|
-3-
“Aslında alışverişe çıkıp yiyecek bazı şeyler alacaktım; fakat paramız kalmamıştı,” dediğinde bir miktar para verdim. Serap’ın maaşını da ay sonu gelip kendisinin alacağını söyleyince kızına güvenmediği kanısına kapıldım. Ayrıca; “madem parası yok, böylesi pahalı elbiseleri nasıl giyinebiliyor!” diye düşünmekten de kendimi alamadım. Bir süre sonra gitmek isteyen Hatice Hanım’ı kapıya kadar uğurladım. İçeri girerken, mutlu ve sevecen bir yüz ifadesiyle bakan Serap’a; “Annenin köpeğini getireceğini sanmıştım,” dedim. “Telefon açtığımda evden ayrılmıştı.” “Annene biraz avans verdim, onu bir yere kaydet, ay sonunda maaştan kesilecek,” dediğimde gülümseyen yüzünün durgunlaştığı dikkatimden kaçmadı. Paydos saati geldiğinde, yarın köpeğini getirebileceği sevinciyle bürodan ayrıldı. Telefona uzanıp arkadaşım Sabri’yi aradım. “Sabri, nasılsın?” “Hiç iyi değilim, n’oldu İzmir’deki işlerini hallettin mi? Aradığımda orada olduğunu söylemişlerdi.” “Evet, görüşmeler beklediğimden uzun sürdü, iyi değilim diyorsun, bir şey mi oldu?” “Söyleyeceğim şey hiçte iyi değil... Hasan’ı kaybettik.” “Ne?” “Maalesef öyle.” Kendimi kötü hissettim. Soğuk bir duş daha... O kadar soğuktu ki! Bir müddet konuşamadım. Sabri: “Orada mısın Turgay?” Yanaklarımdan süzülen göz yaşlarımı silerken: “Evet, seni dinliyorum.” “Geçen pazartesi akşam aniden rahatsızlanıp hastaneye kaldırmışlar, o gece de hastanede vefat etmiş, bana salı sabahı haber verdiler, seni aradım, İzmir’e gitmiştin.” “Ne zaman defnedildi?” “Çarşamba günü.” Daha fazla konuşamayacağımı anlamıştı. “Sen biraz dinlen, zaten hepimizin yeri orası, seni başka bir zaman ararım, önce biraz kendine gel.” Hafta sonu. Soğuk ve karlı bir gün, her taraf bembeyaz. Koskoca büroda iki kişi ve dört ayaklı dostumuz Şirin… O sürekli hanımının ayakları dibinde, bir an olsun onu yalnız bırakmıyor, bana da çabuk alıştı. Büroya girdiğimde yattığı yerden baygın bakan gözleriyle beni izlerken “nerede kaldın?” veya “hoş geldin!” der gibisine kuyruğunu halının üzerine vurarak pat pat diye sesler çıkartıyor. Bu soğuk havalarda Serap her günkü, aynı ince giysisi içine büzülerek evine gidip geliyordu, böyle bir görüntüye fazla dayanamayacağımı anladım. Ona; “Biliyorsun, bugün saat ikide büroyu kapatıyoruz, sonra birlikte bir yere gideceğiz,” dediğimde nereye gideceğimizi merak bile etmemişti. Sadece; “Tamam,” dedi. Paydos saati geldiğinde çıkmak üzereyken Şirin’in tasmasını eline aldı. “Hayır, o burada kalıyor, biz bir yere gidip geleceğiz, döndüğümüzde Şirin’i alırsın,” dedim. Birlikte çıkıp beş katlı büyük bir mağazanın önüne geldik. “Burada ne yapacağız?” diye sordu. “Alışveriş yapacağız, kendine bazı giysilere bakacaksın, kışlık giysilere.” Hayret yansıtan bir ifadeyle yüzüme baktı. “Hadi durma, bayanlar reyonuna gidiyoruz!” Reyona girdiğimizde halen ne alacağımızı bilmediği için hiçbir şeye bakmıyordu, başlangıcı benim yapmam iyi olurdu. Önce mantolara, ardından kabanlara ve kışlık montlara bakıp ona yön gösterirken; “Ben seçebilir miyim?” diye sormasını bekliyordum. “Tabii ki, zaten sen giyineceksin.” O, kabanlara ve kışlık montlara bakıyor, mantolar ilgisini çekmiyordu. Kendine bir kaban seçerken ben kazaklara, pantolonlara ve ayakkabılara bakıp yön göstermeye devam ediyorum. Nihayet üzerinde denediği ve beğendiği bir kabanla bana yaklaştı. “Bunu beğendim, siz nasıl buluyorsunuz?” diye sorarken fiyatını da görmemi istercesine gösterdi. “Gerçekten güzel, beğendiysen al.” “Biraz pahalı değil mi?” Fiyatına baktım. “Yo hayır! Güzel bir kaban, bu fiyata uygun, şimdi kazaklara, pantolon ve ayakkabılara bakacağız, kışlık kalın çoraplara da bakmayı unutma.” Güzel bir alışverişin ardından büroya döndük. Dönüşte benimle tek kelime konuşmadı, sadece anlattıklarımı dinliyor, kendini mahcup hissediyordu; hâlbuki benzeri alışverişleri yeğenlerim için de yaptığımı, bu tür ani alışverişlere alışık olduğumu bilemezdi, onların kendileriyle ilgilenecek anne ve babaları olduğu halde. Serap’ın yeğenlerimden nesi eksikti ki! Şubatın yedisi ve günlerden cumartesi. Senenin ilk ayının bilançosu pek iç açıcı görünmüyor. Yeni yıldan beklentilerimin, umutlarımın küçük bir belirtisini rüyalarımda dahi göremedim. Günlük havalar bile değişken olduğu halde benim çizgim aynı doğrultuda ve derecede aşağı doğru gittikçe meyilleşiyor. Serap, annesinin telefonda olduğunu ve konuşmak istediğini söyleyerek bana bağladı. Hatice Hanım’ın çaya davetini kabul ettim, ben de zaten Serap’ın kaldığı yeri merak ediyordum. Ona annesinin davetini söylediğimde; “Gelecek misiniz?” diye sordu. “Geleceğim; ama önce bitirmem gereken bir işim var.” “Birlikte gidelim mi?” “Sen önce git, benim işim bir saat kadar sürer.” “Olsun, beraber gidelim, sizi beklerim,” derken ısrarına dayanamadım. Birlikte yürüdük, eski bir binanın bodrum katında oturuyorlar. İçeride salon olarak kullandıkları geniş bir holde kırık bir kanepenin üzerine oturdum. Bu kanepeden başka çok eski yırtık iki koltuk, birkaç katlanır tahta sandalye, yerde holün ortasını kaplayan yine eski ve yırtık bir kilim… Başka bir şey yoktu salonlarında. Yerlerde gezinen böcekler ve rutubet kokusundan rahatsız olduğumu belli etmemeye çalışıyordum, ki bu rutubet kokusunun Serap’ın eski elbiselerinin içine sinmiş aynı koku olduğunu anladım. Holün sağında ve solunda birer küçük oda, küçük bir tuvalet, giriş kapısının yanında mutfak olarak kullandıkları çok küçük bir yer… Mutfakta ocakları bile yok, onun yerine küçük bir piknik tüpü kullanılıyor. Holü yine küçücük ve eski bir elektrik sobasıyla ısıtmaya çalışıyorlar. Kaloriferli büroda kullanmadığımız büyük bir elektrik sobası vardı ve Serap bunu biliyordu. Hatice Hanım demliğini ocağa koyarken ister istemez sordum: “Ne zamandır burada oturuyorsunuz?” “Aşağı yukarı sekiz senedir, rahmetli kocamdan boşandıktan sonra buraya yerleşmiştim.” Serap’ın anne ve babalarının boşanmış olduklarını da yeni öğrendim. “Ne kadar kira veriyorsunuz?” Hatice Hanım: “İki yüz mark.” “Anlamadım! Gerçekten iki yüz mark mı? Hem de mark olarak…” “Evet, gerçekten öyle.” “O paranın yarısına biraz kenar semtlerde çok daha iyi bir yerde oturabilirsiniz ama!” “Bu semte alıştım artık, değiştirmek istemiyorum.” Onu anlamakta güçlük çekiyorum galiba… Parası olmadığı halde böyle pahalı bir semtin kötü ve rutubetli bir bodrumunda oturmasına bir anlam veremiyorum. O sırada küçücük bir fındık faresi bir köşeden diğerine kaçıyordu. “Burada fare bile var.” “Biliyorum, Serap bazen dışarıdaki kedilerinden birini eve getiriyor, onlar da yakalıyor.” Serap’a dönerek: “Sen hangi odada kalıyorsun?” “Şu soldaki oda.” “Görmemde sakınca var mı?” “Hayır, görebilirsiniz,” diyerek kapısını açtığında oturduğumuz hole daha soğuk bir hava girdi. İçeri baktım; ilkönce camı kırık bir pencere gözüme ilişti ve yerde eski |
|
ORG ve Tora Bora—2. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |


