|
-10-
“Ucuzdu aldım.” Onu kırmayarak elinden aldım. Sonra daha küçük bir şey uzattı. “Bunu da al yanında taşı,” dedi. “Bu ne peki?” “Hocaya senin için bir muska yaptırdım, yanında taşıyasın diye, işlerinin açılması için.” “Biliyorsun, böyle şeylerle inanmam, hem işlerim iyi merak etme; yeni bir iş bile aldım, şimdi onun hazırlığı içindeyim.” “Öyle mi?” “Evet, bunu geri götür, paranı da boşa harcama.” “Hayır, onu yanında taşı, tam kırk gün taşıman lazım, mutlaka yanında bulunsun,” diye ısrar ediyordu. Üzülmesin diyerek onu gömleğimin cebine koydum. “Gece gündüz yanında taşı, boynuna as veya cüzdanına koy, tam kırk gün,” diye tekrarladı. Büroya döndüğümde Dilara siparişin dökümünü çıkarıp imzalamam için getirdi. “Bugün mü göndereceğiz?” diye sordu. “Evet, gerçi fabrika bugün kapalı; fakat pazartesi ellerine ilk bizim sipariş geçmiş olur.” Saat ikiyi geçiyor. İşimizin yoğunluğundan Dilara birkaç saat geç paydos edecekti. İmzalanan sözleşmeyi ona vermek için çantamı açtım. Bulanmadım. Çantayı boşalttım. Yok… “Nerede olabilir bu sözleşme!” diye düşündüm. Masaların üzerine baktım; yine yok. Zaten çantamdan çıkartmamıştım. Belki de İzmir’de kaldı. Sohbete dalarken orada mı unutmuştum? Bugün cumartesi, mesai yapıyorlar diyerek Ercan’ı aradım, telefona kendisi çıktı. “Sözleşmenin suretini bulamıyorum, acaba orada mı unuttum?” diye sordum. “Evet, burada unutmuşsun.” “O halde ağabeyimi arayayım da bir zahmet ona ver.” “Üzgünüm veremem.” “Ne dedin? Neden? Ne oldu yine?” diye ardı ardına sorarken terlemeye başladım. “Sözleşmeyi geri alıp iptal ettiler, her şey yine bu Dork firmasının yüzünden.” “Fakat sebep nedir? Onu söylesinler bari…” “Nedenini sana söyleyemem.” “Yani sen de biliyorsun ve bana söyleyemiyorsun, öyle mi?” “Evet öyle.” “Sözleşmeyi orada unutmasaydım iş benimdi, değil mi?” “Evet.” “Hal böyle iken hiç bir şey söyleyemiyorsun ve ben de siparişleri geçtim. Şimdi ne olacak?” “Onu bilmem, iptal ettir.” “Tavsiyene teşekkürler, yardımların için de sağ ol!” diyerek kapamaktan başka yapacağım bir şey yoktu. Bir hafta sonra, İzmir’de üzerime çöken kâbus bulutu yeni yeni çekilmeye başladı. Sabah kalkar kalkmaz önce rüyalarımı yazdım, ardından sabah gazetelerini aldım. Kahvaltı esnasında gazetelere bakarken iki haber dikkatimi çekti: “Dünyanın en hızlı feribotu yapıldı ve Atlantik’i geçecek.” Diğer haber: “Sel baskını; taşan Fırat Nehri Şanlıurfa il sınırları içinde bazı bölgeleri sular altında bıraktı.” Haberler beni hayrete düşürdü. Rüya defterimi açıp bu gece gördüğüm ve demin yazdığım rüyaları tekrar okudum: «...Aynanın karşısında tıraş oluyorum. Sonra büyük bir göl, etrafta çam ağaçları, ormanlık bir yer. Göl dalgalı, bir feribot hızlı bir şekilde ilerleyip dalgaların arasında kayboluyor, “çok hızlı gidiyor,” diyorum... Yağmur yağıyor, bir nehir, nehrin suyu bollaşıyor, çoğalıyor, yatağının sınırını aşıyor... (13.06.1998).» Bürodayım. Saatler hızla ilerliyor. Dilara paydos saatinde gitmiş, bense koltuğa sabitlenmişçesine halen oturuyorum, saatlerce oturdum. “Galiba bu koltuğu terk etmenin zamanı geldi,” diye mırıldanarak kalkıp dışarı çıktım, günün kalan kısmını caddelerde doldurmaya başladığımda aklıma Seraplar geldi, uğramam iyi olurdu, o tarafa yöneldim. Bodrumdaki giriş kapısına vuruyorum, tokmak gibi kullandığım elimin çıkardığı ses içerideki müziğin şiddetinden duyulmuyor. Bir ara müzik sesi kesildiğinde tekrar vurdum. Kapıyı açan Serap kıpkırmızı gözleriyle beni içeriye buyur etti. Beyinleri titreten türden müziğin ritminde ağladığı belliydi. Annesinin, kardeşi Emre ile birlikte alışverişe gittiğini söyledi. “Neden onlarla gitmedin?” diye sordum. “Annem alışverişe gidince beni yanında götürmez.” “Nedenmiş o?” “Bana sürekli ‘köpekçi’ diyor, ‘sen köpeklerinin yanına git’ diyor.” Gülümsedim. “Zoruna mı gidiyor?” diye sordum. “Hayır, konu o değil, hem onlar benim tek dostlarım; sözümü, lafımı dinleyen tek onlar, bana karşılık vermeyen, bana bağırmayan tek onlar.” “Ayrıca ağlamışsın, neden?” “Şirin’i özlüyorum. Onun öldüğünü size söylemiş miydim?” “Ne dedin? Ne zaman?” “Bir ay oluyor.” Şaşırdım, üzüldüm ve söyleyecek bir şey bulamadım, sadece onu rüyamda gördüğümü söyleyip rüyamı anlattım.1) Bir müddet devam eden sohbetimiz esnasında babasından da bahsetti. Babası yaşasaydı eminim ki ağlamasına müsaade etmezdi, belki de onu alır alışverişlere birlikte götürürdü. Bir müddet sonra evime gitmek üzere ayrıldım. Tamirci bebeklerin sırrı belleğimi karıştırdı: «...Evde iki bebek var, soba harıl harıl yanıyor. Bebeklerden biri; “bir somun ve iki cıvata” diyor... (17.06.1998).» Hiç bir şey anlayamadım bu rüyadan. Günlerdir avare gibi ortalıkta dolaşıyor veya büroda oturuyorum. Her şeyden ümidim kesildi. Bana akıl verebilecek kimse de yok veya bulamıyorum. Az da olsa umut bağladığım iki yerden daha ret cevabı geldi. Neler oluyor böyle! Etraf yine durgun, yine hareketsiz. Bir tek deniz hariç; onun dalgaları köpürüyor. Günlerden perşembe. Bu geceyi başka bir diyarda dans ederek geçirdim: «...Ormanlık bir yerde birkaç kişi geziyoruz, Hasan da yanımızda, ilkel bir orman kabilesinin köyüne giriyoruz. Bizi misafir edip dans ve partiler düzenliyorlar, yarı çıplak yerli kızları partide dans ediyor. Hasan da o kızlar gibi giyinerek benimle dans ediyor... (18.06.1998).» Öğleden sonra büroya gelen Serap ile alışverişe çıkıp ikimize de ufak tefek şeyler aldık, ardından sahilde içtiğimiz kahve onu daha da rahatlattı. Dalgın bakışlarını Marmara’ya yönelten Serap belli ki o koca deryayı görmüyor, başka bir film izliyordu. İkimizin kaderi de aynıymış gibime geldi; ikimiz de sanki bu âlemin, bu diyarın yabancılarıyız veya bu diyarda ikimize de dans edecek bir yer yok. Bu gece beni avlayıp tabanı yağlayanlar, kim bilir şimdi nerede ve hangi diyardalar: «...Birkaç kişi silahlarıyla beni kovalıyor. Kaçıp bir kafeteryaya giriyorum. Onlardan biri, her iki elindeki tabancasıyla beni buluyor ve omzumdan vuruyor, yere düşerek ölü numarası yapıyorum, birinin ayağı yerdeki makineli bir tüfeği bana doğru itiyor, elime alıp kalkıyorum, beni kovalayan ve yaralayanları arabalarına ve motosikletlerine binip uzaklaşmak istedikleri anda makineli tüfek ile tarıyor, isabet ettiremiyorum, kaçıp gidiyorlar... (23.06.1998).» Bugün gelen fakslardan biri Alkan Şirketinden; “....deki projemiz için gelen teklifleri değerlendirip uygun firmayı seçerek tercihimizi yapmış bulunuyoruz. İlginize teşekkür eder başarılar dileriz,” diye devam ediyor. Neden benden vazgeçtiklerini arkadaşım Ercan şimdi bana söyleyebilirdi. Telefonu çevirdim. “Faksınızı aldım, halen merak ettiğim bir şey var, artık bana söylemende bir sakınca yok; neden benden vazgeçtiniz?” “Kontrolü yapan Dork firmasının sahibi referans listenizden bir yeri aramış.” “Evet, ne olmuş peki?” “Aradığı yerdeki işi yarıda bırakıp kaçmışsınız.” “Ne dedin? Doğru mu işitiyorum?” “Maalesef öyle.” “Herkes buna inandı tabii...” “Benden başka herkes.” “Bu kocaman bir iftira! Peki sen ‘biz de soralım’ diyemedin mi?” “Yani söyledikleri yalan mı?” “Yalandan da öte… Bir iftira bu! Demek onlar işi kendi adamlarına vermek istiyordu, kendi ceplerini doldurmak için ve sizler de bunu bal gibi yuttunuz. Nereye sormuşlarsa bana şirket adını ve sordukları kişinin ismini ver, onlardan size bir belge göndereyim.” |
|
ORG ve Tora Bora—2. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |


|
1) 16.05.1998 tarihli rüya: «...Bürodayım, Serap köpeği Şirin ile büroya geliyor. Şirin yanıma gelip dikkatimi üzerine çekmek için etrafımda dönüyor, onunla oynar gibi görmezlikten geliyorum, önüme geçtikçe başka yöne dönüyordum. Serap; “görmezlikten gelme, kendini sana göstermek için sandalyenin üzerine bile çıktı!” diyor. Sandalyede iki ayak üzerinde dikilerek kendini bana gösteriyor...» |
