir elini çenesine dayamış, bir şeyler düşünüyor gibi... (20.02.1999).» Duayı okumanın yedinci günün akşamı olan dün, ikinci okumanın sonuna gelmişken, okuma adedini tekrar karıştırdığımdan birkaç gün sonra yeniden okumaya karar verdim. Bu seferki niyetim dokuz gün içinde okumak. Biraz hareket ve açık hava iyi gelir düşüncesiyle sahile gidip her zamanki manzarayı seyrederek uzun bir yürüyüş yaptım. Başta yakın akrabalarım olmak üzere çevremdeki bazı insanların benden yavaşça uzaklaştığının farkındayım, eskisi gibi beni arayıp sormuyorlar. Serap ve Esra hariç, İlhan fırsat buldukça yanıma uğruyor, Dilara ve Sibel nadir de olsa telefon açıyor. Yeni bir iş bulan Aykut’tan bir haber yok.

Dokuz günlük dua süresini tamamladım. Günlerden üç Mart Çarşamba. Okumamı genelde akşamları ve geceleri sabahlara kadar devam ederek bu gece saat yirmi üç sıralarında tamamladım, 4444 adedi tam olarak, ne bir eksik ne bir fazla okuduğumdan artık eminim. Bir aya yakın zamandır kendimi dört duvar arasına sıkıştırmış, sadece yiyecek ve içecek ihtiyaçlarımı karşılamak için dışarı çıkıyordum. Çok yorgunum; bu gece yatağıma gitmektense kendimi çalışma odamda yanı başımdaki kanepenin  üzerine atıp gecelemeye karar verdim. Uzanır uzanmaz uyumuşum. Rüyaların en güzeli, tüm korkuların kaybolduğu, umutlara ışık tutan bir gece: «...İki katlı eski tip, tarihi güzel bir ev. Kalın bir ahşaptan büyük, kanatlı giriş kapısı. Kapının kanatlarının iki koluna bağlı kalın bir zincir. Bana göre sol taraftaki (eve göre sağ) bitişik evden bir manga kadar asker çıkıp koşarak bu kapıya geliyor ve zinciri açmaya çalışıyorlar. “Hişt, gürültü etmeyin! Aziz yukarıda, çok meşgul, ziyaretçileri var,” diye onları uyarıyorum. Ziyaretçileri var derken uçarak evin üstünden, veya çatısından diyebileceğim, eve girip çıkan melekleri kastediyorum, onlar bunu fark etmiyor... Büroda çalışma odamdaki kanepede yatıyorum. Bir ara yattığım yerde uyanıp karanlık odada ışık gibi bir şey olduğunu fark ederek başımı o yöne, pencere tarafındaki köşeye bakmak için kaldırıyorum. Tanrım! Bu Hazretleri, orada, tam köşede, beyazlar içinde, bağdaş kurmuş oturuyor, sakallı, üzerinde beyaz bir giysi, başında üst tarafı yukarı doğru sivrilen külâhlara benzeyen sarık gibi bir şey var. Yüzü parıl parıl, beyaz giysisi bile ışıldıyor... (04.03.1999).» O an uyanıp başımı

>>>>>

Metin Kutusu: 1)  Radyo Klas.
Metin Kutusu: 2) 05.05.1998 tarihli rüya: «...Yunanistan haritasını görüyorum. Biri harita üzerinde, Yunanistan’ın batısında İyon Denizi kenarında koy gibi bir yerde parmağı ile Anta, Arta diye bir şehri gösteriyor ve bana; “Yunanlılar PKK lideri Abdullah Öcalan’ı kaçırıp burada saklayacak,” diyor...»
Metin Kutusu: 3)  “So deutet man Träume” Georg Haddenbach.  Falken Yayınevi 1982, Almanya.

Yeni yıla merhabaUzaklardan kontrolEn güzel an...

1 - 2 - 34 - 5 - 6 - 7 - 89 - 10111213 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 19 -  20 - 21 - 22 - 23 - 24 - 25

Karanfil

Anasayfa/HOME       Roman       Bölüm1      Bölüm3    Bölüm4    Bölüm5         DEUTSCH    ENGLISH

Sohbet odası