|
ORG ve Tora Bora—2. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |
|
-12-
ile dolgu için taş toprak taşıyorum. Orada yığılmış çakıl taşları da var, delik bunlarla kapatılır diyorum; fakat küçücük delik gittikçe büyüyor ve derinleşiyor. Toprak taşırken dışarıda park halinde arkasında römorku olan kırmızı bir kamyonet görüyorum... (31.07.1998).» Banka kredi borcunu yatırmak için bugün arabamı değerinden çok daha düşük bir fiyata elden çıkardım. Birkaç hafta sonra başka bankaya ödeyeceğim yüklü bir miktar beni daha çok düşündürüyor, evi de elden çıkarmanın çarelerine bakıyorum. Kimi geceler pek hayırlı olmuyor, “hayırsız geceler hayra alamettir” diyenlere mi inansam! «...Babam ölüyor. Babamı ölürken görüyorum... (08.08.1998).» Son telefon görüşmemde babam iyi olmadığını söylemişti, aklıma kötü şeyler geliyor. Serap büroya uğradı. “Ne oldu Serap, hani bir işe girmiştin?” diye sordum. “Bugün işe gitmedim, şimdi de annemle kavga ettik.” “Neden?” “İşe gitmediğim için.” “Peki neden gitmedin?” diye tekrar sordum. Bir müddet tereddüt etti, sonra: “Adamın beni işe almasının niyeti başkaymış, bana ‘seni gezdireceğim, sana giysiler alacağım, seni hafta sonları yazlığıma götüreceğim’ diye saçma sapan şeyler anlatmaya başladı.” “Sen ne dedin?” “Ne diyebilirdim? Bugün işe gitmedim.” “İşe gitmedin diye annen de sana kızdı, öyle mi? Annene bundan bahsetmedin mi?” “Anlattım; ama inanmıyor veya umurunda değil, ‘git başının çaresine bak’ diyor.” Evini aradım, annesi telefona çıktı. “Serap yanımda, işe gitmediği için kavga etmişsiniz.” “Evet kavga ettik, zor güç bir iş bulduk ve hanımefendi işi beğenmiyor, ekmek alacak paramız yok, yiyeceğimiz yok… Ne yapabilirim başka?” “Kız haklı, öyle bir yerde çalışamaz, Serap ile biraz para göndereceğim, ihtiyaçlarınızı onunla alın, kendisi başka bir işe bakacak.” Görüşmenin ardından cüzdanımdan bir miktar para çıkartarak Serap’a uzattım. “Şunu al annene ver, alışveriş yapacak, sen de haftaya başka işe bakarsın. Dilara ile birlikte gazete ilanlarına bakıp buradan telefon açarsın.” Serap memnun oldu. Onun memnuniyeti ve gülümsemesi beni mutlu ediyor, babası yaşasaydı o adam Serap’a böyle tekliflerde bulunur muydu acaba? Hayır. Babadan kalma bir tutku: «...Bir milyon liraya kırmızı şarap satın alıyorum. Çok iyi bir Alman şarabı... (10.08.1998).» Bugün Serap gazetelerdeki iş ilanlarına bakmaya başladı, uygun olanları işaretleyip telefon açıyor, çoğu kez aranan elemanın bulunduğu cevabını alıyordu. Hızla gelip geçen günlerde Serap kendine ben de şirkete iş arayışı içindeyiz. Günümün çoğu büroda geçiyor, ara sıra davet edilen yerlere görüşmelere gidip elim boş dönüyorum. Serap da bir pazarlama şirketine iş görüşmesine gitmiş, pazarlama şirketi adı altında ilan veren kişi gerçekte telefonda erkelerle sohbet edecek bayanlar arıyormuş. Üstelik işten çıkmaması için on yedi yaşına henüz geçen ay giren genç bir kıza boş senet imzalatacaklarmış… Böylesi işlerin sakıncalarını kendisine anlattım, o zaten her şeyin farkındaydı. Babamla görüşmek için kasabadaki evini aradım, telefona yeğenim çıktı. Babamı sorduğumda köyde ve hasta olduğunu söyleyince orayı aradım. “Köyde olduğunu işittim, nasılsın?” “Pek iyi değilim oğlum, rahatsızım. Hani gelecektin?” “Biraz sıkıntılarım var baba, onları halledince geleceğim.” “Ölmeden önce seni görmek, seninle şarap içmek istiyorum oğlum, bir an önce gel, kendini de sıkıntıya sokma. Öyle ya da böyle, hayır dualarımı alıyorsun.” Gözlerim yaşarıyor. “Öyle konuşma, sen daha çok yaşayacaksın, seninle daha çok şarap içeceğiz merak etme.” Bu ay mutlaka yanına gitmeliyim, öyle ya da böyle. Bu geceki yolculuk uzak yerlerde gece ile gündüzün eşit olduğu bir diyara olsa gerek: «...Uzun bir uçak yolculuğuna hazırlık. Pasaportlar, belgeler hazırlanıyor. Tüm aile yanımda. Ağabeyim Mete 2 rakamını 4 yapmak istiyor, karşı çıkıyorum. Siyah renkle yazılı 2 rakamının üzerine kırmızı kalemle 4 yazarak düzeltme yapmış. Yolculuk dünyanın öteki tarafına, uçak saat on ikide kalkıyor, veya yolculuk on iki saat sürecek. “On sene sonra gelirim diyorum.” Yolculuktan önce iki yeğenimle, Gülay ve Gülsen ile saat on sekiz veya on dokuz otuzda sinemaya gideceğim. Saatin alarmı çalıyor, “uçağın kalkışına yarım saat var,” diyorum... (14.08.1998).» Her geçen gün telefonlarımız daha az çalıyor, teklif isteyenlerin sayısı gittikçe azalıyor. Fırsat buldukça telefon açan veya büroya uğrayan İlhan ve Sibel de üzüntülerini belli ediyor, kısa zamanda şirketin düzlüğe çıkacağına inanıyorlardı. Bana göre durum hiçte öyle görünmüyor. Onlar gelecek tehlikeyi benden önce sezerek işten ayrılmakla akıllılık etmişti, hem daha da iyi para kazanıyorlar. Aklıma Aykut geldiğinde, kısa dönem askerlik yaptığı için yakınlarda terhis olacağını düşündüm; umarım o da iyi bir iş bulur. Eski neşesini kaybeden Dilara gittikçe sessizleşiyor, o diğerleri gibi değil, her yere uyum sağlayamaz, emrivaki ye gelemez, iyi bir tahsil görmediği için başka bir yerde diğerleri gibi iyi bir iş bulacağını da sanmıyorum. Bir hafta sonuna daha yaklaşıyoruz. Bu gece sıra elime avucuma, aklımın ucuna sığdıramadığım gökyüzünde, tüm rüyalar gökyüzüyle ilgili: “…Akşam oluyor, alacakaranlık. Gökyüzüne bakıyorum, yıldızlar yavaş yavaş çıkıyor, görünüyor, parıldıyor. Gökyüzünde bazı uçak parıltıları, uçakların projektörleri, ışıkları. “Amerikan bombardıman uçakları,” diyorum. Sonra yıldızlar kayıyor, yıldız kaymaları... Havaalanında veya havaalanına yakın bir yerdeyim. Üç küçük uçak düşüyor, düşen son uçağın içinden iki asker yuvarlanarak dışarı çıkıyor, yardım etmek için o tarafa doğru koşuyorum, bir anda sol taraftan bir manga kadar asker koşuşturuyor, beni engelliyorlar, “sen karışma biz ilgileniriz,” diyorlar. Daha büyük iki uçak alçaktan uçuyor... (20.08.1998)”. Elimde ne kadar para varsa hepsini kalan kredi borcuma yatırdım. Hatta bir miktar özel olarak borçlandım. Artık parasızlık çekiyorum, param yok. Bu ay sonunda geri ödemem gereken diğer banka kredisi de gecelerimin korkulu rüyası oldu. Karanlık basana kadar büroda kaldım, sonra sahile inerek deniz kenarında bir banka oturdum. Geride kalan çay bahçeleri, kafeteryalar ve barlar için verilecek param kalmadı. Kafamı kaldırıp karanlıkların içinden yavaşça çıkan yıldızları seyretmeye, rüyamdaki gibi havada uçan, havaalanına yaklaşan ve uzaklaşan uçakların projektörlerine bakmaya başladım, benim göremediğim kim bilir kaç kilometre mesafeyi aydınlatıyorlar. Noktalı virgüllü, problemli ve sallantılı bir gece: «...Bir okulda desteyim. Determinantlar veya matrisler üzerine bir ders gibi. Derste yanımda Osmanlıca-Türkçe-Almanca lügat var, çeviri, tercüme yapıyorum. Sonra Türkiye haritasını görüyorum. Akdeniz, Marmara ve Ege bölgeleri bol noktalı, bu bölgeler üzerinde bir sürü nokta var. Okuldan sonra bir otele gidip bir gün otelde kalıyorum. Otelde kalırken deprem oluyor, dışarı çıkıyorum, oteldeki diğerlerini, oda arkadaşlarımı dışarıya otelin bahçesine çıkartıyorum. Otelin bahçesindeyim. Ağabeyim Altan yanımdayken valizimi hazırlayıp otelden ayrılıyorum. Yolda giderken şişman bir kadın görüyorum, çok ta şişman, yolda çömelmiş büyük aptesini yapıyor, sonra ayağa kalkıyor, karnı şişiyor, bir duvarın yanına giderek karnını duvara dayayıp gürültülü bir şekilde gaz çıkartıyor, ona; “yaptığın pisliği temizle,” diyorum. O otelden uzaklaşıp başka bir otele gidiyorum; zira tekrar okula gitmem gerek... (22.08.1998).» Hafta sonu eğlenceleri benden uzak kalmaya başladı, cebimdeki üç beş lira ancak temel ihtiyaçlara yetiyor. Büroda bile öğlen yemeklerimizi kendimiz hazırlamaya başladık. Günlük mönümüz genelde makarna ve hazır çorba. Evde yaptığım bir paket hazır çorba da bana iki üç gün dayanabiliyor. Ya evli ve çoluk çocuk sahibi olsaydım!.. İşte o zaman tam bir felâket olurdu. Güneş battı, büronun alacakaranlığında yalnız başıma bir çare ararken İlknur’dan telefon geldi. “Hiç arayıp sormuyorsun artık, evi aradım yoktun, gezmeye eğlenmeye gitmiştir herhalde diye düşündüm.” “Artık eğlenmek için para kalmadı.” “Bana söz vermiştin, hani tatile gidecektik! Yaz bitti, tatil gelmedi.” “İşlerin kötü olduğunu söyledim ya!” “İşlerin iyiydi, ne oldu böyle birdenbire?” “Ben de bilmiyorum, her şey ters gidiyor. Neredeyse bir sene oluyor, halen bir tek iş alamadık, alacaklarımızdan bir tanesini bile tahsil edemedik.” “Bir uğursuzluk aldı gidiyor anlaşılan.” “Ne yazık ki öyle.” “Bari bir hafta sonu buraya gel veya Erdek’te buluşalım, ne dersin?” “Durumum müsait olduğumda seni arayacağım, önce işleri yoluna koymam gerek.” Konuşmalar böyle sürüp gitti, en az on beş dakika.
|


