ORG ve Tora Bora—3. BÖLÜM  ©

Roman

Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi

<<<<<

-27-

 

Daha önce demiştim, koktuğum başıma geliyor diye: «...Serap, annem ve ben birlikte bir evde kalıyoruz. Annem Serap’ı kovuyor, “benim evde kalamazsın!” diyor. Serap anneme halen iyi davranıyor. Annem lambaların ampullerini söküyor, lambalar yanmıyor, kızıyorum, evde sadece bir lamba yanıyor... (04.08.2001).» Bunu hiç düşünmemiştim buraya taşınınca… Serap annesiyle kavga edip evinden ayrılmak istediğinde buraya getiremem, annem ona mutlaka zarar verir. Umarım Seraplarda bir kavga çıkmaz. Akşam balkonda oturuyorum. Annem yine her zamanki gibi karanlık mutfakta gizlenerek balkona bakan pencereden merakını gidermeye çalışıyor, “bu orada ne yapıyor, kadınlara mı bakıyor?” diye. Annemin hareket ve konuşmalarından başım ağrıyor. Birkaç gün önce sabah erken yine bir yere gidip akşamüstü geri geldi. Çerkezköy’e üfürükçüsünün yanına gittiğini anladım, ona abone olmuş ve her dediğini yapıyor.

Geceleyin yatağıma kadar gelen bir dağ havası: «...Beate1) isimli bir kız arkadaşım ve iki çocuk ile birlikte ağaçlık, ormanlık bir dağdaki dağ evinde tatil yapıyoruz. Kapı çalıyor, “çocuklardır,” diyoruz. Kapıyı çalan başka biri ve “çocuklar yok, çocuklar Yeni Zelanda’da,” diyor... (11.08.2001).» Rüyamda gördüğüm bu arkadaşımın soyadı Almancada yeşil orman anlamına geliyor; yani ormanlık ve yeşillik kaplı bir ülke olan Yeni Zelanda ile bir uyum var. Param olmadığı ve annemin de konuşmalarından bıktığım için odamdaki televizyonu ucuz bir fiyata sattım; onu götürmeye gelen adamı ve verdiği parayı annem gördü.

“Parayı bana ver!” dedi.

“Bana lazım, iş bulmak için bazı yerlere gideceğim, yol parası lazım, diş macunum kalmadı, yenisini almam için para lazım.”

“Biliyordum kadınlara vereceğini… Diş macunu alacakmış! Dişlerini kadınlara mı göstereceksin?”

Sinirlendim.

“Bir daha ağzından kadın kelimesini duymayayım!”

“N’olur duyarsan? Beni mi döveceksin? Ben bilmez miyim senin ne mal olduğunu?”

Odama girdim, başım zonkluyor. Akşam yemeğinin ardından balkonda oturup düşünmeye başladım, sadece düşünüyorum. Yemek diyorum; yaptığı bir tencere çorbayı veya sulu yemeği dört beş gün yiyorum, kendi yiyeceklerini saklıyor, ayrı tutuyor. Bense o çorbaya bile muhtacım. Üşümeye başladım, gittikçe üşüyorum, bu sıcak yaz günü tir tir titriyorum, dişlerim birbirine çarpıyor. Odama çekilip yatağıma girdim, yorganı ve hatta battaniyeyi üzerime çektim, halen titriyorum.

Sevilmeden ölmek, acıların en büyüğü olsa gerek: «...Bir kadın ve bebeği, doktor bebeğin organlarını başka bir bebek için çıkartıyor, galiba ablam Nazan’ın bebeği için. Organları çıkartılan bebek ölüyor ve gömüldükten sonra mezardan çıkmış, ben yatakta yatarken yanıma geliyor, bebekliğini yaşamamış ve sevilmek istiyor, bana; “bebekliğimi yaşamadan beni öldürdüler,” diyor. Ablam bir evde, yanında bir sürü kırık cam parçaları ve kırılmış cam şişeler var. Ağabeyim Mete ile arabada gidiyoruz, ona; “bebek ablamın yanına gidecek, gider ve ona görünürse ablam ruhi bunalım geçirir, çıldırır, gidip bir bakalım,” diyorum... (19.08.2001).» Tüm gün karnım ağrıyor, neler oluyor bana böyle! İkide bir tuvalete koşuyorum. Son günlerde sıkça aniden hastalanıyorum ve gün boyu yataktayım. 

Aynı hızıyla akıp giden ve gittikçe de coşan rüyalar bazen girdaplara dönüşüyor: «...Bir nehir, büyük ve geniş, suyu durgun, aşağı doğru gittikçe hızlanıyor, daha aşağılarda şelâle ve girdaplar. Adını soruyorum, “Kızılırmak” diyorlar... (20.08.2001).» Sabah kalktığımda sapasağlamım, hiçbir şeyim yok, çok garip… Bir de hasta oldum mu tamamdır; doktora gidecek param bile yok. Geçen hafta içinde bir iş almak, yeni bir iş bulmak ümidiyle çeşitli firmalara gitmiştim. Her gittiğim yerde telefon numarasını bırakıyorum ve kimse beni aramıyor. Bugün de bazı firmalara gittim, tüm günümü dışarıda geçirip akşam mutsuz ve umutsuz geri döndüm.

“Beni kimse aramadı mı?” diye her zamanki gibi anneme sordum.

“Hayır, aramadı.”

Cevap yine her günkü gibi... Sattığım televizyonun parasını yol parası olarak harcamaya devam ediyorum. Bu hafta yine her gün firmaları gezeceğim. Akşam yemeğinden sonra tekrar balkona oturmaya çıktım; yine üşüyorum, titriyorum, tıpkı dokuz gün önceki gibi. O zaman ertesi sabah kalktığımda hiçbir şeyim yoktu, sadece sırılsıklam terlemiştim. Tanrım neler oluyor yine! Bir ay içinde bu kaçıncı hasta oluşum?          

Bazı geceler zamanın ötesindeyim: «...Anıtlar, tarihi eserler, restore edilmiş, parça parça teşhir ediliyor. Bir anıtmezar, “bu da annemin,” diyorum... (04.09.2001).» Bugün bir ziyaretçimiz, bir misafirimiz var. Kasabadan gelen büyük ağabeyim Altan’ın ziyaretinin sevincine bir hüzün karıştı; yeğenim Gülay kanser. Doğumundan beri evin neşesi olan, yanımda büyüyen, bir dediğimi iki etmeyen, toparlak yüzlü yeğenim… Evlenmeden önce bana danışan, düğününde, o mutlu gününde takısını taktığım, sonra bir daha görmediğim yeğenim… Bu lânet hastalık bana yakın olanlara yanaşıyor.

Su havzaları ve göletler, birileri bizi gözetler. Bir bilmece gibi… Suyun yansıttığı Ay dede bunun cevabı olsa gerek:  «...Büyük bir göl manzarası, birkaç büyük nehir bu göle akıyor, şelaleler görüyorum. Bir yerde baraj seti çatlamış, tamir etmek, çatlağı yapıştırmak için elimde bir kutu reçine ile oraya gidiyorum. Reçinenin kutusunun üzerinde “Shamp” yazıyor. İki kız yüzmeye giderken elimdeki kutuyu görerek onu şampuan sanıp; “bize ver de yıkanalım,” diyorlar. Onun bir şampuan olmadığını söylüyorum. Kulübede yataktayım, ablam içeri giriyor, uyur gibi yapıyorum, ablam pencereden göl kenarındaki insanlara bakıyor, sonra sinirli bir şekilde pencereden atlayarak yanlarına koşuyor ve orada bir adamla kavgaya tutuşuyor, her ikisi de suya kapılıp şelaleden aşağı düşüyor. Biri, harita veya bir monitör üzerinde onların su içinde oldukları yeri, şelalenin düştüğü yerin ilerisinde kırmızı nokta olarak gösteriyor... (05.09.2001).»  Nehir ve baraj rüyaları2) gittikçe çoğalıyor. Selami hakkında yaptığım şikâyetin neticesini öğrenmek için sabah savcılığa gittim. Savcı, tahkikata gerek olmadığına dair takipsizlik kararı vermiş, odasına girdim.

“Şikâyetime takipsizlik kararı vermişsiniz, oysaki durum Türk Ceza Kanunu’nun beş yüz üçüncü maddesini aynen yansıtıyor.”

“Şikâyet ettiğin kimseyi de şu sandalyeye oturtup ifadesini aldım. Madem sen daha iyi biliyorsun, itiraz et!”

“Elbette itiraz edeceğim, yalnız dosyayı görmek istiyorum.”

“Hayır göremezsin.”

“Madem takipsizlik kararı verdiniz, o halde itirazımı yapmak için dosyayı görmemde bir sakınca olmasa gerek.”

“Göremezsin dedim mi göremezsin, hadi dışarı.”

Hem kaba konuşuyor ayrıca azar işitiyorum. Ödediğim vergiler boşa mı gidiyor? Dışarıda hızla itiraz dilekçesini yazıp verdim, ardından tekrar belediyeye projeye bakmaya gittim. Projede bir değişiklik daha… Savcılığa müracaat ettiğimde on dört metre kareden kırk bir metre kareye çıkartılan yer, takipsizlik kararından sonra yeni bir düzeltme ile tekrar on dört metre kareye indirilmiş. Tapu dairesine gidip oradaki projeye de baktım; aynı şekilde iki değişiklik orada da var.

Güzel yemeklere rüyalarımda bile yer yok: «...Öğlen yemeği için şimdilik para yok. Evdeyim, yatmadan önce babam gelip alsın diye bir şey bırakıyorum. Ayrıca bir gazetenin birinci sayfasını arıyorum... (07.09.2001).» Sabah erkenden yola koyulup, başka semtte görevli tanıdığım bir savcının yanına giderek durumu anlattım.

“Neden dosyayı göstermiyormuş? Takipsizlik kararı verdiyse gösterebilir, o halde sen de Başsavcılığa dilekçe ver,” dedi bana. Söylediklerini yaptığımda dosyayı inceleme fırsatını buldum. İfadeler: “Annesinin parasını oğlu yemek istiyor.” Annemin ifadesi bunlardan aşağı kalmıyor, onunkiler bile yalan dolu veya saptırılmış. İfade sahiplerinin kimlik dökümüne baktım; Selami hariç diğerlerinin nüfusa kayıtlı olduğu vilayetler yazılmış, bundan bir şeyler çıkartıyor gibiyim. Şayet savcı düşündüğümü, yani hemşerilik kayırıcılığı yapmışsa büyük bir hata etmiş… Onun böyle bir hatası bir dolandırıcıya bin fırsat verir, sonra çok can yakar, ülkeyi de dolandırır ve vatandaşların vergileri ile dolan devlet kasasını bile boşaltır bunlar. Yetmiş beş yaşındaki ayakları ağrıyan yaşlı bir kadının ifadesini ayakta, ondan otuz beş yaş genç olan bir dolandırıcının ifadesini buyur edip oturtarak alan bir savcı… Hani; henüz okumamış veya ilkokul mezunu torpilli bir devlet memuru olsaydı cahilliğine sayardım. Bu geceki rüyadan dolayı, yolda giderken büfelerin stantlarındaki gazetelerin birinci sayfalarına bakmayı ihmal etmedim; zira Temmuz ayının ikisinde gördüğüm bir rüya3) gazetenin iki ay sonra çıkacağını bildirmişti, süre geçtiği halde olağanüstü bir haber başlığı göremedim.    

Herhangi bir şeyin politikasını yapmanın benim durumumda olan her insan için zor olabileceğini düşünüyorum, özellikle politikacı olmak söz konusuysa: «...Genç bir bayan, bir partinin il teşkilatında sekreter. Bana; “sen de mi aday olacaksın?” diye soruyor. “Hayır, ben başka partidenim; fakat sizin partinize de saygım var,” diye cevaplayınca seviniyor... (09.09.2001).» Rüyalarımın artık bir sene, en geç on üç ay içinde gerçekleştiğine inanmıştım. Buna göre en geç 2001 senesinin Ekim ayının sonlarında bir seçim olabilir diye düşünüyorum. Bugün yine hastayım.

Ertesi gecenin bilmecesi: «...Denizde bir yat, yüzüyor, uçuyor ve kayboluyor, kaptanı işten atılıyor. Onu işten atmaması için patrona yalvarıyorum... Büyük bir köpek, sevimli ve yanmış. İki tane başka köpek suyun üzerindeki bir tahtaya tutunmuş, renkleri açık kahverengi gibi... (10.09.2001).» Annem nihayet bugün evde yok, torunlarının yanına gitti. Umarım uzun kalır, fakat ben ne yiyeceğim? Param yok!..

 

(3. Bölümün sonu)

Metin Kutusu: 1)  Bu isim değiştirilmiştir.

Metin Kutusu: 2)  14.04.2001 tarihli rüya:  «...Tepelik yerde bir evdeyim, güzel manzara, bu manzarayı telefonda birine anlatıyor, “dört nehir, Ren, Tuna, Dinyester ve Dinyaper nehirleri birleşip bir nehir oluşturuyor. Ayrıca Marmara Denizi de görülüyor,” diyorum... Haritaya bakıyorum, Van tarafında göller, irili ufaklı göller, “burası Batı Bizans,” diyorum. Gölün birinin ismini önce “Obi” diye, kafamı haritaya iyice yaklaştırınca “Gobi” diye okuyorum... Annem bana jilet uzatıyor. Jilete dokununca elektrik akımı olmasın, elektrik akımına kapılmayayım diye dikkat ediyorum... Annem bana telefon açıp “ben Amerika’dayım,” diyor... Matematik dersinden imtihan oluyorum...» 08.06.2001 tarihli rüya:  «...Dünya haritasında tüm nehirler. Harita üzerinde parmakla Fırat Nehri’ni gösteriyorum...» 20.08.2001 tarihli rüya:  «...Bir nehir, büyük ve geniş, suyu durgun, aşağı doğru gittikçe hızlanıyor, daha aşağılarda şelâle ve girdaplar. Adını soruyorum, “Kızılırmak,” diyorlar...»

Metin Kutusu: 3)  02.07.2001 tarihli rüya: «...Bir matbaadayım. Gazete basmak için hazırlık yapıyorum, gazete iki ay sonra basılacak...»

Dağ evi.Baş ağrısı.BarajGazete