ORG ve Tora Bora—2. BÖLÜM  ©

Roman

Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi

<<<<<

-15-

 

“Baban senin için sakladı, sen geleceksin diye almıştı, ‘Turgay gelince birlikte içeceğiz’ diyordu, şimdi içmek ister misin, açayım mı?”

Aklıma geçen ay gördüğüm rüyalar1) geldi. Arka arkaya gördüğüm iki rüya. Rüyalarım bana bir gerçeği daha bildirmişti, gayet açık ve netti, ben anlayamamışım.

“Hayır yenge, o şişeyi iyi sakla, onu zamanı gelince içeceğim.” Ceylan Dağı’nın tepesine bakarak; “onun zamanına daha var,” diye devam ettim.                  

Ertesi gün biraz gezmek istediğimi söyleyerek saat on bir sıralarında evden ayrıldım. Sonbahara göre sıcak bir hava, esintisi yüzümü okşayıp bana teselli veriyor. Ceylan Dağı’na doğru dere boyundan, tarla kenarlarından ilerledim. Aşağı yukarı bir saat kadar yürüdüm, dağın eteğine yaklaşırken ileride ağaçlık, yeşillik bir yerde bazı koyunlar gözüme ilişti, orada bir kadının el sallayarak beni çağırdığını gördüğümde onlara doğru yöneldim. İki kadın birlikte davarlarını otlatıyordu.

“Sen Mehmet amcanın oğlu değil misin?” diye sordular.

“Evet.”

“Köyden uzakta, buralarda ne yapıyorsun?”

“Gezinmek istedim.”

“Gel otur biraz ve dinlen, biz de çay yapacaktık, birlikte içeriz.”

Davetlerini kabul edip çayırların üzerine oturduk. Kadınlardan biri elindeki demliğe oradaki kaynarcadan su doldurdu, diğeri de ateş yakmak için çalı çırpı, kuru ağaç topluyordu.

“Bu sudan içilir mi?” diye sordum.

“Tabii ki, baban buranın sularından sana hiç bahsetmedi mi?”

“Çok küçükken bile bahsetmişti.”

Suyu elimle ağzıma götürüp içtiğimde ellerim ve dudaklarım donacak gibiydi. Tadı da gerçekten güzel. Etrafıma bakınıyorum; kayalarla iç içe bir yeşillik. Bazı kayaların ve ağaçların dibinden sular kaynıyor, hiç gürültü yok, patırtı yok, sadece sessizlik… Birbirleriyle kavga eden, bağrışan kimsecikler yok.

“Çok sessiz değil mi?” dedi kadınlardan biri. “Burada hayvanlar bile hep kendi halinde ve huzur içinde,” diye devam etti düşündüklerimi anlamışçasına.

Bir süre sonra çayımız demlenmişti. Çantalarından köy ekmeği, peynir, yeşillik gibi yiyecekler çıkarttılar. Bu peynirler İstanbul’da satın aldığımız peynirlere benzemiyor, yedikçe ye beni dedirttiriyor insana.

“Ceylan Dağı’na çıktınız mı?” diye sordum.

Adı Fatma olan kadın:

“Ben çıktım; fakat tepesine kadar değil.”

“Tepesine ne kadar zamanda çıkılır?”

“Beş veya altı saat, uzun mola vermeden çıkabilirsen, buradan direkt olarak zor çıkılır, dağın bu yüzü bayağı sarp, şu ilerden yan taraftan daha kolay çıkılır,” diyerek parmağıyla gösterdi. Çay ve yiyecekler için teşekkür edip köye döndüm.

Ertesi gün öğlen köyden çıkıp bu kez başka yöne doğru küçük bir patika yolu izleyerek yürüdüm, sonra patikayı terk edip dağlara yöneldim. Kimsenin beni göremeyeceği, bağırdığım zaman kimselerin duyamayacağı yerlere doğru ilerledim. Bir hayli, yarım saatten fazla yürüyerek bir uçurumun kenarına geldim. Aşağıdaki vadiden bir dere akıyor, vadinin diğer yanı yine sarp kayalık. Kuşların bile uçmadığını görünce haykırmaya başladım, avazım çıktığı kadar, isyan edercesine bağırıyorum, istediğim her şeyi bağırarak söylüyorum ve beni kimse duymuyor, Tanrı’dan başka.

Günlerden salı. Bu sabah köyden, akşam vakti kasabadan ayrılıp İstanbul’a doğru yola çıktım. Tekrar geri gelmek üzere, zamanı gelince.

Aradan iki gün geçti. Bu geceki rüyam kısa ve öz: «...Çok net ve açık sadece büyük bir 11 rakamı görüyorum... (24.09.1998).» Büroya gittiğimde iş konusunda pek telefon gelmediğini öğrendim. Sadece Vimp Şirketinin tekrar beni araması dikkatimi çekti, pek umursamadım, işleri düştüyse yine arayabilirlerdi. Dilara benimle konuşmak istediğini söyleyerek odama girdi.

“İşten ayrılmak istiyorum,” dediğinde hiç şaşırmadım, zaten beklenilen bir şeydi. Onun da artık büroda canı sıkılıyor, şirkette bir gelecek görmüyordu.

“Başka bir yerde iş buldun mu?”

“Hayır, bir müddet dinlenmek istiyorum, çok sıkıntılıyım, ne olduğunu ben de bilmiyorum, iyice dinlenmeye ihtiyacım olduğunu, hatta köye gidip bir müddet kalmayı, bu kışı orada geçirmeyi düşünüyorum.”

“Belki haklısın Dilara… Her şeyi bırakıp köye giderek orada kalmayı ben de isterim. Her şey o kadar sessiz ki, insan ruhunu dinlendiriyor. Bu işi yapmaktansa çiftçilik yapmayı, hayvanlarla uğraşmayı tercih ederdim. Böyle bir batağa saplanacağımı nereden bilebilirdim ki!”

“Aslında bu ay sonu çıkmak isterdim, başka birini bulana kadar bekleyebilirim.”

“Yeni birini aramama şimdilik gerek yok, Serap da gelebilir belki, önümüzdeki ayın ortasına kadar kalabilirsen iyi olur, kalabilir misin?”

“Tabii, ayrıca Serap bu pazartesi başka bir işe başladı.”  

“Öyle mi? Bak buna sevindim, inşallah iyi bir iş bulmuştur, gerekirse başka zaman birine bakabilirim.”      

Yirmi beş Eylül, günlerden Cuma. Televizyonda akşam haberlerini izlerken Fas’ta denize bir yolcu uçağının düştüğünü öğreniyorum. Sadece bir çocuk kurtulmuş. Bir hafta önce gördüğüm rüyayı2) hatırladım. Rüya defterini açıp o günkü notumu tekrar okudum, rüyamdaki sarı pantolonlu kız çocuğunu merak ediyorum; verilmiş sadakası varmış. 

İlerleyen zamanda ne gündüzler ne de geceler değişti. Bugünlerde yazdığım iki rüyaya tekrar göz gezdiriyorum: «...Annem güzel elbiselerini giyinmiş, gezintiye çıkmak için benim arabamı alıyor. Giderken arkasından; “hayır, arabamı alma, onunla işe gidiyorum, para kazanıyorum, bu gezintiden çok daha önemli!” diye bağırıyorum... Bir yatakta yatıp uyuyor, birinin beni gözetlediğini fark ediyorum, Martin gelip üzerimi örtüyor... (05.10.1998).» Martin’in gönderdiği para ile fuzuli harcama yapmamaya dikkat ediyorum. Bu para tükenmeden önce yeni fikirler yaratıp bir şeyler üretmem gerek. Hafta boyunca iş alabileceğim yerleri ziyaret etmeye karar verdim.  

Gideceğim yerlere otobüs ya da dolmuşlarla gidiyorum. Ertesi gün Boğaz taraflarında, Boğaz’ın sırtlarındaydım. Bir banka oturup Boğaz’ın kimseyi takmayan kendi halindeki kıvrak seyrini izlemeye başladım. Oturduğum bankın sol tarafında çocuk parkında bazı çocuklar salıncaklarda sallanıyor, kaydıraklarda kayıyorlar, onlardan biraz büyükleri kendi aralarında oynayarak birbirini kovalıyor. Hepsi de heyecanlı ve hayatından memnun. En çok heyecanlı olanlar etrafı kolaçan edip sallananlar ile kaydıraktakiler, en mutluları yakalanmadan kaçanlar. Büyüdüklerinde de böyle olacak; kovalamacalar, kaçmalar devam edecek. Diğer bankta oturan yaşlı bir adam da galiba benim gibi düşünüyor ki bir ara oynayan çocukları seyretti. Zannedersem o kaçmayan veya kaçamayanlardan; yoksa buradaki bankta işi ne? Ona bakarken yaşlandığımı hissediyorum, onun elinde dayanabileceği bir baston var, bende o da yok.

Annem, gecelerimin korkulu rüyası: «...Annem, ağabeyim Altan, yengem ve ben köydeki bahçedeyiz, daha önce bahçede bulunan eski büyük bir ağaç kesilmiş. Etrafta meyve ağaçları, güzel meyveler var. Yeni fidanlar dikiliyor ve dikilmek üzere saksılarda bekleyen çam fidanları. Orada babamın matemini tutuyoruz, matem anında babam da yanımızda. Dolma yemeği yapılıyor. Annem kızıp dolmaları yere düşürüyor, sonra toplayıp tencerenin içine koyuyor... (07.10.1998).» Annemin çok önceleri yaptığı hareketler rüyalarıma yansıyor olacak. Şimdiki gördüklerimse annemin tipik tavırlarından biri. Kendisi bir şey yapar, ardından gider yengem yapmış gibi ağabeyime şikâyet ederdi. İlkokul tahsili bile olmayan annem her şeyi bildiğini sanıyor, kendi fikrinde olmayanları azarlamaktan geri kalmıyordu. Kendi ailesi, kardeşleri içinde tek numunelik olan annemin elinden zavallı dayım az mı çekti… Bu zamana kadar iki evlilik yapan kardeşinin eşlerini sürekli ona buna kötülerdi. Evden kaçıp yanına sığındığı büyükannem bile kızından şikâyetçiydi. Türkiye’den ayrılmadan önce vedalaştığımda; “sen annene bakma oğlum, annen çok arsız, beni bile dövüyor. Ben seni bekleyeceğim, senin çocuğunu görmeden ölmeyeceğim ben” demişti seksen altı yaşındaki büyükannem. Dediği oldu: Yirmi dört yaşlarında iken Barbara’yı tanımıştım, benden on iki yaş büyüktü. Barbara bana aşkı, sevgiyi, sevmeyi ve sevilmeyi öğretmişti. Kocasından boşanmış, yalnız yaşayan bir kadındı. Benden hamile kaldığını saklamıştı, hamileliğin üçüncü ayında yine haberim olmadan kürtaj yaptırmış. Bunu kürtajdan sonra evine gittiğimde yatakta istirahat ederken bana anlatmıştı. O zaman ona kızmıştım, neden bana haber vermedi ve neden üç ay sonra kürtaj yaptırdı diye. Cevabı bana komik gelmişti; benden on iki yaş büyük olduğunu, bir gün kendisini çocuk ile baş başa bırakıp gidebileceğimi

>>>>>

 

Metin Kutusu: 1)  08.08.1998 tarihli rüya:  «...Babam ölüyor. Babamı ölürken görüyorum...» 10.08.1998 tarihli rüya:  «...Bir milyon liraya kırmızı şarap satın alıyorum. Çok iyi bir Alman şarabı...»
Metin Kutusu: 2) 18.09.1998 tarihli rüya:  «...Bir yolcu uçağı, alçalıyor, önümden geçip denize düşüyor. “Yanımda fotoğraf makinesi olsaydı resmini çekerdim,” diyorum. Uçak denize çakılınca üzerime deniz suyu sıçrıyor. Suyun içinde kaybolan uçağın yolcularının bazıları yavaş yavaş su  yüzeyine çıkıyor. Yardım için ben ve çevredeki insanlar koşuşturuyoruz. Yolculardan bir ailenin İsviçre ve Hollanda pasaportlu sarışın, sarı pantolonlu bir kız çocuğu, İS veya SW ismine benzeyen bir bankanın para otomatiğinden para çekiyor. Dönüp gideceği sırada arkasından bir sürü madeni para, para otomatiğinden yere düşüyor, paraları toplayıp oradaki küçük çocuklara dağıtıyor...»

ÇobanŞanslıÇam fidanı
Resim: Önder Polat, "Kanlıca sırtlarından Boğaz"    www.resimsergileri.comResim: İbrahim Sarı. www.ilhansanatevi.8m.com

1 - 2 - 34 - 5 - 6 - 7 - 89 - 10111213 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 1920 - 21 - 22 - 23