ORG ve Tora Bora—2. BÖLÜM  ©

Roman

Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi

<<<<<

-14-

 

bildirdi. On yedi gün önce gördüğüm rüyanın1) bu uçak kazasıyla bir ilişkisinin olup olmadığını belki ileri tarihlerde anlayabilirim.      

Bir hafta sonu daha. Öğleden sonra biraz dolaşmak için bürodan ayrıldım. Sahilde gezinti yapıp eve gideceğim. Büronun yakınlarındaki caddede yürürken karşıdan gelen iki genç bayan dikkatimi çekti; biri kısa ve dalgalı saçlı, aşırı derecede aksayarak yürüyor. Onu daha önce bir yerde gördüğümü hatırladım. Bu o… Rüyamdaki kız ve rüyamdaki2) cadde, cadde bile aynı. Şimdiki gördüklerim bir hafta önceki gecenin amortisi.

Gecenin katranına gömülen bocalayarak çıkar: «...Bürodayım. Büyük bir gürültü geliyor. Pencerenin camının kırıldığını, camın yerinde gerilmiş bir naylon olduğunu görüyorum. “Az önce camın yanından bir adam geçmişti, bende adresi var,” diyerek adreslerin bulunduğu ajandaya bakıyorum. Sırası ile 1997, 1996 ve 1995 yıllarının ajandalarına bakıyor, adresini bulamıyorum. Caddenin altında bir tüneldeyim. Büroyu arıyorum; fakat bulamıyorum. Yerler ziftli, ayağım yer yer ziftlere batıyor ve ayağıma zift bulaşıyor, tünelde çıkmaz yollar, dehlizler var, çıkışı bulamıyorum. İlerlemeye devam ederken çıplak bir kadına rastlıyorum, bana doğru kollarını açarak “gel bana sahip ol!” diyor. Yanından geçip ilerlemeye devam ediyorum. Nihayet kalın bir zift tabakasının üzerinden atlayıp tünelden bir çıkış yolu buluyorum. (07.09.1998).» Şu an üzerinde bulunduğum yol rüyamda gördüğüm bu tünelden farksız. Tüneldeki gibi zor ilerliyorum, hatta hiç ilerleyemiyorum bu gerçek yolda; ne de olsa geceleri bir çıkış yolu var.

Geçen dört dramatik günün gece drajesi: «...Plastik oyuncaklar ve bebekler. Ayrıca Amerikan yerlisi Kızılderili biri erkek diğeri kadın iki plastik oyuncak, yerdeler, ikisi de yere düşmüş... (11.09.1998).» Babamı halen merak ediyor, bu kez param olmadığı için yanına gidemiyorum. Dilara’nın maaşını da ilk defa bu ay zamanında veremedim. Kasabadaki evi aradığımda telefona çıkan yeğenime babamı sordum.

“Dedemi iki gün önce defnettik. Geçen salı vefat etti,” cevabını alırken her tarafım acımaya başladı.

Pazartesi günü halen İstanbul’dayım, gecelerim de kabus dolu: «...Bir evdeyim. Yatak yerde. Taban oynuyor, halının altından bir şey kıpırdıyor ve gidiyor, gittiği, hareket ettiği halının üzerinden belli oluyor. Annem ve Nazan ablam bir alt katta. Dahili telefon hattı on ikiyi arıyorum. Telefona çıkan bir bayan; “yanlış yeri aradınız, ben size yardım edemem,” diyor. Dilara bir kız arkadaşıyla birlikte geliyor. Ev yerinden oynuyor, elimdeki bir sopa ile müdahale etmeye çalışıyorum. Sonra odadaki küçük bir kapıyı açıyorum. Kapı çatı aralığına açılıyor, büyük ve uzun bir çatı, orada bir sürü mezar var. Yanımda benimle birlikte korku ve endişe ile ilerleyen Dilara ve arkadaşına korkmamaları için;  “merak etmeyin, korkmayın, burası bir kafeterya,” diyorum. Orada bulunan biri benden yılbaşı için iki bira parası istiyor, ona; “ben bira içmedim ki, asıl ben size yılbaşı biranızı getirdim, sizin bana bira parası vermeniz gerekir!” diyorum... (14.09.1998).» Vefatında babamın yanında değildim, defnedildiği gün de. Birlikte içtiğimiz son şarap seneler önceydi. Mezarını ziyarete gitmek için bile param kalmadı. Bir zamanlar, seneler önce borç para vererek yardım ettiğim ve halen karşılığını almadığım kimselerden borç istedim ve alamadım. Aklıma Almanya’daki arkadaşım Martin geldi, onu arayıp durumu anlattım. Hemen yarın para havale edeceğini söyledi. Konuşmanın sonunda teşekkür edip etmediğimi hatırlamıyorum, galiba üzüntümden aklıma bile gelmedi.

Bir gün sonra doğrulur doğrulmaz ilk işim gecenin rüyasını yazmak oldu. Öte tarafta yeni bir başlangıç: «...Silvia gelinlik elbisesi içinde, kol kola yürüyoruz. Bazı kimseler arkamızdan bizi takip ederek düğün merasimine gider gibi izliyor... (15.09.1998).» Martin sözünde durmuş, havale ettiği para bankaya gelmişti. Bayağı yüklü olan bu parayla bir müddet belimi doğrultabilirim. İlkönce Dilara’nın on beş gün geciken maaşını on beş gün sonraki ile birlikte verdim. İkinci işim kasabaya gitmek için otobüste yer ayırtmak oldu ve cuma akşamına ayarlandı.

Günlerden cuma, kasabaya hareket edeceğim gün. Bu gece dağlardayım: «...Karanlıkta dağda yürüyorum. Kurtlar beni takip ediyor, etrafı açık tepelik bir yere çıkıyorum, daha sonra oradaki bir ağacın üzerine. Belimdeki tabancayı çekip “kurtlardan birini vurursam diğerleri belki kaçar,” diyorum... Bir yolcu uçağı, alçalıyor, önümden geçip denize düşüyor. “Yanımda fotoğraf makinesi olsaydı resmini çekerdim,” diyorum. Uçak denize çakılınca üzerime deniz suyu sıçrıyor. Suyun içinde kaybolan uçağın yolcularından bazıları yavaş yavaş su  yüzeyine çıkıyor. Yardım için ben ve çevredeki insanlar koşuşturuyoruz. Yolculardan bir ailenin İsviçre ve Hollanda pasaportlu sarışın, sarı pantolonlu bir kız çocuğu, İS veya SW ismine benzeyen bir bankanın para otomatiğinden para çekiyor. Dönüp gideceği sırada arkasından bir sürü madeni para, para otomatiğinden yere düşüyor, paraları toplayıp oradaki küçük çocuklara dağıtıyor... (18.09.1998).» Akşam üzeri bindiğim otobüsle on beş saatlik bir yolculuğa çıktım. Düşüncelerimle sürekli babamın yanındayım; onun hareketlerini, konuşmasını, öfkesini, nadir de olsa gülmesini hayal ediyorum. Bende olan dağ sevgisi ondan gelmeydi, o bana bu sevgiyi aşılamıştı:

Anılar başlıyor.

Bir yaz ayı. Sekiz veya dokuz yaşındaydım. Okullar yeni tatil olmuş, köyden akrabamızın biri üç at ile kasabaya gelmişti. Atlardan ikisi köye gitmek isteyen babam ile başka bir tanıdığı içindi. O kimse köye gitmekten vazgeçince atına ben binmiştim. Bu ilk defa dizgini elimde yalnız başıma ata binişimdi. Kasabadan çıktıktan sonra patika yollarda ara sıra atı koştururken babam arkamdan “dikkat et!” diye sesleniyordu. Vadilerden, tepelerden, dağların eteklerinden geçerken babam:

“Bak oğlum! Şu dağları görüyor musun? Bu dağlardan akan, dağların eteklerinden kaynayan sular buz gibidir. İnsan içtikçe iştahını açıyor. Dağların serin havası insanı ferahlatıyor, havasını soluduğunda rahatlatıyor.”

O zaman bakardım onlara, babam anlattıkça içim ürperirdi. Koca koca dağlar. Hepsi bana kocaman geliyor, kendi kendime; “bunlar babamdan da büyük” diyordum. Köye yaklaştığımızda bana köyü ve yanındaki dağı işaret ederek:

“İşte köyümüz. Şu büyük dağı görüyor musun? Senin yaşlarında iken ben o dağa çıkardım. Ceylan Dağı derler oraya, yazın bile kar vardır tepesinde.” O an aklıma yazın kasabada külçe halinde buz satan insanlar gelmişti. Atların, katırların, eşeklerin üzerinde külçeler halinde buzlar getiriyorlardı, “demek ki buzları bu dağdan getiriyorlar” diyordum kendi kendime. Babam anlatmaya devam ediyordu:

“Sabah güneşiyle birlikte dağa çıkarsan, güneş tepedeyken sen de dağın tepesinde olursun ve her yer ayağının altında. Akşam yine güneş ile birlikte inersin oradan.”

“Her yer ayağının altında” diyordu babam. Ben de bir an önce oraya çıkıp büyük olmalıydım.  

Anılar bitti, rüyalara devam.

Ertesi gün öğlen sıralarında kasabaya vardım, fazla oyalanmadan köyün servis minibüsüne binerek yoluma devam ettim. Uzun seneler gitmemiştim köye. Şimdi arabaların gittiği yollar var. Bu yol da aynı vadilerden, tepelerden, dağların eteklerinden köye doğru uzanıyor. Yolda giderken yine o dağlara bakıyorum, ben küçükken babamın bana gösterdiği dağlara. Şimdi bana hepsi küçük geliyor, bir zamanların o koca dağları sanki küçülmüş veya büzülmüş gibi. Minibüsün içinde hıçkırmamak, haykırmamak için kendimi zor tutuyorum; lakin gözlerimin dolduğunu kimseden saklayamadım. Babamın dağlara olan tutkusunu bilen köyün diğer yolcuları ben dağları seyrederken gözlerimin dolduğunu fark ettiğinde sessizliğe büründü.

Bir saat sonra köydeyim. Evin yolunu bilmiyorum, bana gösterdiler. Köyün kenarında büyük bir bahçe içindeki eve geldim. Ablam Ayşegül, yengem ve yeğenim Gülsen beni karşılayıp;

“Biraz otur ve dinlen,” dediler.

“Babamın mezarını gösterin, hemen oraya gitmek istiyorum.”

Birlikte yola koyulduk. Onlara mezarın başında yalnız kalmak istediğimi söyledim ve mezarın yanındayım. Yol boyu saklamaya çalıştığım, sinemi, gırtlağımı ve tüm benliğimi içten içe zorlayan hıçkırıklar aniden boşaldı.   

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Saate bakmak aklıma bile gelmedi. Tekrar eve gittik. Ablam ve yengem bana bahçeyi gezdirirken babamın küçükken diktiği koca ağaçları gösterip;

“Baban şarabını genelde bu ağaçların dibinde içerdi,” dediler.

Seksen senelik olmalıydı bu ağaçlar. Balkonda oturuyoruz. Yengem içeriden bir şişe kırmız şarap getirip masanın üzerine koydu.

>>>>>

Metin Kutusu: 1) 14.08.1998 tarihli rüya:  «...Uzun bir uçak yolculuğuna hazırlık. Pasaportlar, belgeler hazırlanıyor. Tüm aile yanımda. Ağabeyim Mete 2 rakamını 4 yapmak istiyor, karşı çıkıyorum. Siyah renkle yazılı 2 rakamının üzerine kırmızı kalemle 4 yazarak düzeltme yapmış. Yolculuk dünyanın öteki tarafına, uçak saat on ikide kalkıyor, veya yolculuk on iki saat sürecek. “On sene sonra gelirim” diyorum. Yolculuktan önce iki yeğenimle, Gülay ve Gülsen ile saat on sekiz veya on dokuz otuzda sinemaya gideceğim. Saatin alarmı çalıyor, “uçağın kalkışına yarım saat var,” diyorum...»
Metin Kutusu: 2) 28.08.1998 tarihli rüya:  «...Büroya yakın caddenin birinde yürüyorum. Karşıdan gelen bir ayağı çarpık, aşırı derecede topallayan genç bir bayan görüyorum, kısa ve dalgalı saçlı. Bir anda ayakları düzeliyor ve bunun farkına varmadan normal şekilde yürümeye devam ediyor, ayaklarının düzeldiğini kendisi dahil kimse fark etmiyor. Bir an caddede yürüyen bazı kimseler bana “bu kızda bir değişiklik var mı?” diye sorduklarında, “ayakları düzelmiş, aman nede güzel olmuş!” diye cevaplarken o kız bana doğru koşup boynuma sarılıyor ve yanağımdan öpüyor...»

Taze biraKorkuKöyümün yolu.ve babamın şarabı...
Resim: Nurettin Şahin. www.ilhansanatevi.8m.comResim: Hülya Şimşek. www.bkrd.orgResim: Nurver Tekin. www.bkrd.org

1 - 2 - 34 - 5 - 6 - 7 - 89 - 10111213 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 1920 - 21 - 22 - 23 - 24 - 25