|
-6-
Meclis binasında buluşmak istediğim her iki milletvekili de oradaydı. Biri bana konuyu Bakan ile görüşeceğini söyledi. Diğeriyse: “Ben gidip de Bakana ‘işi benim tanıdığa verin’ diyemem, bunu yapamam ben.” “Sizden onu talep etmiyorum. Durum apaçık ortada; fiyat teklifleri arasında büyük bir fark olmalı, bu proje üzerine senelerdir çalıştığım ve ayrıca raporlarda tavsiye edildiğim halde neden beni ihaleye davet etmediler? Ben de teklif vereyim, hangisi uygunsa görevi o firmaya versinler. Ödenek devlet kasasından, halkın parasından çıkmıyor mu?” “Orası öyle… Bakan ile görüşüp durumu aynen aktarırım; fakat Bakan...” Bir an duraklayıp devam etti: “Fakat bir Bakan kendi adamları durduğu yerde bir başkasına iş kaptırmaz, bunu herkes bilir, yine de deneyeceğim.” Teşekkür ederek yanından ayrıldım ve akşam saatlerinde pekte umut beslemeden İstanbul’a doğru yola çıktım. Dört gün geçti, günlerden pazartesi. Rüyadaki manzara oldukça kötü: «...Serap’ı karşımda dikilmiş görüyorum, üstü başı yırtık, saçları dağınık, perişan bir halde... (16.03.1998).» Zor durumda veya zor günler onu bekliyor olmalı. Bu hafta bayağı yoğun geçeceğe benziyor; zira tekrar İzmir’e gidip teklifimi sunacağım. Yirmi bir Mart. Dün sabah İzmir’den geri döndüm. Ankara’da görüştüğüm her iki milletvekilini dün telefonla aradığımda Bakan ile görüştüklerini ve ellerinden başka bir şey gelmediğini bildirmişlerdi. Belki direkt kendim Bakanlığa müracaat etmeliydim. Cumartesi olduğundan öğleden sonra Dilara evine gitti; bense halen büroda bazı işlerle ilgileniyor, arada bir oflayıp pufluyorum. Kapı zili çaldı; gelen, Serap’ın küçük kardeşi Emre. Kılık kıyafeti şimdi bayağı düzgün. Sömestri tatilinde onun için de alışveriş yapmıştım, bilhassa aldığım gömleği çok seviyor. O gömleği bir mağazanın vitrininde gördüğümde hemen satın almış, Emre’nin de beğeneceğini tahmin etmiştim. Kazağının üzerinde bile sıkça o gömleği taşıyor. İçeri çağırıp annesinin ve Serap’ın nasıl olduklarını sordum. “Annem dünden beri yok.” “Nereye gitti yine, ne zaman gelecek?” “Galiba teyzemin yanına, pazartesi geleceğini söyledi, Serap dışarıda beni bekliyor.” “Neden içeri gelmedi?” “Size karşı mahcup olduğunu söyledi, utanıyormuş.” “Git çağır, onunla konuşacaklarım var.” Dışarı çıkan Emre yalnız başına geri döndü. “Ne oldu, gelmek istemiyor mu?” diye sordum. “Hayır, utanıyormuş.” Çıkıp gözlerimle onu aradım. Sis çökmüş sokağın yukarısında elli metre kadar ötede sislerin içinde öylece duruyordu. El edip çağırdım, tepki göstermedi, ona doğru yürüdüm, geri geri gitmeye başladı, hızlandım, o da hızlandı, koştum, o da koşuyordu, tazı gibi koşarak sokağın köşesini döndü. Köşeye vardığımda kaybolmuştu, o kadar hızlı koşmuştu ki, yetişmem imkânsızdı. Geri döndüm, Emre de üzüntülü bir haldeydi. Eminim; anneleri bunları aç bırakıyor. “Anneniz gitmeden önce yemeklerinizi yaptı mı?” diye sordum. “Hayır.” “Yiyecek almanız için para bıraktı mı?” “Hayır.” Cüzdanımdan çıkardığım parayı eline sıkıştırdım. “Şu parayı al Serap’a ver, alışveriş yapsın, ona söyle bir gün büroya gelsin, konuşmak istediğim şeyler var, şayet anneniz bir daha böyle yaparsa beni arayın, pazartesi günü de arayıp gelip gelmediğini mutlaka bildirin.” “Tamam,” dediğinde Serap’ı soğukta bekletmemesi için gitmesini söyledim. Eve geldiğimde hava kararmıştı. Salondaki bazı bitkilerde sararmalar fark ettim, son zamanlar fazla ilgilenmemişim. Mutfağa gidip içeceklere baktım. İki şişe bira, bir şişe de kırmızı şarap vardı. Hangisini alayım diye düşünürken aklıma bir Alman tekerlemesi geldi: “Tavsiyeler bira üzerine şaraptan, uzak dur şarap üzerine biradan.” Ben de önce bir şişe birayı açıp salonda hafif bir müzik yaptım, klasik müzik beynimi, ruhumu ve bedenimi dinlendiriyor. Ardından Türk sanat müziği; duygularımı harekete geçiriyor. Oturduğum koltukta kapalı gözlerimin önünden Serap ve Emre’nin bugünkü görüntüleri geçti, kim bilir daha ne zorluk çekiyorlar, nice dertleri var… Benim çocuklarım olsaydı acaba bunların anneleri gibi davranır mıydım? Kesinlikle hayır. Böyle olmaktansa hiç çocuğum olmasın daha iyi. Aklıma Silvia geldi. Onu aramalıyım artık, bunca süre dargınlık olmamalı. Yan sehpanın üzerindeki telefonu kucağıma alıp çevirdim. Karşıdan gelen bant kaydı numaranın görüşmeye kapatıldığını bildiriyor, yanlış numara çevirmiş olmalıyım. Tekrar aradım; yine aynı ses, o halde Silvia başka yere taşındı, “on beş senedir aynı yerde oturan Silvia taşınmış olabilir mi?” düşüncesi beynimde. Birini arayıp sorabilirim, örneğin; Manuela’yı, Silvia’nın arkadaşı, müşterek arkadaşımız. Telefon defterindeki numarasını çevirdim, çalıyor; fakat evde yok. Cumartesi, hafta sonu, mutlaka dışarı çıkmıştır, onu ancak yarın evinde yakalayabilirim. Bugün pazar ve saat on bire kadar yatarak tüm haftanın yorgunluğunu atmaya çalıştım. Yolcu yolunda gerek, bense geceleri bile tökezliyor, yoluma devam edemiyorum: «...Yola çıkmak için treni kaçırıyorum, valizlerim trende kalıyor... (22.03.1998).» Rüyada gördüğüm gibi Ankara trenini kaçırmıştım. Dışarısı pek soğuk değil, öğleden sonra deniz kenarında bir gezinti iyi gelebilirdi. Evden ayrılıp iki saat sonra geri döndüm. Hava kararmadan önce Manuela’yı evde bulabilirim ümidiyle tekrar aradım. Telefona çıktı. “Nasılsın Manuela?” Sesimden tanıdı. “Bu ne sürpriz böyle! Teşekkür ederim sen nasılsın? Uzun zamandır görüşemiyoruz.” Birazcık sohbetin ardından Silvia’yı sordum. “Silvia’yı aradım; telefonu kapanmış. Ne oldu, taşındı mı?” “Onun nerede olduğunu bilmiyor musun? Silvia hakkında hiçbir haber almadın mı?” “Hayır! Ne gibi bir haber?” Bir ara durdu, boğazını temizlercesine hafifçe öksürdü. “Ne var Manuela, bir şey mi oldu?” “O halde sana söylemem gerek… Silvia artık yaşamıyor.” “Ne?” diye bağırdım. “Üzgünüm Turgay, bunu benden işittiğin için üzgünüm; fakat sana söylemem gerektiğini biliyorum.” “Ne zaman? Nasıl?” “Geçen kasım ayında… İntihar etmiş. Banyoda... Banyoda bulmuşlar onu. Su dolu küvetin içinde… Bir sürü hap yutup küvete girmiş. Ondan en son ne zaman haber aldın?” “Eylül ayında… Faks gönderip aralık ortasında Mısır’a gideceğini, Noel ve yılbaşını orada geçireceğini yazmıştı…” Sonra; “Neden yapmış bunu?” diye isyan ettim, artık bağırıyorum. Manuela: “İntiharından kısa süre önce kanser olduğunu öğrenmiş, küvette de yanına bir not bırakmış.” “Ne diyor notta?” “Kâğıda ‘yeterince yaşadım, bedenimi de yakın’ diye yazmış.” Görüşmenin ardından oturduğum koltukta uzun süre çaresiz, hareketsiz ve ne bileyim daha neysiz, öylece kala kaldım… Hava kararmış, salonun içi kapkaranlık, o karanlıkta kendimi bulmaya çalıştım. Sehpa üzerindeki küçük lambayı yakarak Silvia’nın annesini aradım, telefonda ağlamaya başladı. Silvia onun tek çocuğuydu, kocasını da seneler önce kaybetmiş, artık yapayalnızdı; kızının ziyaret edebileceği, Noellerde çiçek koyabileceği bir mezarı dahi yoktu. Yeni bir ayın ilk rüyasında Serap var, uzaklara gitmemi istemiyor: «...Kıbrıs’a gitmek için telefon ile uçakta yer ayırtmak istiyorum. Serap; “hayır gitme, burada kal!” diyor... (01.04.1998).» Etrafın yeşermesi, havaların ısınması ilkbaharı belirginleştiriyor. Yirmi gün kadar önce yaptığım ziyaretin sonucunu öğrenmek için Ankara’yı aradım. Erol Bey telefondaydı. Konuya geçip; “Bakanlığa gönderdiğiniz yazıya cevap alabildiniz mi?” diye sordum. “Hayır, hatta telefonla bile soruldu, Bakan Bey’in işi çokmuş, yazımız henüz beklemedeymiş. Vimp Şirketi de ihalenin onaylanması için baskı yapıyor, tekrar iptalinin mümkün olmayacağında ısrarlı.” “Israr gerekçeleri neymiş?” |
|
ORG ve Tora Bora—2. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |

