<<<<<

-7-

 

“İhale dışı alınan teklifler ihale yasasına aykırıymış… Bir iki hafta daha Bakanlıktan cevap bekleyeceğiz, gelmezse ihaleyi onaylamaya mecbur kalacağız. Siz ayrı bir girişimde bulundunuz mu?”

“Evet, Meclisten iki milletvekiliyle görüştüm, Bakanla görüşmüşler, küçük bir umut dahi yok.”

Görüşmenin ardından tekrar su içmeme gerek kalmadı; buz gibi suyu aylar önce kuzu gibi içmişim de haberim yok.        

Serap tekrar rüyalarda, karanlıklar âleminin kayıplar listesinde: «...Serap bisiklete binip gidiyor, annesi ve ben onu arıyoruz... (02.04.1998).» Alacak davalarından biri de bugündü. Bu dava da diğerleri gibi birkaç ay sonraya atıldı. Para konusunda sıkıntılı günler beni bekliyor. Mahkemelerden biri sonuçlansaydı biraz olsun rahatlayabilirdim. “Acaba bunun için de mi şans gerekli!” diye kendi kendime düşünüyorum. Her insanda az da olsa bir şans olmalı. “Şansa!” dediğimde beş harf ediyor, Çinlilerin uğur sayısı. İşi şansa bırakmamak lazım diyen çok; fakat bu durumda bir iş nasıl şansa bırakılamaz? Bunun cevabını kendimde bulamıyorum.

Ertesi gün büroda Serap’ı düşünüyorum, on günden fazla zamandır ondan ve kardeşinden haber almadım, sıkça rüyalarıma giriyor: «...Beş odalı yeni bir eve taşınıyorum, ev sahilde. Serap benim kazağımı giyiniyor... (03.04.1998).» Aslında onları arada bir yoklamalıyım, o çekingen bir kız, zorda da kalsa kendiliğinden gelip yardım isteyeceğini hiç sanmıyorum, nitekim o gün kardeşini gönderip kendisi kaçmıştı. Derken kapı zili çaldı, Dilara’nın karşıladığı Serap’ı odama çağırdım, eski elbiseleriyle görünce bugün hayvanlarıyla ilgilendiğini anladım. Güleç yüzündeki gamzeleri ve doğal kırmızı yanakları neşesini yansıtıyor.

“Geldiğine sevindim Serap, nerelerdesin? Hiç uğramıyorsun!”

“Bugün sizi ziyarete gelmek istedim, o gün kaçmakla kabalık ettim, biliyorum; fakat benim yerimde olsaydınız...”

“Tamam, o gün geldi geçti, şimdi nasılsın?” diyerek sözünü kestim.

“Teşekkür ederim, bugün hayvan barınağına gittim, köpeğime yiyecek götürdüm.”

“Nasıl? Şirin’i barınağa mı bıraktın?”

“Evet, uzun zamandır barınakta,” duraklayıp önüne bakarak devam etti:

“İşten çıktığım günden beri.”

“Yani o zaman sen bana önemli bir işinin olduğunu söylerken Şirin’i barınağa mı götürüyordun? Ona barınacak yer mi arıyordun?”

“Evet; çünkü annem onu istemiyordu, zaten dışarıda penceremin dibinde kalıyordu, yine de istemedi.”

“Bana bundan neden bahsetmedin?”

“Söylemeye çekindim, hem benimle o kadar çok ilgilendiniz ki… Her şeyi sizden bekleyemezdim.”

Yutkundum.

“Bak ne diyeceğim! Yarın öğleden sonra birlikte barınağa gider Şirin’i ziyaret ederiz, tamam mı? Ona yiyecek de götürürüz.”

“Ciddi mi söylüyorsunuz? Benimle oraya gider misiniz?”

“Tabii ki giderim, hem ben de onu özledim.”

“Orada daha çok köpek var, onlara da biraz yiyecek alabilir miyiz? Sadece bir kısmına.”

“Tamam, alırız. Yarın öğlen buraya gel, paydostan sonra birlikte gideriz.”

O kadar çok sevindi ki… Kendisine alışveriş yaptığımız zaman bu kadar sevinmemişti, veya sevincini belli etmeye çekinmişti.       

Kurban Bayramının sonuncu günündeyiz. Bu gece galiba canım şeker çikolata gibi şeyler istemiş ki rüyama bayram şekeri girdi: «...Bayram şekeri kutusunu açıyorum, yarıdan fazlası yenmiş... (10.04.1998).» Eve olduğu gibi büroya da belki biri bayramlaşmaya gelir diye bir kutu çikolatalı şekerlerden almıştım. Bayramın bu son gününü dünkü gibi evde geçirmeye kararlıydım, birinci günü bürodayken yeğenlerim gelmişti, bense ilk bayram ziyaretini o gün akşam Seraplara yapmıştım. Geç vakte kadar oturmuş, kalkma zamanı geldiğinde bilhassa Emre ve Serap evlerinde kalmam için ısrar etmişlerdi. Israrlarına dayanamayıp kalmış, salon olarak kullanılan holdeki kanepenin üzerine örtüler serilerek yatacağım yer hazırlanmıştı. Sabah erken saatlere kadar uyuyamamıştım, geceleyin odada fare peşinde koşturan kedilerinin çıkardığı gürültü uyuma fırsatı vermemişti. Ertesi gün, yani bayramın ikinci günü Serap’la birlikte Şirin’i ziyarete gitmiştik. Oturduğum muhitte konu komşu tanınmıyor, tanınsa bile İstanbul gibi büyük bir şehirde küçük şehirlerde olduğu gibi yakın bir komşuluk ilişkisi kurmak mümkün değil; burada herkesin örfü, âdeti değişik, her biri ayrı bir yerden geliyor, ayrı bir makamdan çalıyor, hemşerilik ve bencillik hat safhada…  

Bir haftalık tatilin bitiminde Dilara da benim gibi işinin başında. Günlerden pazartesi. Sabah kahvesi esnasında tatilde yaptıklarını bana anlatıyordu. Bayramın son günü arkadaşlarıyla sahile inip ardından büroya gelmişler.

“Belki sana rastlar, bayramlaşırız diye arkadaşlarla uğradık, yoktun.”

“Bayramın birinci günü gelseydin bulurdun beni.”

“Neyse geçti artık, inşallah diğer bayrama… Sahilde buluştuğum arkadaşlar için yanımda bayramlık şeker yoktu, onları buraya getirip çikolatalı bayram şekeri ikram etmiş oldum,” diye büroya asıl geliş amacının itirafından sonra; “ha patron, bayramlık çikolata kutusunun yarıdan fazlası boşaldı, haberin olsun!” dedi.

“Ne dedin? Ciddi mi konuşuyorsun?”

“Evet! N’oldu ki?”

Üç gün önce gördüğüm rüyaya şaşkınlık ve hayret içinde geri döndüğümde Dilara devam etti:

“Aslı astarı çikolata kutusu… Merak etme; maaşımı alınca sana bir kutu alırım.”

Şaşkınlığın ardından beni bir gülme bastı. Dilara ne olduğunu anlamaya çalışırken;

“Ne oluyor patron! Anormal bir şey mi var?” diye sordu.

“Belki inanmayacaksın Dilara; fakat birkaç gün önce rüyamda bayram şekeri kutusunu açıyorum ve bakıyorum ki yarıdan fazlası yenmiş.”

Önce bana inanmıyor gibi göründü, ciddi olduğumu anladığında gülerek yanımdan ayrıldı. Benimse düşündüğüm daha başka şeyler vardı: Rüyalarım gerçek hayatta karşıma çıkıyor. Akşam eve gidip rüyalarımı yazdığım defteri karıştırdım. Hasan ve Silvia da rüyalarıma girmiş; Hasan ile ağaç kütüğünden bot yapıyoruz1) ve Silvia beyaz giysileri içinde…2)

Günler hızla ilerliyor, on gün daha geçti. Yeğenim Gülay’ı uzun zamandır görmemiştim, bu gece rüyamda o vardı: «...Gülay üşüyor, onu alıp sıcak bir odaya götürüyorum... (23.04.1998).» Geçen yaz düğünü olmuş, düğününe İstanbul’da beni ziyaret eden Silvia ve Manuela da gelmişti. İkindi vakti yeğenim İlker yeni evlendiği eşiyle büroya geldi, onları tebrik ettim. Düğünlerine beni çağırmadıklarının sebebini;

“Seni düğünümüze çağırmamızı büyükannem ve annem istemedi,” diye açıkladı İlker.

“Bu yüzden size dargın değilim, annem düğünlere gitmemi istemez, oralarda bir kız bulup evleneceğimi düşünerek ödü kopar.”

Gülüştüler.

İlker:

“Birazdan annem gelecek, birlikte alışverişe çıkacağız, akşama doğru da anneannem İstanbul’da.”

Yarım saat sonra Nazan ablam geldi. İlker ve eşi, arkadaşlarına uğrayıp hemen döneceklerini söyleyerek birlikte kalktılar, baş başa kaldığımızda ablam sohbetine başladı:

“Annemle hocaya gittiğimizde senin için de suya baktırdı, sana kadının biri büyü yapıyormuş, onun için işlerin iyi gitmiyormuş.”

“Şahsi işlerinize beni ilave etmeyin.”

“Hoca yalan söylemiyor, suya bakıp söyledi.”

“Ne kadar para verdiniz üfürükçüye?” Cevap yok, devam ettim: “O parayı bana verin, ben de suya bakarım, hiç mi değilse paranız yabancıya gitmemiş olur.”

“Kim o kadın?” diye sordu.

“Hangi kadın?”

“Sana büyü yaptıran.”

“Neden bana soruyorsun? Hoca görmüş, git ona sor, sana tarif eder.”

Kendi gidip evlenir ve kocasıyla iki çocuk yapar, “kim o kadın?” diye de bana hesap sorar. Sinirlendiğimi anlayıp konuyu değiştirdi.

“Neyse… Çocuklar gelse de hemen kalksak. Kendime yazlık giysiler alacağım, sonra annemle buluşup eve gideceğiz. Bir hafta daha İstanbul’dayım, yine uğrarım.”        

Haftanın son günü, yeni bir ayın başlangıcı. Bu gecenin davetsiz misafirini göremeden uyanıyorum: «...Doğduğum evdeyim. Evde annem ve bir de bebek var. Kapı vuruluyor. Annem kapıyı dışarıdan açmak için evin arka kapısından çıkıp

>>>>>

ORG ve Tora Bora—2. BÖLÜM  ©

Roman

Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi

2) 12.01.1998 tarihli rüya: «...Onlara; “dede, büyükanne!” diye sesleniyorum, beni duymuyorlar, arkalarından koşuyorum, kayboluyorlar... Yolda yürürken bir evin yan yatıp yıkıldığını görüyorum, enkazın altından birileri bağırıyor, yardıma gidiyorum, onları enkazdan çıkartıyor ve yeğenlerim olduklarını görüyorum. Yolun diğer tarafından Silvia bize bakarak gidiyor, üzerinde beyaz bir elbise var. Ona seslenirken gözden kayboluyor...»

1)  02.01.1998 tarihli rüya: «...Yağmur yağıyor, yerler çamurlu. Ağabeyim Mete, Hasan ve ben top oynuyoruz. Başka bir yerde deniz kenarında Hasan ile birlikte ağaç kütüğünden bot yapıyoruz, önümüzde uçsuz bucaksız durgun bir deniz....»

KaçakŞekerleme
Resim: Tülün Barut. www.bkrd.org

1 - 2 - 34 - 5 - 6 - 7 - 89 - 10111213 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 1920 - 21</