ORG ve Tora Bora—2. BÖLÜM  ©

Roman

Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi

<<<<<

-2-

 

Ertesi gece rüyamda üstü açık bir balkonda sakince otururken: «...Çatıda hemen yanımda bir bacadan kıvılcımlar sıçrıyor, sonra sağanak bir yağmur başlıyor, hızlı bir yağmur, yüzüme çarpıyor, elime şemsiye alıyorum, şemsiye beni yağmurdan koruyamıyor, içeri giriyorum, önüme yüksek, büyük bir duvar çıkıyor, “duvar çok yüksek, viyadük ayağından bile yüksek,” diyorum... (09.01.1998).» Bürodayım. Dilara Serap’a neler yapacağını öğretiyor, Serap da gösterilen işe adapte oluyor. “İşini çabuk öğrenecek galiba” diye düşündüm; fakat yazılacak teklifleri, yazışmaları henüz yürütemez, Dilara gelene kadar o işleri ben üstlenebilirim. Bu arada Ankara’dan tanıdık bir şirket arayıp benden Rusya’daki projeleri için proforma fatura istedi, telefondaki Cüneyt Bey’e:

“İşi biz yapmadık ki bizden proforma fatura istiyorsunuz.”

“Biliyorum, ama bize sizden bir proforma fatura gerekli.”

“Neden bizden?” 

“İş sahibi sizin teklifi kabul etmişti.”

“Siz de işi başka bir firmaya yaptırdınız, öyle mi?”

“Evet bir İtalyan şirketine.”

“Şayet size proforma fatura verirsem ben zor duruma düşebilirim.”

“Sorumluluğu üstleniyoruz.”

Anlaşılan zor durumda kalmışlardı. İşi bana vermeleri gerekirken başka firmaya yaptırmışlar ve bizim faturamız olmadan  yaptıkları işin parasını alamıyorlar. Bu şirket için çok iş yaptığımızdan sonunda kabul ettim.

“Tamam Cüneyt Bey, göndereceğim,” dedikten sonra teşekkür edip memnuniyetini belli ederek esenlikler diledi.       

Dedem ve büyükannem bu geceki rüyamdalar: «...Onlara; “dede, büyükanne!” diye sesleniyorum, beni duymuyorlar, arkalarından koşuyorum, kayboluyorlar... Yolda yürürken bir evin yan yatıp yıkıldığını görüyorum, enkazın altından birileri bağırıyor, yardıma gidiyorum, onları enkazdan çıkartıyor ve yeğenlerim olduklarını görüyorum. Yolun diğer tarafından Silvia bize bakarak gidiyor, üzerinde beyaz bir elbise var. Ona seslenirken gözden kayboluyor... (12.01.1998).» İzmir’den döndüğümde Silvia’yı aramam iyi olurdu herhalde. Akşam oldu, saat yirmi üçte otobüs hareket edecek. Hazırlığımı yapıp yola koyuldum, yarım saat kadar da otobüsün hareket zamanını bekledim ve otobüsteyim. Gecenin karanlığından sabahın aydınlığına doğru yola çıkmak üzere, daha doğrusu öyle umuyorum, yolculuğa başladım.   

Günlerden cumartesi. Dün akşam İzmir’den geldim. Görüşmeler beklediğimden uzun sürmüş, bir gün de Kuşadası’nda bir arkadaşımı ziyaret ederek yanında kalmıştım. Bir saat gecikmeyle büroya geldim. Dilara ve Serap beni bekliyor. Görüşmenin iyi geçtiğini Dilara’ya söylediğimde benden çok sevindiği göze çarptı. Serap’ın işine uyum sağladığı belli oluyor, bu gece onu ilk defa rüyamda gördüm: «...Banyoya giriyorum. Serap küvetin içinde banyo yapıyor, başından bir demet saç alarak bana uzatıyor ve “kim bunu parmağına sararsa onunla evleneceğim,” diyor. Elindeki saçı alıp yavaşça parmağıma doladıktan sonra elime ve parmağıma bakıyorum... (17.01.1998).» Bu rüyadan yaptığım kendi yorumuma göre gerçekten zor günler geçirdiğini anlamış gibiyim. Dilara:

“Şayet bu konuda teklif hazırlanacaksa haftaya da gelebilirim.”

“Acelesi yok, nisan sonunda işe başlanılacak, teklifi mart ayında istediler, o zamana kadar ben hazırlar yazarım, yetiştiremezsem birkaç günlüğüne gelebilir misin?”

“Tabii ki gelirim, o halde pazartesi gününden itibaren izin konusunda mutabıkız.”

“Evet, iki kocaman ay bir güzel dinlenirsin.”    

Aradan iki gün geçti. Bu gece rüyamda bir eve misafir gidiyor, umduğumu değil, bulduğumu yiyorum: «...Kalabalık bir ev, oturmam için bana bir yatak gösterip “rahat bir yataktır, otur!” diyorlar. Yatağın üzerine oturduğumda yatak ters dönünce altında kalıyorum; yatağı çukurun üzerine yerleştirmişler, boğulur gibi oluyor, altından çıkıyorum, alttan bir çocuk sesi geliyor, yatağı kaldırıp altındaki altı yedi yaşlarında ve ağlayan bir erkek çocuğunu dışarı çıkartıyorum. Bir anda kendimi yolda buluyor, sessizce herhangi bir merasime giden kalabalık bir gurubun arkasına takılıyorum,  Dilara’nın on dört yaşındaki erkek kardeşi Murat bana katılıyor, ikimiz de eğlenceli ve komik bir şekilde kalabalığın arkasından gidiyoruz. Murat’a; “Dilara neden gelmedi?” diye sorduğumda, kardeşi dahil herkes bana bakarak; “o öldü, o öldü!” diyor. Murat devam ediyor; “Dilara on yaşındayken yanmıştı,” diyor. Ben de; “hayır, bak işte geliyor!” diye arkamızdan yoldan karşıya geçen Dilara’yı gösteriyorum. Sonra bana; “canlanmış!” diyorlar. O an Dilara yolun diğer tarafındaki bir eve girip kayboluyor, peşinden gidip evin kapısını çalıyoruz, kapıya çıkanlar “o burada değil,”  diyor. Eve giriyoruz, Murat evin diğer tarafından çıkıyor, ileride alçak bir duvar, dar bir kapı ve duvarın arkasında karanlık bir bahçe. Murat bahçeye doğru gidiyor, arkasından; “hayır, hayır, o bahçeye girme, orası başkasının bahçesi, hemen geri dön!” diye bağırıyorum. Evin içindeki bir yatağı geri dönen Murat’a gösteriyor ve “bak, burada, yorganın altında!” dedikten sonra bana yorganın altından çıkmış bir eli göstererek; “o Dilara’nın eli değil ki, bir erkek eli!” diyor, yorganı kaldırıp açıyor, Dilara’nın yüzünü görüyorum, “o halde yüzündeki bir maske,” diyerek elimi uzatıp maskeyi çıkartıyorum, başka birinin yüzü. Murat; “ben sana Dilara’nın öldüğünü söylemiştim,” diye sesleniyor...» İnleyerek uyanıyorum. Etraf henüz ağarmadan tekrar dalmışım. Şimdiki rüyamda Serap var: «...Büroda masa başında oturuyorum. Serap yanımda ayakta dikiliyor ve sonra sırtımı sıvazlıyor. Odamdan çıkıp salona gidiyor, müzik yapıyor, yarı açık kapının aralığından onun on yaşlarında bir erkek çocuk ile birlikte el ele tutuşup tango veya vals gibi dans ettiğini görüyorum... (19.01.1998).» Dilara üzerine gördüğüm rüya bayağı ürkütücüydü. Rüyalarımı yazmaya başladıktan sonra nasıl kâbuslar gördüğümü daha iyi anlıyorum. Günün stresi, yorgunluğu, sıkıntı ve üzüntüleri sanki bir ayna tarafından gecelerin karanlığında geri yansıyor. Zannedersem Serap halinden bayağı memnun, memnuniyetini bilhassa bugün açıkça sergiliyordu. O sıkılgan hareketlerin yerini bir canlılık, sıkıntılı yüzün yerini güleç bir sima almıştı. Ona bir ara baktığımda Dilara’nın bürodaki ilk günleri aklıma geldi. Rahat ve sıkça konuşurken gülümsemesi ve gamzesi yüzünden eksik olmuyor; işini yaparken, hatta odama girip çıkarken bile sanki rüyamda gördüğüm gibi vals ediyordu. Ajandadaki geçen haftanın notlarını karıştırdığım esnada yanıma gelip;

“Geçen hafta siz İzmir’deyken Sibel abla geldi,” dedi gülümseyerek.

“İşte buna sevindim, ne yapıyormuş? Kursuna başlamış mı?”

“Evet başlamış, burayı da çok özlemiş, burada olduğumu görünce bayağı sevindi, hatta giderken yüzümden öptü.”

Birkaç dakika sonra tekrar odama girdi.

“Demin annem aradı, bir sakıncası yoksa uğramak istiyor.”

“Tabii uğrayabilir, istediği an gelebilir, geldiği zaman bize birer kahve yapmaya ne dersin?”

“Kahve şu anda yapılıyor ki! Birazdan hazır olur.”

Kahvemi getirdi.

“Siz hayvanları seviyorsunuz değil mi?”

“Evet, sana daha önce de söylemiştim.”

“Öyleyse ara sıra köpeğimi getirebilir miyim?”

“Ara sıra değil, her gün getirebilirsin istersen, sana burada eşlik eder,” dediğimde dünyalar onun olmuştu. Sevinçli bir halde hızla odamdan ayrıldı, belli ki annesini arayacak ve köpeğini de getirmesini isteyecekti.

Ajandada ayrıca arkadaşım Sabri’nin geçen hafta salı günü aradığı yazılı. Paydostan sonra onu arar, rahat ve uzunca sohbet ederim diye düşündüm, nasıl olsa akşam geç vakitlere kadar işyerinde bulunuyor. Bir saat dolmadan Serap’ın annesi geldi, salonda kızıyla sohbet ediyor, köpek sesi işitmiyorum; anlaşılan Serap aradığında evden ayrılmıştı. Az sonra odama girdi.

“Rahatsız etmiyorum ya?”

“Hayır, rica ederim, hoş geldiniz,  buyurun oturun,” diyerek yer gösterdim. Serap’ın çalıştığına çok memnun olduğunu, aksi takdirde zamanının çoğunu hayvanlar ile geçirdiğini, hayvanlarla ilgilendiğini anlatıyordu. Uzun bir sohbetin ardından;

“Ücretleri ne zaman veriyorsunuz?” diye sordu.

“Her ayın sonunda.”

“Yani ilk parasını iki hafta kadar sonra alacak.”

“Evet,” diye cevaplarken zor durumda olduklarını anladım ve devam ettim:

“Olur ki acilen bir ihtiyacınız vardır, o zaman avans verebilirim, sonra alacağı paradan keseriz,” demem onu rahatlattı. Henüz ne ile geçindiklerini bile sormamıştım; bunu birkaç gün içinde Serap’tan öğrenebilirim.

>>>>>

DuvarBeyaz elbiseBir demet saçYabancının bahçesiDans

1 - 2 - 34 - 5 - 6 - 7 - 89 - 10111213 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 1920 - 21 - 22 - 23 - 24 - 25

Anasayfa/HOME       Roman       Bölüm1      Bölüm3    Bölüm4    Bölüm5         DEUTSCH    ENGLISH

Sohbet odası