<<<<<

-8-

 

etrafını dolanıyor, bu arada ben kucağımdaki bebek ile kapıya doğru gidiyor, elimdeki anahtar ile içeriden açıyorum… (01.05.1998).» Yeniden birkaç ay ileriye atılan salı günkü duruşmanın halen devam eden üzüntüsüyle sabah büroya geldim. Dilara masanın üstüne koyduğu kocaman bir taş parçasıyla beni karşıladı.

“Bu gece camın birini bu taşla kırmışlar.”

İlhan ve Aykut’un önceleri kullandığı sokağa bakan odanın camı aşağı indirilmiş.     

“Acaba bu sapıklar şimdi de intikam almaya mı başladı, yoksa başka bir sapığımız daha mı var! Taşı nerede buldun?”

“İçeride, hemen camın dibinde, sen göresin diye yerdeki kırık camları kaldırmadım. Gerçekten onlar yapmış olabilir mi?”

“Neden olmasın? İki ay önce sapıklar mahkemede sadece dokuz yüz biner lira ağır para cezasına çarptırıldı, yani üç veya dört paket sigara parasına. Bundan sonra her yaptıklarından yine kendileri kârlı çıkar.”

“Hem de ağır para cezası!..” diyen Dilara da şaşkındı.

Öğlen üzeri İzmir’den gelen telefon üzüntülerimi hafifletti. Arayan arkadaşım Ercan işi benim aldığımı müjdeleyip sözleşmeyi imzalamak için bu ayın yirmisine beni İzmir’e çağırıyor. Nihayet bir iş almıştım. Tam zamanında imdadıma yetişen bu işin ardından başka işlerin de geleceğine inanıyorum. Böylelikle birkaç ay içinde geri ödemem gereken banka kredileri sorunsuz ödenebilir, aksi halde büronun kapısına kilit vurabilirdim. Müjdeyi Dilara’ya ilettiğimde;

“Oh be, rahatladım!” diyerek bayağı sevindi, “desene kâbuslarımız yakında bitiyor…”

“Evet, nihayet yakında bitecek.”   

Enteresan bulduğum rüyalarıma her gece yenileri ekleniyor, yeni bir günde yeni yorumlar yapılıyor. Haftanın ilk gecesiyse pek iyi başlamadı:«...Tüm aile bir evdeyiz, aile toplantısı yapılıyor, beni dışlıyorlar, “sen aramızdan çık,” diyorlar...» Diğer rüyamda Dilara tatil hülyasında: «...Bir hafta sonra bir haftalık tatil var, Dilara; “ben tatile çıkıyorum, Hamburg’a gideceğim,” diyor... (04.05.1998).» Her iki rüyayı sabah kalktığımda deftere yazarken Dilara ile konuşuyormuş gibi kendi kendime mırıldandım: “Üzgünüm, Hamburg’a gidemeyeceksin, yeni işimiz var, artık tatil matil yok!” Bunun düşüncesi bile muhteşemdi. Birkaç ayın yorgunluğundan doğan bezginlik birden kayboluverdi. Onun yerinde bir canlılık, bir hareket var. Yemek yerken, oturup kalkarken, yürürken bedenimde hissettiğim gibi gözlerimde de bir değişiklik var… Dışarıda sağa sola gidenlerde, hareket edenlerde daha fazlasını görüyor, durağanlarda bile bir gelişme seziyorum; ağaçlar canlanmış, bahar gelmiş. 

Bu gecenin konuğu, sadece elini gördüğüm görünmeyen bir adam: «...Yunanistan haritasını görüyorum. Biri harita üzerinde, Yunanistan’ın batısında İyon Denizi kenarında koy gibi bir yerde parmağı ile Anta, Arta diye bir şehri gösteriyor ve bana; “Yunanlılar PKK lideri Abdullah Öcalan’ı kaçırıp burada saklayacak,” diyor… (05.05.1998).» Sabahleyin atlası açıp rüyada harita üzerinde gösterilen yere baktığımda orada Arta isimli bir şehir olduğunu gördüm. “Öyle ama, Apo’nun benimle şahsen ne ilgisi var!” diye düşünürken dudaklarımı ısırıyorum artık. Dün yatağa erken gittiğim halde geç uykuya daldım; zira üst kattaki sevecen komşularımın iniltili nağmeleri ve ranzalarının ritmik cızırtısı uyumamı engellemişti. Tavana bir şeyler vurarak aşırı derecedeki uyarımlarını zıt bir uyarıyla köreltmek de istememiştim.

Rahat bir hafta sonu, günlerden pazar, bahara özgün sıcaklığı olan hava bulutlu. Kaydettiğim birbirinden ayrı her iki rüya dikkatimi bir şeylere yoğunlaştırdı; ikisinde de soslu soğan var, böyle bir yiyecek hiç tanımıyorum ve yememiştim. Ancak; gökteki kara bulutlarla yerdeki kara delikler beni ürkütüyor: «...Caddede geziyorum, biri ekmek arası fırında kızarmış soslu soğan yiyor, yarısını orada bir yere bırakıyor, onun artığını bıraktığı yerden alıp yiyorum. Bir binanın penceresinde “Kiralık” yazılı bir levha görüyor, gidip bakıyorum, çok karanlık bir daire. Dışarı çıkıp gezmeye devam ediyorum. Cadde kenarında bir sürü sinema var. Meydana gidip bir banka oturuyorum, dört genç bayan bana doğru gelerek yanıma oturuyor. Hızlı bir rüzgârla birlikte yağmur bastırıyor, çok hızlı yağıyor, herkes sağa sola kaçışıyor. Kalkıp elimdeki şemsiyeyi açıyorum, şemsiye rüzgâr ve yağmurun şiddetinden kırılıyor, meydanda önümde çok büyük ve derin bir çukur açılıyor... Başka bir yerdeyim. Ablam Nazan fırında kızartılmış soslu soğan yiyor. Ona; “rüyamda aynısını görmüştüm,” diyorum... (10.05.1998).» Öğlenden sonra telefon çaldı, arayan annemdi.

“Oğlum, ne yapıyorsun iyi misin?”

“İyiyim anne, neredesin?”

“Meydandayım, buraya gelebilir misin?”

“Neden daha önce aramadın? Benim oraya gelmem yirmi dakikayı bulur.”

“Olsun hava iyi nasıl olsa, zaten bir saat sonra İlker beni alacak, onu da beklemem gerek.”

“Orda bir yere otur, geliyorum.”

Giyinip gittim, bir banka oturmuş beni bekliyordu. Elindeki bir kutu baklavayı uzattı.

“Anne, ta oradan buraya baklava getirilir mi? Burada bir sürü baklava satılan yer var.”

“Ne bileyim ben! Aldım bir kere, iş yerine götür, orada yersiniz.”

İkramını sürdüren annem;

“Sana giyecek bir şey de aldım,” diyerek bu sefer küçük bir paket uzattı.

“Bu ne anne?”

“Bir atlet aldım, ucuzdu, aldım işte,” derken gülümsedim. Galiba ona karşı haksızlık ediyorum. Bir ara düşündüm; “evime götürüp bugün yanımda kalabilir” dedim kendi kendime. Henüz evime hiç gelmemişti.

“Hadi kalk, benim eve gidelim.”

“İlker beni postanenin önünde bekleyecek, başka zaman inşallah, kalkayım da onu ayakta bekletmeyeyim,” derken kendisinin bizleri beklediğinin farkında olmadığını düşündüm. Birlikte kalktık, ben büroya yönelirken kısaca arkaya, oturduğumuz banka baktığımda üzerinde bir şemsiye gördüm.

“Şemsiye senin mi?”

“Bak unutmuşum, yaşlandık artık, kafa mı kaldı!” diyerek şemsiyesini aldı. Yürümeye devam ederken garip bir duyguya kapıldım: Bu gece rüyamda gördüğüm meydan ile şimdiki meydan aynı, ayrıca şemsiye…

Serap’ın Şirin’ini uzun süre görmemiştim, özlemim bu geceki rüyama yansıdı: «...Bürodayım, Serap köpeği Şirin ile büroya geliyor. Şirin yanıma gelip dikkatimi üzerine çekmek için etrafımda dönüyor, onunla oynar gibi görmezlikten geliyorum, önüme geçtikçe başka yöne dönüyordum. Serap; “görmezlikten gelme, kendini sana göstermek için sandalyenin üzerine bile çıktı!” diyor. Sandalyede iki ayak üzerinde dikilerek kendini bana gösteriyor... (16.05.1998).» Bugüne dek galiba dört defa Serap ile birlikte Şirin’in ziyaretine gitmiş, kasaptan aldığımız bolca kemik ve et parçalarını da yanımızda götürmüştük. İlk gidişimizde oradaki köpeklerden bazılarını bana isimleriyle tanıtmıştı. O hemen her gün oraya gidip geliyor, onların yanında iken her hareketinden mutluluk taşıyor. Ancak Şirin gibi zincire vurulan köpeklerin hali onu üzüyor, oranın bakıcısı Şirin’i zincirle bağlamaya mecbur olduğunu söylüyordu; zira bir gece Şirin kaçıp Serap’ın evine, penceresinin dibine gelmiş. Dilara gelen bir telefonu bana bağladı, arayan Nazan ablam.

“Annemle buluşmak için meydana geldim, telefon kulübesinden arıyorum, halını hatırını sorayım dedim.”

“İyi yapmışsın, annem geldiğinde birlikte buraya uğrayın,” diye cevapladım.

>>>>>   

ORG ve Tora Bora—2. BÖLÜM  ©

Roman

Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi

SevinçYunanistanFelaket yağmuruKara delikDost
İyi haber

1 - 2 - 34 - 5 - 6 - 7 - 8 -  9 - 10111213 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 1920 - 21 - 22 - 23 - 24 - 25

Anasayfa/HOME       Roman       Bölüm1      Bölüm3    Bölüm4    Bölüm5         DEUTSCH    ENGLISH

Sohbet odası