|
-5-
“Daha doğrusu Şirin anladı, kapıya yaklaşırken önümden koştu ve kafasını kaldırıp kapıya bakarak kuyruğunu sallamaya başladı, önceleri hiç yapmazdı, o zaman içeride olduğunuzu anladım.” O arada ayaklarımın dibine sırt üstü uzanan Şirin ikide bir sağa sola dönerek benimle oyna dercesine hareketler yapıyordu. Serap onu seyrederken; “Size de bayağı alıştı,” dedi. “Tabii ki… Dikkat et, ne göstereceğim!” Yere çömelip karın üstü yatan Şirin’e: “Şirin! Pat pat?” Şirin yattığı yerde kuyruğunu halıya iki defa vurarak pat pat diye sesler çıkardı. Ardından: “Şirin! Pat pat pat?” Bu sefer Şirin üç dört kez kuyruğunu halıya vurdu. Bugün ben de kahvaltımı büroda yaptım. Çalışma odama geçtiğimde bu geceki rüyamın çağrıştırdığı merakı yenemeyip Serap’ı çağırdım. “Baban nasıl biriydi, tarif edebilir misin?” “Aşağı yukarı sizin boyda, kilosu sizinki gibi, ne şişman ne zayıf, saçları da sizinki gibi siyah.” Hep “sizin gibi” dediği dikkatimi çekti. “Saçları nasıldı? Düz, dalgalı?” “O kıvırcık saçlıydı.” “Gözlük kullanır mıydı?” “Hayır; fakat siyah bir güneş gözlüğü vardı, yazın ve güneşli havalarda hep onu takardı.” Donup kaldım. “Neden sordunuz?” “Hiç, sadece merak ettim.” Yarın sabah erkenden Ankara’ya gideceğimi hatırlatıp; “İki gün büroyu yalnız idare edebilirsin, değil mi?” diye sordum. “Tabii ki, ne zaman geliyorsunuz?” “Cuma sabahı tekrar bürodayım, bu sefer arabayla gideceğim, sabah erken beşte hareket edersem saat dokuz veya on gibi Ankara’dayım.” Aradan bir hafta geçti. Hasan’ı vefatından sonra ilk defa rüyamda gördüm. «...Babam ve ben bir odada yataklarımızda yatıyoruz. Hasan odaya girip; “beni ziyarete gelin!” diyor. Ben de; “her gün olmaz, ancak haftada bir veya iki saatliğine ziyaretine geliriz,” diyorum. Sonra Hasan üzerine yeşil renkli cüppe gibi bir şey giyiniyor, “krallara, padişahlara benzedin,” diyorum... (24.02.1998).» Halen onu mezarında bile ziyaret edememiştim. Sabri’yi arayıp bir gün onunla birlikte gitmeliyim. Serap geçen cuma ve cumartesi günü de işe gelmemişti, annesi yine “işe gitme, kardeşinin yanında kal” demiş. Bunun böyle devam edemeyeceğini dün annesine tekrar hatırlattım. Geçen hafta Ankara’daki kurumda yaptığım görüşme, iki hafta önce telefondaki kadar ilgi çekiciydi. Benden resmi olmayan bir teklif istediklerini belirtmiş, ben de kabul ederek gerekirse fiyat analizi bile hazırlayabileceğimi söylemiştim. Zannedersem benim vereceğim teklif ile ihaleyi kazanan şirket arasındaki teklifi karşılaştırıp aradaki farkı gördüklerinde ikinci ihalenin de iptal edilmesi yoluna gidilecekti. Teklifi bir an önce hazırlayıp vermek için akşam geç vakitlere kadar büroda çalışıyorum. Aklıma Dilara geldi; fakat onun bana fazla yardımı dokunamaz, gerekirse hazırladıklarımı bilgisayara aktarması için çağırabilirim. Martın ilk çarşambası. Hafta sonu ve hatta iki gece daha çalışarak hazırlamakta olduğum teklifin sonuna yaklaşıyorum. Bu tempoda gidersem haftaya pazartesi Ankara’ya yetiştirebilirim. Bu gece de büroda çalışıp dört veya beş saatlik kanepe üzerindeki uykunun ardından sabah sekizde tekrar işime yöneldim. Saat on oldu. Serap görünürlerde yok. Biraz da ona sinirlenmeye başladım. Az sonra geldi. “Nerede kaldın? Biliyorsun çok işim var.” “Bir yere gitmem gerekiyordu, mümkünse iki veya üç saat kadar yine izin istiyorum, mutlaka halletmem gereken bir işim var.” “Burada da işlerimiz var, söyle bakayım önemli olan işin neymiş?” “Bir yere uğramam gerek, iki üç saat sonra dönerim,” diyerek çıktı, ben “tamam gidebilirsin” demeden. Galiba Dilara’yı aramam gerekecek. Tekrar işime koyuldum. Dört saat sonra Serap bu sefer mahalleden aynı yaşlarda bir erkek arkadaşıyla geldi. Nerede olduğunu sorduğumda onun yerine arkadaşı cevapladı. “Bir işi vardı, kız hiçbir yere gitmeyecek mi?” “Sana sormadım. Hem sen kimsin?” diyerek ona yöneldim. Genç adam: “Adama bak ya, bana ‘sen kimsin’ diyor!” Serap’a dönüp; “Lütfen büronun anahtarlarını ver!” diyerek elimi uzattım. Çantasından çıkardığı anahtarları istemeyerek de olsa iade etti. “Şimdi istediğin yere gidebilirsin Serap, hoşça kal!” demekten kendimi alamadım. Tekrar yalnız kaldığımda bir kahve daha yaptım, sabahtan beri belki de onuncusu oluyor. Kahvemi yudumlarken Dilara’yı aradım, gerekirse hemen gelebileceğini söylediğinde yarın sabah beklediğimi ona aktardım. Bir saat kadar sonra kapı zili çaldı, bir şirket ile yaptığım telefon görüşmesini yarıda bırakıp açtım. Gelen Serap idi. “Size bir şey söylemek istiyorum. Lütfen anneme bugünkü olaydan bahsetmeyiniz, annem size sorduğunda ona ‘iş olmadığı için Serap’ı işten çıkarttım’ diyiniz, bunu yapar mısınız?” “Tamam Serap, yaparım.” “Teşekkür ederim, hoşça kalın!” diyerek üzüntülü bir ifadeyle gitti. Üzülüyorum, başka ne yapabilirdim? Belki de bir anlık sinirlerime hakim olamayıp düşüncesizce hareket ettim. Pazartesi sabah saat on sıralarında Ankara’dayım. Mola vermeden yaptığım yolculuk dört buçuk saat sürdü. Dilara’nın izninin bitmesine on gün varken perşembe günü büroya gelip yardım etmesi beni bayağı rahatlatmıştı. Ben bilgisayarın klavyesini iki parmağımla kullanırken, o on parmağıyla kısa zamanda bir sayfayı deviriyor. Direkt olarak randevu yerine gittim. Erol Bey beni bürosunda bekliyordu. Oturmam için yer gösterdi ve hemen konuya geçtik. Hazırladığım evrakları gösterdim, en sondaki toplam fiyatı gördüğünde dudaklarını buruşturdu. “Tamam Turgay Bey, birkaç gün Ankara’da kalabilir misiniz?” “Tabii, kalabilirim.” “Konu üzerine bir toplantı yapacağız, bu toplantı için evraklarınızı bekledik. Genel Müdürümüzü arayıp geldiğinizi bildirmem gerek, belki toplantı gününü şimdi söyleyebilir,” demesinin ardından müdürünü aradı. “Turgay Bey şu an yanımda, evraklarını getirdi.” “Evet... Evet...“ derken müdürünün anlattıklarını dinliyordu. Görüşmesinin nihayetinde bana dönerek: “Müdür Bey yarın için kurulu toplantıya çağıracağını söyledi. Beni öğleden sonra veya yarın sabah ararsanız toplantı sonrası görüşmek üzere size bir saat verebilirim.” Binadan ayrılıp bir otele yerleştim, ardından eski bir arkadaşımı ziyaret etmek için işyerine doğru yola koyuldum. Akşam yemeğine beni davet eden arkadaşım, yemek sonrası daha rahat bir yere götürdü. Akşamın kalan kısmını Çankaya Atakule’de sohbet edip canlı piyano müziği dinleyerek geçirdik. Ertesi gün tekrar Erol Bey’in yanındayım. “Konuyu toplantıda enine boyuna tartıştık,” diyerek söze başlayan Erol Bey’e merakla sordum: “Bir sonuç çıkartabildiniz mi?” “Bir şeyin normal gitmediği apaçık ortada, toplantının sonucunu size aktarmaya yetkim yok. Ancak şunu söyleyebilirim; durumu Bakanlığa bildirmemiz bizim görevimiz, ihaleyi tekrar iptal yoluna gidebiliriz.” Yarım saat kadar konuştuk. Gitme zamanım geldiğinde tokalaşıp kapıya yöneldim, o sırada arkamdan; “Sizin de şahsi girişimlerde, bazı çabalarda bulunmanız belki yerinde olur,” dedi. Hazırladığım teklif ile ihalede verilen teklif arasında bayağı bir fark olmalı, ayrıca araya bazı politikacıların girdiği de apaçık ortada. Dediği gibi şahsi girişimlere başlayabilirim, bu iyi bir fikir gibi geldi. Bugün de Ankara’da kalıp Büyük Millet Meclisine giderek tanıdığım birkaç milletvekiliyle konuyu görüşebilirim. Ertesi gün |
|
ORG ve Tora Bora—2. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |



