|
ORG ve Tora Bora—2. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |
|
-18-
kısmen gidermiş oluyorum. Omzuma bir el değdi, dönüp baktım, eski mahallemde oturan Esra, ayrıca Zeliha’nın arkadaşı. “Bizim muhitten taşınmışsın, hayrola! Henüz geçenlerde haberim odu,” diye konuşmaya başladı. “Artık büroda kalıyorum. Gel otur, birlikte kahve içelim.” Esra karşımdaki sandalyeye oturdu. Onun için bir kahve alıp geldim. Esra yirmi bir yaşlarında matrak bir kız. Zeliha gibi çalışmayı, okula gitmeyi, bir meslek edinmeyi pek sevmez. Gezmek onun tek meşguliyeti. Güzel bir kız, yazları genelde mini giyer, bacaklarının güzelliği bakışları kendine yöneltir, başları döndürür. “Zeliha’yı görüyor musun Turgay ağbi?” “Arada bir büroya uğruyor.” “Görürsen selam söyle, birkaç aydır görmedim. İşler nasıl, iyi mi?” “Çok kötü, herkes işten ayrıldı, büroda yalnız kaldım.” “Yalnız olduğunu bilseydim sıkça uğrardım. Sıkıcı olmuyor mu?” “Sıkıcılığını boş ver, iş yok…” “Peki bir yere gidince ne yapıyorsun, büroyu kapatıyor musun?” “Hayır, kapatamam, o zaman birine telefonlara bakması için ricada bulunurum herhalde. Şu an birini işe yerleştiremem.” “Dinle, sana ne diyeceğim! Hemen her gün buralardayım, havalar soğuyunca insan gezemiyor, bir müddet büronda kalır telefonlara bakabilirim, sadece yardım amaçlı, hem akşamları ara sıra birlikte çıkar, birlikte otururuz, hatta arada bir ben de orada kalabilirim, annemle ikide bir kavga edip duruyoruz zaten.” İyi bir fikir gibi geldi bana. Neden olmasın? “Peki sana güvenebilir miyim?” diye sordum. “Hangi konuda?” “Yani, telefonları cevaplarken laubaliliğe kaçmaman konusunda veya bir yere gittiğimde büroyu kapatıp terk etmemen konusunda vesaire.” “Beni halen tanıyamadın mı Turgay ağbi?” “Tamam, inanıyorum sana; fakat fazla para veremem, ancak harçlığını verebilirim.” “Önce söylediğim gibi, sadece yardım amaçlı dedim, hem ben bir yere bağımlı olarak çalışamam, kendimi dizgin vurulmuş gibi hissediyorum. Sabahları erken kalkıp gelemem, saat on civarlarında büroda olabilirim. Yol parasını bugün peşin ver, yarın ordayım.” Gayet açık sözlü biriydi Esra. Yarınki geliş-gidiş otobüs parasını ve olur ki bu parayı yarına kadar kaybeder diye bir miktar daha para verdim. Soğuk bir pazar sabahı. Rüyalarımı yazmaya başladım, üç ayrı rüya: «...Kalın ve büyük bir ağacın dibine yatak seriyorum. Yatağın sağında uçurum gibi derin bir yarık var. Yarık dar; fakat çok derin. Orada başkaları Silvia’nın fotoğraflarını, filmini çekiyor. Silvia daha sonra başka bir kadın oluyor ve kameralara poz veriyor. Kameramanlara; “Silvia hep böyle yapardı,” diyorum. Başımda çelik kafes gibi bir başlık var... Elimde bir kartpostal, yoldayım. Önümde hilal şeklinde bir köprü, altından nehir geçiyor, köprünün öte yanı yeşillik, çimenlik. Köprünün üzerinden geçerken “kızın biri beni köprüde taciz etti, köprü kalabalık olduğu için bir şey yapamadım,” diye köprünün üzerine yazıyorum, yazımın son harfleri çimenliğin üzerine denk geliyor. Orada bulunanlara; “aslında rüya tabirleri ile kartpostalları ayrı yerlerde toplamalı, rüya tabirlerini kartpostallar üzerine yazmamalı,” diyorum... Gökyüzünde bir sürü Amerikan bombardıman uçakları ‘V’ şeklinde batıya doğru uçuyor... (13.12.1998).» Gördüğüm ikinci rüyadaki kartpostallar; bunu nasıl anlamalıyım? Kartpostallar ve rüyalar; biri somut diğeri soyut olmak üzere her ikisi de resimli tabir, kimi güzel manzaralı, kimi ürkütücü. Rüya tabirleri ile kartpostallar ayrı yerlerde nasıl toplanır? Acaba böyle mi: “Fala inanma, falsız da kalma!” der gibisinden rüyalar ile gerçek hayatı birbirinden ayır, rüyalarını gerçeklerle karıştırma. Yoksa şöyle mi: Rüyada görünenlerin anlamı gördüklerin değil, onların içinde başka manalar gizli, rüyada görülen bir evin bazı rüya tabirleri kitaplarında kendi vücudunu tabir ettiği gibi. Ben rüyalarımı yazmadan önce rüyaların geçmişi yansıttığını, geçmişteki olayların tesiri altında kalınarak bilinç dışı yansımalar olduğunu zannederdim. Şimdi başka türlü düşünüyorum; geçmişteki tepkilerin veya herhangi zorlayıcı bir etkenin hisleri daha da güçlendirdiğini, alıcıların taşıdığı birikimin hisleri fazlasıyla kuvvetlendirdiğini, koşullar oluştuğundan, bunun da ruhu bir çeşit tepkimeye sürükleyerek bu birikimin bir kısmının rüya diye bildiğimiz bir şekilde, ki burada artık bir zaman kavramı yoktur, duyu dışı algı olarak geri yansıtıldığını. Serap yine rüyalarda: «...Serap bir kız arkadaşı ile büroya geliyor... (14.12.1998).» Esra gerçekten hiç beklemediğim bir tavırla büroda birkaç gündür bana yardımcı oluyor. Bu yardımlarını en az yılbaşına kadar sürdürebileceğini söylemişti. Öğleye doğru Serap’ın annesi telefon açıp Serap’ı görüp görmediğimi sordu. Dünden beri evde yokmuş. “Onun çalıştığını sanıyordum,” dedim Hatice Hanım’a. “İşten çıkalı günler oluyor, şimdi de Zeliha’ya takılıyor.” “Yine kavga ettiniz, öyle mi?” “Onunla kavgasız günüm geçmiyor ki…” “Görürsem sizi ararım.” Konuşmalarıma kulak veren Esra; “Serap’ın annesi ne istiyor?” diye sordu. “Serap dünden beri evde yokmuş, Zeliha’ya takıldığını sanıyor, Serap’ı tanıyor musun?” “Evet, ama yakın bir arkadaşlığım yok, çekingen bir kız, birkaç defa Zeliha’nın yanında gördüm. Annesiyle kavga ettiğine de şaşmamalı.” “Neden?” “Annesi kumar oynuyor, kumar parasını da kıza çıkartmak istiyor.” “Ne dedin? Emin misin Hatice Hanım’ın kumar oynadığına?” diye hayretle sordum. “Tabii ya! Neden sıkça Kıbrıs’a gidiyor sanıyorsun? Türkiye’de kumarhaneler kapatılınca artık Kıbrıs’a gidiyor.” Şimdi neden pahalı elbiseler giyindiğini, neden sıkça çocuklarını parasız ve yemeksiz bırakıp güya kardeşinin yanına gittiğini anlıyorum. Serap bunlardan hiç bahsetmedi. Rüyalarıma artık inanmalıyım, herhalde aklımı üşütmüyorum… Rüyanın birinde1) Serap bana “Kıbrıs’a gitme!” diye bağırıyordu. Gerçekten de Serap Zeliha ile birlikte öğleden sonra büroya geldi. Dün annesiyle yaptığı kavganın ardından Zelihalarda kaldığını söyledi. Odama çağırıp kapıyı kapadım ve onunla yalnız konuşmaya başladım. “Annen kumar oynuyormuş, bana bundan hiç bahsetmedin?” diye sordum. “Nasıl bahsedebilirdim ki!” “Ne zamandan beri kumar oynuyor?” “Küçüklüğümden beri, lütfen bunları benimle konuştuğunuzu anneme söylemeyin.” “Hayır söylemem. Yeni işinden de ayrılmışsın?” “Adam annemin kumarhanelerden tanıdığı biri, bana askıntı oluyor.” Artık her şeyi gözlerimin önünde canlandırabiliyorum. “Şimdi anneni ara ve burada olduğunu söyle, sana kızarsa telefonu bana ver.” “Tamam,” diyerek evini aradı. Annesi kızmamış, onu eve çağırıyordu. Kimi geceleri rahat yok: «...Ellerinde el bombası olan dedektifler bana karşı suikast için harekete geçiyor, beni öldüreceklermiş... Taşınıyorum, büroyu boşaltıp başka bir yere taşınıyorum... (17.12.1998).» Esra’ya canım iyice kaynamaya başladı. Haylazlığını büroda unutuyordu sanki veya önceleri tahmin ettiğim gibi haylaz bir kıza benzemiyor, daha çok kendi bildiği doğrultuda giden biri. Dışarıya iş görüşmelerine gittiğimde onu büroda yalnız bırakırken gözüm arkada kalmıyor. “Keşke şimdi yaz olsaydı da büroya mini eteğiyle gelseydi” diye düşünmedim desem yalan olur. Gündüzleri yavaş, geceleri hızlıyım: «...Bir trendeyim, çok hızlı gidiyor. Makiniste; “treni idare etmiyor musunuz?” diye sorduğumda, “hayır, o kendiliğinden gider,” cevabını alıyorum. Sol tarafta derin bir uçurum. Raylar sağlam görünüyor, sonra sağ tarafta bir deniz görüyorum, “çok güzel ve ne kadar da durgun!.. İpekten bir halı gibi, suyu çok da berrak,” diyorum... (18.12.1998).» Erken saatlerde ayrıldığım büroya öğleden sonra geri geldim. Esra arayanların listesini bana getirdi, listede ilgi çekici bir şey yoktu. Esra istese biraz çaba gösterip iyi bir sekreter olabilirdi. Bugün kendisinin de büroda kalacağını, akşam birlikte dışarı çıkmak istediğini söylediğinde bundan daha iyi bir fikir olamayacağını düşündüm. Uzun zamandır akşamlarımı bu dört duvar arasında geçirmiş ve bayağı sıkılmıştım. Akşama doğru birlikte çıkıp rahat bir yere oturduk, kendime ve Esra’ya birer bira söyledim. Bardakları tokuştururken gülümsedi. “Biliyor musun? Bu seninle ilk bira içişim.” “O halde senin şerefine!” “Hayır, ikimizin!” diyerek bardağını kaldırdı. |



|
1) 01.04.1998 tarihli rüya: «...Kıbrıs’a gitmek için telefon ile uçakta yer ayırtmak istiyorum. Serap; “hayır gitme, burada kal!” diyor...» |