|
ORG ve Tora Bora—2. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |
|
-16-
söylüyordu. Birkaç hafta sonra annemden gelen mektupta büyükannemin vefat ettiği yazılıydı. Büyükannem uzun yolculuğuna çıkmadan önce o bebeği beklemişti. Nadir de olsa gördüğüm büyükannemi çok severdim. Bu gece birkaç saniyeliğine Çin’deyim; aklım havada, gözüm karada kaldı: «...Arkadaşım Tayfun ile Çin’e yolculuk. Pekin yakınlarında bir gölde vapurdayım. Bir uçak saldırıyor. Uçaksavar ateş almıyor. Kadının biri; “ateşleyicisi bir mantar veya aşk hapıdır,” diyor. Bir mağazada çalışan Çinli bir kız bana; “burada kal, gitme, çalışmana gerek yok, ben yeteri kadar kazanıyorum,” diyor, yanında beyaz renkli deri elbise, ceket ve pantolon provası yapıyorum, fiyatı yüz mark, satıcı kız; “yeter ki sen burada kal, para istemiyorum,” diyor... (08.10.1998).» Güçlü ve tutkulu bir sevgi ile nelerin yapılabileceğini rüyalarımda öğreniyorum. Bir sene öncesine, kırk dört yaşıma kadar her dört mevsimim güzel geçti. Sonbahar ayları bana önceleri aşk gibi kimi güzel şeylerin başladığını, bazen bittiğini hatırlatıyor, bitenlerin ardından yeni bir mevsimde yeni fidanlar yükseliyordu. Şimdiki sonbahar ayı sadece tek bir şeyi anımsatıyor; tabiatımın bir daha yeşermemek üzere solacağını. Kimileri bir asra yakın yaşar, kimi ne olduğunu anlamadan dünyaya şöyle bir uğrar: «...Babam hasta, yatakta, yattığı yerde kusuyor. Sonra aniden benden uzakta bir yerde babamı görüyorum, geziniyor ve oldukça dinç bir halde... Küçük bir çocuk hasta. İlaç ve iğneler satın alıyorum, “doktor bu çocuğun bir hafta sonra öleceğini söyledi, belki bu ilaçlarla yaşar,” diyorum. Orada sırtı, vücudu yaralar içinde başka bir çocuk bana dokunuyor, kızıyorum. Başka birinin sırtında taşıdığı tabut yere düşüp açılıyor, içinde yine küçük bir çocuk var, “çocuk hareket ediyor,” diyorum... (10.10.1998).» Kaybettiklerimin sayısı kovaladıklarımın sayısını aştı. Kayıpları daha fazla artırmamak için kovalamaktan vazgeçmeliyim diye düşünüyorum. Belki bende bir idman eksikliği var; ne başkasıyla, ne de kendimle mücadele edemiyorum. Bazen aklıma gelen anlık düşünceler anında siliniveriyor; zira düzmece idmanlarla geliştirilmiş başka türden ataklara nefsim ve nefesim elvermiyor. Bu gecenin dersi geleceğe, ödevi geçmişe yönelik: «...Bir okulda sınıfta, dersteyim. Öğretmen ödev veriyor, “geçmiş günlerinizi yazın!” diyor... (12.10.1998).» Sadece hafızamdakiler halen canlı ve yemyeşil, akvaryumdaki o binyaprak bitkisini teşhir mi etmeliyim! Ertesi gece bir konserdeyim, çalınansa bir bebeğin hikâyesi: «...Doğduğum kasabada bir konser. Orada bir kadın ve yanında küçük sarışın, mavi gözlü bir çocuk, bir bebek. “Benim çocuk çalınmış, kadın çocuğumu çalmış,” diyorum... (13.10.1998).» Günlerdir İstanbul içi ve harici iş ziyaretleri yapıyorum. Kimi yerler için yeni teklifler hazırladım, kimi yerlerde tekrar aranacağım söylendi. Geçmiş olaylara baktığımda yeni umutlar besleyemiyorum. Günlerden cumartesi ve Dilara işten ayrıldı. Bürodan ayrılmadan önce sağdaki pencereye baktığı dikkatimden kaçmadı, tıpkı büroya geldiği ilk günlerde “beni kovacak mısınız?” diye sorarken üzgün bir şekilde baktığı gibi. Rüyalarımda sıkça mezarlıklardayım, hayat mı benimle oynuyor ben mi hayatla bilemeyeceğim: «...Bir sürü mezar taşları görüyorum, yatağım da mezarlıkta, “mezarların üzerinde yatılmaz,” diyorum kendi kendime. Bir mezarın üzerindeki ayağımı geri çekiyorum... Başka bir yerdeyim. Babam bana daktiloda bir yazı yazdırtmak istiyor, “daktilo bozuk, yazamam,” diyorum. Daktiloya bakıyoruz ve bozuk... (31.10.1998).» Anladığım kadarıyla gerçekte bozulacak olan daktilo değil, başka bir makine; kaldığım evi de boşaltmaya başladığıma göre... Artık burası bana ait değil. Koskoca büroda yalnızım nasıl olsa, evin eşyalarını büroda kullanmadığım iki odaya yerleştirecek ve orada kalacağım. Sabahları durakta benimle birlikte otobüs bekleyenleri selâmlamak yok, akşam dönüş otobüsünde yorgunluktan uyuklayanlar beni rüyalarında göremeyecek, belki arada bir uyanıp “bir kişi eksik” diyecekler. Dört geceden beri büroda kalıyorum. Günlerden beş Ekim. Burada da gecelerim kâbuslu. Deprem rüyaları1) beni bayağı korkutmaya başladı. Geceleri o korkuyu yaşıyorum, sanki her şey gerçekmiş gibi. Bu geceki rüyam kaydettiğim üçüncü deprem rüyası: «…Yüksek bir binanın en üst katındayım. Müthiş bir sallantı, bina eğiliyor, iki duvar arasında tutunmaya, ayakta durmaya çalışıyorum, pencereden binanın iyice eğildiğini görüyor, sonra dışarı çıkıyorum, başka binalarda hasar yok. O an ufukta, ileride siyah bulutlar hızla gökyüzünü kaplamaya başlıyor, etraf kararıyor, ürpertici bir alacakaranlık. Ortaya çıkan şiddetli bir rüzgâr her şeyi önünde sürüklüyor. “Atom bombası patlamış,” diyorum, araba ile giderken bombanın patladığı yerden geçince tüm binaların yıkılmış, taş üstüne taş kalmamış olduğunu görüyorum. Aşağıda bir demiryolu tüneli kayan taşlarla kapanmış. Martin’i telefonla arayıp olayı anlatıyorum... (05.11.1998).» Akşamlarımı, aylar önce temin ettiğim dini kitapları okumakla ve dualar etmekle geçiriyorum, her dua işlerimin düzelmesi, tersliklerin, aksiliklerin gitmesi için. Günlerim de büroda, telefon başında geçiyor, arada bir gelen teklifleri hazırlıyor, faks ile gönderiyorum; lakin beklediğim cevaplar gelmiyor. Bir ara, annemin bana verdiği ve cüzdanıma koyduğum muska aklıma geldi, çıkartıp açtım; içinde etrafı Arapça yazılı dört kare, her kare de dört ayrı kareden oluşuyor, karelerin içinde Arapça harfler, semboller veya rakamlar, etraflarında annemin isminin baş harfi dizili. Çerkezköy’de gittiği muskacı hocanın adını ve telefonunu daha önce ablamdan almıştım, Mesut Hoca’yı arayıp yaptığı muskayı sordum. “Annem sana benim için bir muska yaptırmış, demin açtım ve elimde, bu karelerin anlamı nedir?” “Onlara vefk denir, sana sarışın bir kadın büyü yaptırmış, o büyüyü çözmek için.” “Ya etrafındaki annemin isminin baş harfleri?” “Dedim ya sarışın bir kadın diye! O kadının isminin baş harfleri.” Yalan söylediği belli ve mutlaka annem ona söylemiştir; o halen on sene önce Renate ile ayrıldığıma inanmıyor. “Dinle Hoca Efendi! Ben kırk beş yaşındayım ve sarışın bir tanıdığım da yok.” “Nasıl? Kırk beş yaşında mı? Annen bana kırk beş yaşında olduğunu söylemedi.” “Peki ne dedi? Yetmiş yaşındaki bir kadın ‘benim oğlum on beş yaşında ve haylazlık yapıyor, sürekli kadınların peşinde’ mi dedi?” Buna cevap yok. “Kırk gece şu duaları sabaha kadar oku, her şey bozulur,” diyerek telefonu kapadı. Bir sinsilik yaptıklarını anladım. Güvendiğim annem yine bir kötülük peşindeydi. Annemi arayıp ağzından laf almaya çalıştım. “Bulunduğun muhitteki Mesut isimli muskacıyı aradım. Bana ‘bu muska şansını açacak, işlerini düzeltecek’ demiştin; fakat hocaya benden için ‘oğlum karı kız peşinde’ demişsin, doğru mu?” “Yalan mı? Kadınlara para yedirmiyor musun?” “Onu da nereden çıkardın şimdi?” “O kadınların büroda ne işleri var o halde? Onlara para vermiyor musun? Bedava mı gelip gidiyorlar oraya?” “O burada çalışıp tıpkı benim gibi ekmek parasını kazanıyor. Başkasının ekmek parası ile oynamak günahtır, hem büroda erkekler de çalışıyordu, onlar için neden bir şey söylemiyorsun?” “Hoca suya baktı, bana erkeklerin olduğunu söylemedi.” “Demek ki getirdiğin tüm o tatlıları önce üfürükçüye üflettin ve atletleri de, öyle değil mi?” “Tatlıları kadınlar yesin diye getirdim, onlar için getirdim, sen de yemeseydin, neden yedin?” Artık dayanamıyorum. “Sen çok kötüsün! Sinsi, gizlice kötülükler yapan, ortaya fitneler sokan bir şeytansın sen!” diye bağırarak telefonu kapadım. Ablam her bu kötülüğü biliyordu ve bir şey söylemeyip sustu, belki de tüm bunların ardındaydı ve annemin yaptığı kötülüklere ortak oldu, kim bilir! Elbet Tanrı hem bunların ikisinden hem de ayetlerini kullanarak üfleyip püfleyen muskacı şarlatanlardan hesap soracaktır. Bunların muska gibi şeylerle kötülük yapabileceklerine inanmıyorum ve inanmak da istemiyorum; ancak kendi niyetlerini, bilhassa annem, ortaya koymuş oldular, bunlar her türlü kötülüğü yapabilir… Yeni bir haftaya daha girdik. Sabah kalktığımda rüyalarımı kaydetmeye başladım; işte dört tekerleğe geçen dört ayaklının gücünün seri imalatının öyküsü: «...Motor kayışları, bantları imal eden bir fabrikadayım. Adedi iki milyon dört yüz bin liraya iki adet kırklık oto aküsü satın alıyorum. Kırk dörtlük büyük boy akünün fiyatı üç milyon lira. “Keşke onlardan alsaydım” diye düşünüyorum; fakat param yetişmiyor... Uzak bir yerde çalışıyorum. Dört çekerli küçük bir arazi arabası ile sağ tarafı uçurum olan çok dar bir yoldan, herhangi bir yerde zorla çalıştırılan insanları kurtarmak için |



|
1) 19.07.1998 tarihli rüya: «...Gece karanlık, yataktayım, müthiş bir sallantı oluyor, deprem diyorum, uyanmak, uyanıp kalkmak istiyor, uyanamıyorum, halen yatakta sallanıyorum...» 22.08.1998 tarihli rüya: «...Bir okulda desteyim. Determinantlar veya matrisler üzerine bir ders gibi. Derste yanımda Osmanlıca-Türkçe-Almanca lügat var, çeviri, tercüme yapıyorum. Sonra Türkiye haritasını görüyorum. Akdeniz, Marmara ve Ege bölgeleri bol noktalı, bu bölgeler üzerinde bir sürü nokta var. Okuldan sonra bir otele gidip bir gün otelde kalıyorum. Otelde kalırken deprem oluyor, dışarı çıkıyorum, oteldeki diğerlerini, oda arkadaşlarımı dışarıya otelin bahçesine çıkartıyorum. Otelin bahçesindeyim. Ağabeyim Altan yanımdayken valizimi hazırlayıp otelden ayrılıyorum. Yolda giderken şişman bir kadın görüyorum, çok ta şişman, yolda çömelmiş büyük aptesini yapıyor, sonra ayağa kalkıyor, karnı şişiyor, bir duvarın yanına giderek karnını duvara dayayıp gürültülü bir şekilde gaz çıkartıyor, ona; “yaptığın pisliği temizle,” diyorum. O otelden uzaklaşıp başka bir otele gidiyorum; zira tekrar okula gitmem gerek...» |