|
ORG ve Tora Bora—2. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |
|
-13-
Kulakları çınlatan, beyni sarsan ürkütücü bir uğultu: «...Bir binadayım. Tuvaletlerin birinden büyük bir gürültü geliyor. Kapısını açıp bakıyorum. Çok gürültülü şekilde su türbülansı, yüksek basınçlı su kitlesi, görür görmez kapıyı kapatıyorum. Belim ağrıyor. Binanın temizliği ve bakımı ile ilgilenen kısa boylu kasketli bir adam; “ben de bakayım,” diyerek içeri giriyor, çıkmıyor, başka biri; “ona bir bakayım ne oldu acaba!” diyerek içeri girip hademeyi kucağında dışarı çıkartıyor, kucağındaki hademenin sağ kolu yukarı doğru dik. Onu taşıyan adam; “korkudan kolu felç olmuş,” diyor... (23.08.1998).» Bugün Büyükçekmece’ye gittim. Plâj bayağı kalabalık. Ta uzak yerlerden yüzmeye gelenler var. Çok beğendiğim bu şirin ilçeye sıkça gelir, sahil veya göl tarafında uzun gezintiler yaparım. Kış aylarında bile kendine özgü bir güzelliği var bu ilçenin. Soğuk ve rüzgârlı havalarda dalgaların sahile vuruşunu izler, balık avlamak için suya dalan kuşların nereden çıkacaklarına bakardım. Sahilde, plâjdan uzak marinaya yakın bir yerde olta ve balık yemi satan bir işportacıdan misina ve biraz da yem alarak şansımı denemek istedim. İki saat boyunca tekrar denize attığım küçük bir balıktan başka bir şey tutamadım. Demek ki burada da şansım yokmuş; zaten dünden kalan çorba bu akşam bana yeterdi. Rüyalar beni bir şeylerden uyarıyor, açık ve net bir uyarı: «...Tıraş oluyorum, jilet sakalımı zor kesiyor. Bir dergi okuyorum. Dergide okuduklarım sonraki günlerde tekrar ediliyor, yani gerçek çıkıyor. Bazı otobüsler görüyorum, kendi kendime; “bu otobüsleri daha önce rüyamda görmüştüm,” diyorum. Başka bir yerdeyim, etrafta korkunç kimseler, başka yaratıklara benzeyen insanlar var. Sonra uzak doğuda bir yerde sınırlarda nöbet tutan askerler görüyorum... (26.08.1998).» Sabah aldığım gazeteyi okuyunca bir haber gözüme ilişti. Dün bir askeri uçak düşmüş, iki pilot paraşütle atlayarak kurtulmuş. Aklıma birkaç gün önce gördüğüm rüya geldi, rüyalarımı yazdığım defteri açıp baktım, yirmi Ağustos tarihli rüyalardan biri1) bu olayı anımsatıyor. İşyerindeki bugünün diğerlerinden ayrı bir özelliği yoktu. Akşam evdeyim, saat on, telefon çaldı, Hatice Hanım: “Serap içki almış, üzerine de bir sürü hap yutmuş, ne yapacağımı bilemiyorum.” “Hemen bir hastaneye kaldırın, midesi yıkanır.” “Ne ile, para mı var?” “Oraya geliyorum, gelmem bir saati bulur.” Otobüs durağına koştum. Araba olsaydı yirmi dakikada orada olabilirdim. Duraktaki on dakikalık bekleyişin ardından otobüs geldi. Serap’ı birkaç ay önce rüyamda üstü başı perişan bir halde gördüğümü hatırladım. Evlerine vardığımda Serap kendinden geçmiş halde, aldığı alkolün ve ilaçların etkisiyle yatağının üzerinde inliyordu. Yanında boşaltılmış ilaç kutuları ve viski şişesi… Yere kusmuş olduğunu da gördüm. Onun daha fazla kusturulması gerektiğini düşünerek Emre’ye bir kova getirmesini söyledim ve kusmasını sağladım. Bir müddet sonra kendine geldi; fakat konuşmuyor. Konuşturmaya çalıştığımda birkaç kelimeden başka bir şey söylemedi. Kısa bir müddet içinde bayağı kendine geldiğinde; “Neden yaptın bunu?” diye sordum, beni cevapsız bıraktı. “Yorgunum, uyumak istiyorum,” dedi nihayet. “Tamam canım, sen biraz dinlen, ben buradayım, bu gece burada kalacağım.” Annesinin yanına gittim, olanları pek umursamıyor gibi bir hali var. “Neden yaptı bunu? Viskiyi nereden buldu?” diye peş peşe sormaya başladım. “Akşam benimle kavga edince evden çıktım. Viskiyi tanıdığım biri getirmişti, benim odamdaydı, oradan almış, sonra hapları yutmuş. Sana telefon açtığımda eve yeni gelmiştim.” “Neden kavga ettiniz?” “Çamaşırlarını makineye atmadım diye darıldı hanımefendi, onun köpek kokan çamaşırlarını makinede mi yıkayacağım? Hem de benim çamaşırlarımla!” Öyle ya! Bayan Hatice’nin pahalı çamaşırları var, kızının çamaşırları ile bir tutar mı hiç! İşte bir hiç yüzünden genç bir kızın hayatını riske atan kavgalardan biri. Kocasından neden boşandığını şimdi daha iyi anlıyor gibiyim. O gece orada kaldım; lakin uyuyamadım, ara sıra kalkıp Serap’ı kontrol etmem gerekiyordu. Kimileri uzaklara gidemediğine üzülüyor, kiminin tatil sevinci hüsranla bitiyor: «...Ormanlık bir alanda, kalabalık bir gurup ile piknik yapıyorum. Önümüzde bir yolcu uçağı uçuyor, havada kavis yaparak bulunduğumuz yere doğru dönüp alçalıyor ve önümüzdeki bir ağaca kanadını çarpıp açık bir alana düşüyor. Yardım için koşuşturuyoruz. “Uçak yanmaya başlamadan içindekileri kurtarmalıyız!” diyorum. Yanımda askerler beliriyor, uçağın içinde hiç ceset görmüyoruz, “demek ki çıkmışlar, yolcular kurtulmuş,” diyorum. Başka askerler de bir derenin suyunu geçerek yardıma koşuyor. Onlara; “biz uçaktakilere yardım etmeye gittik; fakat uçakta hiç ceset yoktu,” diyorum... (27.08.1998).» Bu uçak bir hafta önce rüyamda gördüğüm alçaktan uçan büyük uçaklardan biri olmalı. Yardım için yine askerler koşuyor, yine bir uçak kazası olacağını düşünüyorum. Bir seneye yakın sarf ettiğim enerjinin hiçbir işe yaramadığını, küçücük bir ampulü bile aydınlatmadığını gördüğüm halde içimde yine de bir umut var, sanki bu enerji bir yerlerde birikiyor ve bir gün şimşek gibi çakacak. Şu anda elimin altında bulunan, her zamanki gibi biraz sonra çöpe atılacak müsveddelik kâğıttaki duyularımı anlığa sunan görüntü de bu. Yorgunluğu gideren tatlı bir öpücük: «...Bir sene aradan sonra Almanya’da kaldığım öğrenci yurduna gidiyorum. beşinci kata çıkmak için asansöre biniyorum; fakat asansör eksi dördüncü kata iniyor. Asansörden çıkıp merdivenlerden beşinci kata çıkıyorum, oda numarası yirmi. Yurt yetkilisine “bir sene daha kalabilir miyim?” diye soruyorum... Büroya yakın caddenin birinde yürüyorum. Karşıdan gelen bir ayağı çarpık, aşırı derecede topallayan genç bir bayan görüyorum, kısa ve dalgalı saçlı. Bir anda ayakları düzeliyor ve bunun farkına varmadan normal şekilde yürümeye devam ediyor, ayaklarının düzeldiğini kendisi dahil kimse fark etmiyor. Bir an caddede yürüyen bazı kimseler bana “bu kızda bir değişiklik var mı?” diye sorduklarında, “ayakları düzelmiş, aman ne de güzel olmuş!” diye cevaplarken o kız bana doğru koşup boynuma sarılıyor ve yanağımdan öpüyor... (28.08.1998).» Otuz Ağustos Pazar. Televizyonda haberleri izlerken Küba’da bir yolcu uçağının düştüğünü ve hiç kurtulan olmadığını öğrendim. Üç gün önceki rüyamda bir yolcu uçağının düştüğünü görmüştüm. Rüyalarımda gördüğüm bazı olaylarla gerçek hayatta karşılaşıyorum. Hatta daha dört gün önceki rüyam bile beni uyarıyor, “dikkat, rüyaların gerçekleşiyor!” diyordu.2) Aradan iki gün geçtiğinde geçmişteyim: «...Almanya’ya gittikten sonra ilk çalıştığım firmadayım. Bölüm şefi Bay Mayer bana “etrafta biraz temizlik yap!” diyor. Ben banyo yapıp dışarı çıkacağım... (02.09.1998).» Bay Mayer’i hatırladığım kadarıyla ilk kez rüyamda görüyorum. Almanya’da altı ay kadar lisan kursuna gittikten sonra ilk defa iş aramak için gittiğim bir firmada ona rastlamıştım, çalışmak istediğimi söylediğimde ellerime bakmak istemişti. Uzattığım ellerime bakıp; “hiç nasır yok,” diyerek sırtını dönüp gitmeye başlamış, bir an kafasını bana çevirerek; “yarın sabah altıda gel, sana iş vereceğim,” orada çalışan bir bayana yönelip; “bu genç adama firmayı ve ne iş yapacağını göster, yarın işe başlayacak,” dediğinde ne kadar sevindiğimi kimse tahmin edemezdi. İlerleyen aylarda, senelerde, bana az mı yardım etmiş, beni az mı korumuştu Willi baba. Bir sene kadar o firmada çalışmıştım. Üniversitenin lisan kurslarına başlamak için işten ayrıldığımda, her sömestri tatilinde gelip çalışabileceğimi söylemişti. İlerleyen aylarda, senelerde, koleje başladıktan sonraki sömestri tatillerinde artık o firmada çalışıyordum, ta ki üniversiteye başlayana kadar. Yine okul tatillerinde aynı firmada çalışan lise öğrencisi kızı İnge ile de dost olmuştuk, İnge onun tek çocuğuydu. O firmada daha nice dostluklar edinmiştim; her okul ve sömestri tatillerinde lise ve üniversite öğrencileri gelip birer ikişer ay çalışarak harçlıklarını çıkartıyordu. Ya aynı firmada çalışan iş arkadaşımız Kadir! Onu bir gün firmanın arkasına götürüp bir güzel dövmüştüm. Orada çalışan diğer Türkler ve Almanlar; “düşerken ağzını burnu kanattı,” demişlerdi. Bay Müller, istediği vasıtanın anahtarlarını vermediğim için firmanın müdürüne gidip şikâyet ederek beni işten çıkartmak isteyen firma ortaklarından biri. Herkes işten kovulacağımı beklerken bana tembih etmediği halde, “vasıtayı kimseye vermemesi için Turgay’ı ben tembihledim,” diyerek Bay Müller’i azarlayan ve bana sahip çıkan Willi baba… Ya üniversiteye başladıktan sonra hamile kalan lise öğrencisi sevgilim Sabine! Durumu gidip Bay Mayer’e, Willi babaya anlattığımda kürtaj için ihtiyacım olan mali desteği bana sağlamış, “burada tekrar çalıştığında geri ödersin,” demişti. İşte böyleydi Willi baba… Beni hep “mein Sohn,” yani “oğlum” diye çağırırdı. Eylülün üçü. Basın; “New York-Genf seferini yapan Swiss Air uçağı sabah saatlerinde Kanada açıklarında Atlas Okyanusu’na düştü,” diye bugünkü kazayı
|
|
|

