ORG ve Tora Bora—3. BÖLÜM  ©

Roman

Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi

<<<<<

-25-

 

Kâbuslar yine başladı, kurtlar yine saldıracak: «...Annem tek ayaklı, vücudunun gövde kısmı yok, kafası ayağının üstünde kazık gibi dikiliyor. Bazı ruhlar, kötü ruhlar, kurt ve çeşitli hayvan şeklinde. Ayrıca üçgen şekli... (09.05.2001).» Nihayet annem, Selami isimli sahtekârın banka hesabında bulunan tüm parayı çektiğini birkaç gün önce itiraf etmişti, annemi de; “oğluna bana üç milyar verdiğini söyle, evin fiyatının daha fazla olduğunu öğrenirse elinden alır satar” diyerek kandırmış, yeri göstermeden kocaman bir daire olduğunu söylemiş. Sonraları yaptığım araştırmalarda, o yer için Selami satıcı ile iki milyara anlaşıp annemin hesabındaki paraları almış. Bu sabah erkenden çalıştığı yere gittim, dışarıda iş arkadaşlarıyla servise çıkarken yakaladım.

“Annemi dolandırdın, yaptığın pisliği bir hafta içinde temizle!”

“Benimle uğraşma, seni öldürtürüm, annene bir şey yapar senin üzerine atarım, sen benim nereli olduğumu biliyor musun?”

“Sen ancak yetmiş beş yaşındaki kadınları dolandırmayı bilirsin. Nereli olduğuna gelince; sen bir orospu çoğusun, nereli olduğunu daha kendin bile bilmiyorsun ki ben bileyim…” dedim ve tekrar uyardım: “Ben temizlemeden önce git pisliğini kendin temizle!”

Bu sahtekâr, annem öldükten sonra aldığı yer kendisine kalsın diye satış kaydında şerh de koydurtmuştur. Tapu dairesine gidip bilgi edinmek istedim, vekâletim olmadan tapu kayıtlarını göremezmişim. Belediyeye gidip projeye baktığımda, annemin satın aldığı yerin on dört metre karelik bir tek oda olduğunu gördüm. Annemin yanına gittim.

“Seninle tapu dairesine gidip satış kaydına bakacağız, bu adam kendi menfaatine bir hak da koydurtmuştur.”

“Hayır, gitmem.”

“Neden?”

“Sen gidip evi üzerine yaptırtıp satacakmışsın.”

“Bunları nereden çıkardın? Sadece gidip bakacağız.”

“Selami’ye söylemişsin, orayı satıp parasını alacağım demişsin.”

“Bir sahtekâra mı inanıyorsun oğluna mı?”

“Öyle demişsin, adam yalan mı söylüyor?”

Çıldıracağım… Selami de birlikte gelirse gidermiş… Anneme sıkıca öğütlemiş; “oğlunla tapu dairesine gitme, mahkemeye gitme, vekâlet de verme, yoksa evi satar, satmazsa bile eve kadın getirir evlenir, seni de kapı dışarı eder” diyerek annemin en zayıf noktasını yakalamış. Artık çıldırıyorum…     

İyi mi desem, kötü mü desem, bilemiyorum: «...Yer küre, güneş ışınının düştüğü yer Kuzey Amerika... (11.05.2001).» Bugüne kadar Amerika ile ilgili gördüğüm rüyalar1) hayli çoğaldı. Rüyamda haritalarda gördüğüm yerlerde genelde bir şeyler oluyor. Sabah erken kalkıp tapu dairesine giderek annemle Selami’yi bekledim. Geldiler, birlikte tapu kayıtlarına baktık. Bir şerh yoktu; fakat yetmiş beş yaşında okuma yazmayı bilmeyen biri için şahit gerekirdi, ayrıca annemin imzasını tanıyorum, pekte benzer değil. Oradan ayrılırken annem;

“Oradaki imza benim değildi ki!” dedi.

Ya o Selami’yi ezmeliyim, ki o zaman suçlu duruma ben düşerim, veya... Savcılığa gidip dolandırıcılıktan şikâyet dilekçemi verdim. 

En güzel gecelerimden biri: «...Firuze ile sahildeyim, “bana sahip olabilirsin,” diyor. Açık renkli saçları, alınmamış tabii haliyle hafifçe kalın ve seyrek kaşları, yanaklarında hafif benekleri var. Yemek yiyoruz, yediğim patatesten arta kalanı bir kamyonetin üzerinde gidiyor, sonra kremalı bisküvi yiyorum. Bir yerde nehir gibi bol su akıyor, akşam oluyor, üzerimde tül var, sahilde yerde ayakkabılar, kutular vesaire. Eve gidiyoruz, televizyonu açıyorum, her kanaldan Flash TV çıkıyor. Filmin biri bitmiş, diğeri başlıyor... (12.05.2001).» Nihayet Firuze’yi rüyamda bile olsa gördüm, mektubumda ona yazmalıyım. Akşama doğru telefonum çaldı, Emre heyecanla; 

“Hemen gelebilir misin?” diye sordu.

“Ne oldu, bir şey mi var?”

“Ablam çok hasta, hemen gelmeni istiyor.”

“Telefona çağırabilir misin?”

“Ayağa kalkamıyor, ‘hemen gelsin’ diyor.”

“Tamam, geliyorum.”

Bir saat sonra ordaydım. Odasına girdiğimde yüksek sesle inliyordu, neresine dokunsam bağırıyor.

“Neyin var Serap?”

“Bilmiyorum her tarafım ağrıyor ve üşüyorum.”

Alnını yokladım, ateşi de var.

“Emre! Sen ne olduğunu biliyor musun?”

“Bilmiyorum, iki gündür yatıyor ve bağırıyor.”

“Peki ya annen?”

“Dışarıda, birazdan gelir.”

“Annen kızı iki gündür bir doktora götüremedi mi?”

“Onu anneme sor.”

Annesi geldi, hiçbir şey umurunda değil.

“Ne oluyor kıza böyle? Bir doktora götüremedin mi?”

“Çok merak ediyorsan kendin götür.”

Cebime baktım; taksi parası yok, ilaç parası yok, hiçbir şey yok… Aklıma yeğenlerim geldi, Nazan ablamın çocukları. Onların şimdi arabaları da var. Önce Caner’i aradım.

“Acil bir durum var, bir hasta, derhal hastaneye kaldırmamız gerekir, taksi tutamıyorum, hemen gelebilir misin?”

“Şu an bir yere çıkamam, işim var, İlker ağabeyimi ara, o gelir.”

“Sağ ol yeğen, kendine iyi bak…”

İlker’i arayıp aynı sözleri tekrarladım.

“Biliyorsun araba eşimin üzerine kayıtlı, müsaade etmez.”

“Eşinin üzerine kayıtlı olduğunu da bilmiyordum, rahatsız ettiysem özür dilerim, sen de kardeşin gibi kendine iyi bak!”

Ehliyetlerini aldıktan sonra, “dayı, arabayı verir misin?” diye sorduklarında, kimi kez de “nişanlımla bir yere gideceğim” diye sebeplendirildiğinde,  arabayla birlikte “al şunu, depoyu da doldurursun” diyerek para verdiğim, kimi zaman arabanın sağını solunu vurarak geri getiren bu yeğenlerimden ilk defa arabaları ile yardımlarını istemiştim. Bu, yeğenlerimle son görüşmem oldu. Serap’ın annesinde para olduğunun farkındayım; fakat harcamaya kıyamıyor, kumar parası olarak saklıyor. Serap’ın başında bekleyip ıslak bez ile ateşini düşürmeye başladım. Tüm gece başucunda bekleyerek aniden yükselen ateşini düşürüyor, bir taraftan da kıza bir şey olmaması için dualar ediyorum, elimden başka bir şey gelmiyor. Sabahleyin kalktığında nihayet annesi ikna oldu; bir taksi tutup en yakın hastaneye götürdük. Ayağa kalkamayan Serap kucakta taşınıyor. Hastanede bir teşhis konulamadı ve geri getirdik. Verilen ilaçları alıp kendisine zor da olsa içiriyoruz, suyu bile yudumlayamıyor, hiç bir şey yiyemiyor, her tarafı ağrıyor ve vücudunda hafif lekeler çıkmaya başlıyor. Geceyi tekrar Serap’ın yanında geçiriyorum. Yorgunum, bir ara uyumuş ve rüyalar âlemine dalmışım: «...Su havzaları, göletler; fakat sular tuzlu su... (14.05.2001).» Serap’ın durumu gittikçe ağırlaşıyor, sabah erken başka bir hastaneye götürdük. Vücudundaki lekelere bakarak kızamık geçirip geçirmediğini soruyorlar. Kan tahlilleri, muayeneler, halen bir teşhis yok. Gittiğimiz bu hastane başka bir hastanenin bulaşıcı hastalıklar bölümüne sevk etti. Sıkı bir muayene, muayene eden doktor:

“Anladığım kadarıyla bir kene ısırığı, tam teşhisi tahlillerden sonra verebilirim.”

Kene ısırığı... Bir eldiven takıp önlem almadan her gördüğü köpeğin kenelerini temizleyen Serap bunların tek birinden enfeksiyon kapmış. Birkaç gün geciken teşhis onu öldürebilirdi. Böyle bir rüyayı2) da hatırlıyorum.    

On altı Mayıs. Serap ilk müdahalenin ardından kendine geldi ve hastanede. Bugün evimdeyim. Radyo ve televizyonlarda bir uçak kazası haberi: “Malatya’da, içinde seçkin askerlerin bulunduğu CASA tipi askeri uçak düştü”. İki ay kadar önce gördüğüm rüyanın3) bununla bir ilgisi olabilir mi diye düşünüyorum. O rüyada uçak görmedim; gördüğüm sadece başlığı “Malatya 75” olan boş bir gazete, haberi ileride devam edecek gibisinden bir boşluk.

Ateş ve etraftaki yanık kokusu bu gecenin tek konusu: «...Fındık satın alıyorum. Kilosu 414 milyon lira. Bir evdeyim, ahşap bir ev, yanık kokusu geliyor. Hortumla su çekiyor, yanan bir yeri söndürüyorum. Alt katta siyah saçlı biri eve ateş atıyor, su sıkıyorum, döşemeden alevler yükseliyor, harlıyor, kızıl alevler... (27.05.2001).» Dün annemin benden habersiz satın aldığı yere taşındım. Taşınmaya mecburdum,

>>>>>

Metin Kutusu: 1) 20.08.1998 tarihli rüya:  «...Akşam oluyor, alacakaranlık. Gökyüzüne bakıyorum, yıldızlar yavaş yavaş çıkıyor, görünüyor, parıldıyor. Gökyüzünde bazı uçak parıltıları, uçakların projektörleri, ışıkları. “Amerikan bombardıman uçakları,” diyorum. Sonra yıldızlar kayıyor, yıldız kaymaları...» 11.09.1998 tarihli rüya: «...Plastik oyuncaklar ve bebekler. Ayrıca Amerikan yerlisi Kızılderili biri erkek diğeri kadın iki plastik oyuncak, yerdeler, ikisi de yere düşmüş...» 13.12.1998 tarihli rüya:  «...Gökyüzünde bir sürü Amerikan bombardıman uçakları ‘V’ şeklinde batıya doğru uçuyor...» 29.12.2000 tarihli rüya:  «...Bir Bürodayım, yanımda gözlüklü, siyah ve kısa saçlı genç bir bayan var, Amerika’nın Boston şehrine hava kargosu ile paket göndereceğiz. Babam ve Hasan da bürodalar...» 06.01.2001 tarihli rüya: «...Bir binadayım, hava karanlık ve bombardıman uçakları uçuyor. Gökyüzünde bir bomba patlıyor, bulutlar rengârenk aydınlanıyor. “İşte bomba patladı,” diyerek göğe bakıyoruz; yarı saydam askerler ölü gibi gökten yere düşüyor. Uçaklar sanki Türkiye’yi de bombalayacak...» 14.04.2001 tarihli rüya:  «...Annem bana telefon açıp “ben Amerika’dayım,” diyor...»  26.04.2001 tarihli rüya:  «...Amerika Birleşik Devletlerinde kırk bir numaralı eyalet, bu eyalet Amerika’nın kuzey doğusunda bir yerde. Orada bir otelde kalıyorum. Büyük bir bina görüyorum, binanın cephesindeki 41 rakamı yere düşmüş, duvarda rakamın izi kalmış...»

Metin Kutusu: 2)  09.06.2000 tarihli rüya:  «...Biri bana; “vücutta virüsler var, bunlar tehlikeli virüs,” diyor...»

Metin Kutusu: 3) 10.03.2001 tarihli rüya:  «...Bir matbaadayım. Baskı makinesinde bir gazetenin sadece başlığı basılıyor, “Malatya 75” diye. Baskıya hazır bir yığın boş gazete kâğıtları görüyorum...»

Kötü ruhlar.Kuzey Amarika.