|
ORG ve Tora Bora—2. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |
|
-17-
gidiyorum. Yolda daha sonra bir Japon arabaya biniyor. Bir yaratık sesi işitiyorum ve onu buluyorum, küçücük bir at, kedi kadar küçük, siyah renkli, onu sahibine veriyorum, sahibi Japon kıyafeti giymiş bir uzaylı... (09.11.1998).» Artık ne annem ne de ablam beni arıyor. Aslına bakılırsa bir aydan fazla zamandır aramıyorlar. Önceleri en az haftada bir defa telefon eder veya ara sıra yanıma uğrarlardı, benimle olan uğraşları bittiğinden bir daha aramaya gerek duymuyorlar. Eski komşularımdan ve mahallemden ayrılmak beni üzdüyse de kısa zamanda büroda yatıp kalkmaya alıştım, gecelerin sessizliğini bozan arabaların gürültülerine, caddeden yalpalayarak gelip geçen sarhoşların attığı naralara, hatta caddenin karşısına doğru “sesim geliyor mu?” diye bağırarak ekosunu duymak isteyenlere rağmen. Hareketliliğin yerini durgunluğun aldığı günlerimdeki tek uğraşım rüyalarımı yazmaya devam etmek: «...Bir asansöre binip yukarı çıkıyorum. Bindiğim asansör çift rakamlı katları geçip tek rakamlı katlarda duruyor. O asansörden inip diğerine biniyorum, o da tek rakamlı katlarda duruyor. “Beşinci katta asansörden çıkar, dördüncü kata merdivenle inerim,” diyorum... (10.11.1998).» Hareketli ve hızlı bir geleceğin coğrafyası belli gibi, fakat tarihi meçhul: «...Haritada Türkiye’nin kuzeydoğu köşesi. Deniz kenarı, ovalar, göller, nehirler, tuzlu su gölleri, köyler ve küçük bir kasaba görüyorum... Yolda koşuyorum, herkesi ve arabaları geçiyorum. Arkamda kalan arabalar bana selektörlerini yakıyor... Okul ödevlerini yapıyorum. Öğretmene verdiğim ödevleri geri isteyip fotokopilerini çektiriyor, makbuzunu bir dosyaya koyuyorum. Sınıfımı geçiyorum; fakat tarih dersinden sözlü bir imtihanım kalmış... (16.11.1998).» Hayat bu, o ancak koşturmakla yürütülüyor. Basında PKK lideri Abdullah Öcalan hakkında haberler; Suriye’den ayrılıp Ekimin on üçünde İtalya’ya gitmiş. Aylar önce rüyamda1) Yunanistan olarak görmüştüm. Bu akşam kandil gecesi, Miraç Kandili. Kuran’dan bazı sureler ve dualar, ayrıca Salât-ı Tefriciyye duasını da okudum, tedarik ettiğim dini kitapların içinde dikkatimi çekmişti, Peygamber için salât ve selâm getirmek için her gün on bir, yirmi bir, kırk bir ve yüz defa, hatta birkaç gün içinde 4444 defa okunması tavsiye ediliyor bir kitapta2), ayrıca bazı İslam düşünürlerinin bu dua hakkındaki söylediklerine de yer veriliyor. Birkaç aydır ilk zamanları günde on bir, sonraları yirmi bir defa okuyordum. Şimdi kırk bir defa okuyorum. Günlerden cumartesi. Bu gecenin ilk misafirleri yine çingene güzelleri, beni oldukça şaşırtıyorlar: «...İki çingene güzeli, biri sarışın. Onlardan mendil almaya gidilecek, annem ve yanında bir adam var. Sarışın çingene güzeli kendini, beni, annemi ve o adamı da kastederek bana “yakında hepimiz, dördümüz bir odada kalırsak hiç şaşma!” diyor. Göçebelerden anneme acele bir mektup geliyor; kızlarını vermeyeceklermiş. Annem bana “şimdi sana büyü yaparlar!” diyerek kokuyor. O adamla birlikte çingene büyüsüne karşı dualar yapıyor... Aynanın karşısına geçiyor, kendimi görüyor ve komik hareketler yaparak kötü yönümü taklit ediyorum veya görüyorum... Kucağımda küçük bir köpek, korkudan titriyor, kollarımın arasında büzülüyor, sanki iyice saklanmaya çalışıyor, benimle konuşuyor; “bir şeye bakıp korkuyorum,” diyor. Yolda başka büyük bir köpek aksayarak gidiyor, onu gören kucağımdaki; “bak, onun ayağı korkudan kırılmış!” diyor. Ona; “hayır, o çişini yaparak gidiyor,” diyerek korkusunu önlemeye çalışıyorum...» Bu gecenin devamında kuvvetli ve yeni bir canlı türünün izindeyim: «...Bir öküz, ağzı köpüklü, salyalı, yanındaki eşeği koklayıp yalıyor, sonra arkasına geçip eşekle çiftleşmeye çalışıyor, eşek kaçıyor, fakat öküz onu yakalıyor ve... (21.11.1998).» Sonrası malum. Bre yaratık! Madem çiftleşeceksin, önce ağzındaki salyaları temizle. Beni duymadılar bile, günün ağarmasıyla birlikte ortalıktan kayboldular. Rüyalarımın üzerine son zamanları uzunca düşünmeye başladım, bazen bu tür düşüncelerin anormal bir şey olduğunu da kabullendiğim halde. “Acaba bende bazı dengesizlikler mi başlıyor!” diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. Yoksa rüyalarımda gördüklerime inanmalı mıyım? Rüyalarımda gördüklerimle gerçek hayatta karşılaştığıma dair bir çok örnek olduğu halde yine de şüpheliyim. Bazılarına bunlardan bahsedersem, “işini kaybediyor, sıkıntılar çekiyor, her halde aklını oynattı” diyebilirler, bu sebeple konu üzerine kimseyle konuşamıyorum. Aklımı oynatıp oynatmadığımdan önce kendim emin olmalıyım, başkaları değil. Peki, kafada akıl kalmayınca aklımı oynattığımı nasıl anlayacağım! Yirmi üç Kasım. Çok karışık, anlam veremediğim rüyalar. Rüyamda gördüğüm her şey on bir defa tekrar ediyor. Bugün gelen telefonlarda biri Gür-Ten Holdingden. “Sizden geçen sene bir teklif almıştık, o proje hakkında görüşmek istiyorum,” diye söze başladı proje müdürü. “Evet, sizi dinliyorum.” “Yapılan bu işten randıman alamadık. Acaba hatanın nerede olduğuna dair bir inceleme yapar mısınız?” “Fakat Müdür Bey, bildiğiniz gibi işi biz yapmadık, başka bir şirkete vermiştiniz, o şirketle irtibata geçmeniz yerinde olur.” “Biliyorum, onlarla defalarca irtibata geçtik ve defalarca incelemelerine rağmen bir şey bulamadılar, sizin de bir inceleme yapmanızı isteyecektim.” “Biliyorsunuz, onların araç ve gereçleri farklı ve aynı anda farklı bir uygulama, biz ancak her şeye bizim metot ile başlayabiliriz, yani her şey yeni baştan.” “Bu bize pahalıya mal olur.” “Size pahalıya mal olmaz, pahalıya mal olmuş bile. Neden bizim teklifimiz önce kabul edildi ve son anda genel müdürlükten geri döndü?” “Diğer şirket fiyat indirimi yaptı.” “Ve randıman alamıyorsunuz, bu mu indirilen fiyat?” demekten kendimi alamadım. Anladığım kadarıyla Müdür Bey’in bana yaptırmak istediği şu; “hatayı sen bul, biz o şirkete yaptırırız, yeter ki bul ve bize söyle,” ardından bana sadece bir teşekkür ve bu teşekkür de benim karnımı doyuracak. “Peki bu işin bana faydası ne olacak Müdür Bey?” “Bulduğunuz hatayı size yaptırırız.” “Yani armudun çekirdeği bana kalacak, farz edelim koskoca bir makinedeki on binlerce vidalardan sadece birinin gevşemiş olduğunu buluyorum ve size söylüyorum. O vidayı bana sıktırsanız bile onun için vereceğiniz para karnımı doyurmaz,” diyerek teklifini reddettim; zira bu karşılaştığım bir tek örnek değildi, daha önceleri benzer tekliflerden sadece teşekkür almıştım, belki de bu teşekkürler beni bu hale getirdi. Pazar günü dinlencesi, sahildeyim. Parktaki banklardan birine oturmuş denizi, dalgaların arasında alçalıp yükselen gemileri seyrediyorum. Bulutlu ve hafif sisli havada Prens Adaları zor fark ediliyor. Yazın kalabalıktan geçilmeyen bu sahil şeridi sonbaharda ve kışları boş halde sadece duygusalları, üzüntülüleri, kederlileri ağırlıyor. Her durumdaki insan için bir yer, boş bir bank var burada. Bu gece gördüğüm rüyayı düşünüyorum, galiba yakında buradan da taşınacağım: «...Otuz oda kiralıyorum. Yirmi altı odanın kira ücreti verilecek, dört odayı bedava kullanacağım. Evler ve balkonlar yeşil ve kahverenginde. Kahverengi kalıcı, yeşil gidici bir renkmiş. Büroya dışarıdan bakıyorum, lambası yanıyor, perde yok, içerisi görünüyor, içerde kimse yok... (29.11.1998).» Aralık ayının ilk günü. Üç arkadaşım ve dostlarım; kanserden ölen Ali, Hasan ve kanser olduğunu öğrenip intihar eden Silvia… Zor günlerinde yanlarında olamadım, onların üçü de kâbus dolu gecelerimde korkularım dininceye dek bendeler: «...İznik gölünde başlayan bir macera gezintisi. Ali ve Hasan da yanımda. Ben yanımdakilerle sohbet edip yürürken arkamızdan gelen bir kız saçlarımı arkamdan kat kat kesiyor. Guruptaki başka bir kızın evine geliyoruz. Evde bir sürü boş yatak ve antika mobilya var. Lavabonun suyu akıyor, dolup taşıyor. Yanımızdaki kızın biri yakınımızdaki nehre yönelip yüzmek için suya giriyor, nehrin üst tarafları bulanık görünüyor, ayaklarımı suya sokuyor, “su soğuk, bu mevsimde sular soğuk olur,” diyerek suya girmiyorum... (01.12.1998).» Bu dostlarımın hepsi bana bir şeyler anlatmaya, ifade etmeye çalışıyor. Başka biri daha; “Görünmeyen Adam.”3) Bana görünmeden sadece benimle konuşuyor veya sadece parmağını, ayağını görüyorum. Dokuz gün daha geçti. Eski sevgilim rüyalarda, mahsulün tadı damağımda kaldı: «...Birkaç kişi köye gidiyoruz. Nathalie de yanımda, birlikte köyde bahçedeyiz. Çiçekler yeni açıyor. İki çocuk ellerindeki top ile bahçeden geçmek istiyor, onlara kızarak etrafını dolanmalarını söylüyorum. Çok büyük bir karpuz, meyve ağaçlarının dallarında büyük büyük erikler, güzel ve leziz sarı-yeşil elmalar, yiyoruz ve diğer misafirlere de ikram ediyorum... (09.12.1998).» Sıkıntılı geçen günün ardından alışveriş merkezine gidip bir kafeteryaya oturdum. İş paydosu ara sıra buraya gelip sırf gelip geçenleri seyretmek için bir iki kahveliğine oturuyor, böylelikle yalnızlığımı
|
|
|




