ORG ve Tora Bora—3. BÖLÜM  ©

Roman

Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi

<<<<<

-23-

 

Kurban Bayramı ve cumartesi gününden itibaren tam dokuz gün tatil. Aklıma ablam Nazan geldi; belki yarın bir miktar para havale edebilirdi, kendi parası vardı, onu aradım.

“Bana yarın bir miktar borç para havale edebilir misin?” diye sordum.

“Ne yapacaksın parayı?”

“Dokuz gün tatil var ve hiç param yok, ayrıca mahkeme için biraz keşif parası yatırmam lazım, paramı alınca geri veririm.”

“Senin mahkemelerin de hiç bitmiyor ki! Düşünmem lazım, seni ararım,” diyerek telefonu kapadı. Biraz rahatladım. Yarın öğleden önce havale çıkartırsa öğleden sonra alabilirim. Akşam telefon geldi, arayan enişteydi, yani ablamın kocası.

“Ablandan para istemişsin, senin için bir kuruş paramız yok, anladın mı?”

“Ben senden para istemedim ki! Ablamdan istedim, onun parasından ve borç olarak, yine geri vereceğim.”   

“Dediğim gibi, para mara yok, bizi bir daha bunun için rahatsız etme!” diyerek telefonu kapadı. Utancımdan mı yoksa sinirimden mi bilemiyorum; yüzüm kıpkırmızı ve ateş gibi oldu. Ya ben onların çocuklarına para verdiğimde, okul masraflarına yardımcı olduğumda, bayramları ceplerinde paraları olsun dediğimde, onlar için alışverişler yaptığımda, canları arabayla gezmek istedikleri zaman arabayı ve depoyu doldurmaları için de ayrıca benzin parasını verdiğimde aptallık mı ettim? O zamanlar benim iyi bir dayı olduğumu söylüyorlardı. Sarsıntıların diğer türleri de devam ediyor; bugün ABD’nin Courtesy King kentinde bir deprem, bu çalkalanmaların ne kadar devam edeceği bence merak konusu.

Aradan geçen bir gün de sallantılı geçti; İzmir’den bir deprem haberi. Galiba telefonu satmadığım iyi oldu, hem Firuze’yi tanımayacaktım hem gecelerin gizemlilerini: «...Biri bana defalarca bir telefon numarası söylüyor, şehir kod numarası 212 yerine 166 da olabilirmiş. “Numarayı aklında tut!” diyerek defalarca tekrarlıyor... (03.03.2001).» Uyanınca telefon numarasını unutuyorum. Öğlen vakti geçtiğinde cebime baktım; hiç para yok, ekmek alacak para bile yok ve sabahtan beri karnım aç. Dışarı çıktım, soğuk ve rüzgârlı bir hava, rüzgârın savurduğu yağmur yüzümde şarıldıyor. İnşaatı henüz yeni bitmiş, kimi boş, kimi az da olsa dolu yüksek binaların aralarında, tenha caddelerde, sokaklarda, yeryüzündeki bir boşlukta geziniyorum. Bir ara yerde rüzgârın bana doğru sürüklediği bir şey gözüme ilişti, bir kâğıt parçasına benziyor. İyice yanıma geldi, tam ayağımın dibine. Bu bir milyon liraydı. Etrafıma bakındım, yakında veya uzakta benden başka hiç kimse yok, buralarda şu anda biri düşürmüş olamazdı. Eğilip aldım, “kısmet ayağına kadar geldi” diye buna derler. Bu paraya tam on tane ekmek alabilirdim. Önce ekmek almak için en yakın bakkala gitmeyi düşündüm; fakat hayır, biraz uzak olsa bile halk ekmek büfesinden ucuza almam daha doğru olur, ayrıca biraz yürümüş ve gezinmiş olurum.

Gündüzleri açlık, geceleri yükseklik başımı döndürüyor: «...Bir inşaat vinci ile yolda hızla gidiyorum. Çok yüksekte oturuyorum. “Daha önce de bir inşaat vincine binmiştim,” diyorum... (05.03.2001).» Bugün, ben ve benim gibileri hariç herkes için bayram, Kurban Bayramı. Bana borçlu olan insanlar, şirket sahipleri, kurbanlarını kesmişlerdir herhalde. Bayram boyu benim yiyeceğim sadece ekmek ve kuru soğan; sade, yani sossuz soğan.1) Aç kalacağım günler bile seneler önce rüyalarıma girmiş.

Gökyüzü çatırdıyor: «...Almanya’nın güneyinde Allgäu bölgesi. Burada bir doğa olayı olacağından halkın bin dört yüz metre yüksekliğe çıkması için anonslar yapılıyor. Basın organları, televizyonlar, radyolar hangi bölgeden, şehirden, hangi yüksekliğe çıkılabileceğine dair listeler yayınlıyor. Benim iki arabam var, biri spor ve üstü açık kabriyo, diğeri arazi arabası. Arazi arabasını tercih edip yanıma önemli eşyalarımı ve yiyecek alıyorum. Dağa gitmeden önce bir firmaya uğruyorum, oranın işlerini alıp dağda yapacağım, annem ve Nazan da yanımda. Dağa gidiyorum, tepelik bir yerdeyim, güzel dağ manzarası. Acayip bir doğa olayı, havada, gökyüzünde, gökyüzü ile ilgili bir şey. Hafifçe bir yer sarsıntısı ile birlikte gökyüzünde bir olay başlıyor, seyrediyorum; “işte olay bu, olay başladı,” diyorum... (07.03.2001).» Rüyada gördüğüm olay tarif edilemeyecek, tarifi imkânsız tuhaf bir şey. Gökyüzünde bir hareket, sanki gökyüzü açılıyor veya tam tersi; bir şeyler kümeleşiyor. O esnada rengârenk ışık oyunlarına benzeyen, ışık huzmeleri gibi şeyler; fakat ışık değil gibi, ne olduğunu bilemiyorum. Bu rüyadakine benzer arabaları başka rüyalarımda2) da görmüştüm. Fazla ekmek yemeyeyim diye hareketsiz kalarak tüm gün yatıyorum; etraf sessiz, kafam bomboş, sanki bir boşluktayım, nerede olduğunu, ne olduğunu bilmediğim bir boşluk. Ben mi boşluktayım boşluk mu benim içimde, onu dahi bilemiyorum. Bayram boyunca yatıp sonrası birkaç eşyamı daha satacağım.

Haberler rüyalarda. Bana ileride neler olacağını gösteriyor rüyalar, bir tür öncü haber, sanki öncü depremler gibi: «...Bir matbaadayım. Baskı makinesinde bir gazetenin sadece başlığı basılıyor, “Malatya 75” diye. Baskıya hazır bir yığın boş gazete kâğıtları görüyorum... (10.03.2001).» Malatya’da bir şeyler olacağını tahmin ediyorsam da yetmiş beş rakamının ne anlamına gelebileceği aklımın ucundan bile geçmiyor.

Gecelerin de mirasçıları var; birileri benim gecelerime sahip çıkmasa bari… «...Mavi gözlü genç bir bayan, bir mirasa konmuş; “şimdi hepsi benim,” diyor. Büyük bir konak, saray gibi bir yer, orası da onun olmuş. Orada bir ara benim de bürom varmış. İki bayan daha görüyor ve biriyle flört ediyorum. Mavi gözlü beni kıskanıp diğer bayana sarılıyor, sonra her ikisi kavga ediyor, mavi gözlünün iki bileği de kanıyor, “doktor!” diye bağırarak yardım istiyorum, doktor olduğunu söyleyen bir erkek bileklerini sarıyor, sonra onu kucağıma alıp gidiyorum... (25.03.2001).» İki gün önce MİR uzay istasyonu Dünya’nın yörüngesinden parçalanarak okyanusa düştü. Önceleri gördüğüm iki rüya3) belki de bunu gösteriyordu. Ürkütücü diğer bir haber de on iki gün önceydi: Endonezya’da 6.3 şiddetinde dördüncü düğün. Firuze ile telefonlaşıyoruz. Adresleri vererek birbirimize mektup yazmaya, resimlerimizi göndermeye karar verdik. İlk mektubumu ve resmimi gönderdim, en son çektirdiğim üç sene önceki resmimi. Akşama doğru hiç tanımadığım bir adamdan telefon geldi.

“Turgay sen misin?”

“Evet, sen kimsin?”

“Beni tanımazsın, ben annenin yeğeninin kocasıyım, annenin bir tanıdığı, adım Selami. Anneni İstanbul’a getiriyorum, bir müddet yanımızda kalacak, isterse kiralık bir yer bulurum, ayrıca annene burada bir ev satın alacağım.”

“Paramız yok ki ev alsın! Söyle ona, haberim olamadan bir şey almaya da kalkışmasın, o yanında mı, konuşabilir miyim?”

“Evet, yanımda, yoldayız; fakat telefonumun şarjı bitiyor, ben yine ararım,” diyerek kapadı ve bir daha aramadı. 

Üçüncü ayın son cuması: «...Almanya’da arkadaşlardan birinin üniversiteyi bitirdiğini ve Afrika’da A... (Angola gibi) isimli bir ülkede iş bulduğunu öğreniyorum... (30.03.2001).» Kendini Selami diye tanıtan şahsın telefonunu aradığımda annemi yanında bulamıyor, kötü şeyler hissediyorum; zira annem yabancılara, bilhassa üfürükçülere çabuk inanan ve kanan biri. Öyle yaşlı bir kadının yanında para olduğunu anlayan kimse o parayı koparmadan bırakmaz.    

Bu gecenin yıldızı keskin bir metal: «...Bir genç adamla futbol oynuyorum, birbirimize karşılıklı şut çekiyoruz, şutlarım isabetli. Topu uzak bir mesafeden basketbol potasına atıyorum, top potaya doğru havada süzülürken metal yıldız gibi bir madde oluyor ve potanın içine giriyor... (04.04.2001).» Firuzenin ilk mektubunun içenden bir resim çıkmadı, satırlarıyla kendini tarif ediyor: Dalgalı, omuzlarına kadar uzun kumral saçlı, koyu tenli, bir altmış dokuz boy ve elli beş kilo. Az da olsa hakkında bir fikir edinebiliyorum:

“...Ben basit bir köylü kızıyım, sense şehir kültürü ile yetişmiş bir beyefendi... Şimdilik resim göndermiyorum, merak edip gelirsen beni görürsün. Belki beni beğenmeyebilir belki de cazibeme ve güzelliğime dayanamayabilirsin. Fakat şunu söylemeliyim; birbirimizi ilk gördüğümüzde yanaklarım hemen kızarır, aynen yayla kızları gibi, belki bilirsin...”

Evet, biliyorum; her tarafında yayla havası estiren, papatya kokulu, gül yanaklı o güzel köylü kızlarını.         

Merasimler ve güller, sanki kutsal bir aşkın başlangıcı: «...Bir bando takımı, galiba askeri bando, yürüyüşte. Kucağımda bir sürü çiçek, gül. Başka bir yerde giden trenden rayların üzerine çiçekler, güller atılıyor. Tren kompartımanı gibi bir odada siyah giysili üç rahibe pencere ve kapı aralığından gizlice dışarı bakıyor... Üç tekerlekli, etrafı ve üstü camla kaplı küp şeklinde bir araçta birkaç kadın ile birlikte ayakta dikilerek gidiyorum, araç başka bir aracı ezip geçiyor... (05.04.2001).» Rüyamda gördüğüm bu araba, Papa gezerken halkı selâmlamak için bindiği araca

>>>>>

Metin Kutusu: 1) 10.05.1998 tarihli rüyalar:  «...Caddede geziyorum, biri elinde ekmek arası fırında kızarmış soslu soğan yiyor, yarısını orada bir yer bırakıyor, onun artığını bıraktığı yerden alıp yiyorum. Bir yerde pencerede “Kiralık” yazılı bir levha görüyor, gidip bakıyorum, çok karanlık bir daire. Dışarı çıkıp gezmeye devam ediyorum. Cadde kenarında bir sürü sinema var. Meydana gidip bir banka oturuyorum, dört genç bayan bana doğru gelerek yanıma oturuyor. Hızlı bir rüzgârla birlikte yağmur bastırıyor, çok hızlı yağıyor, herkes sağa sola kaçışıyor. Kalkıp elimdeki şemsiyeyi açıyorum, şemsiye rüzgâr ve yağmurun şiddetinden kırılıyor, meydanda önümde çok büyük ve derin bir çukur açılıyor... Başka bir yerdeyim. Ablam Nazan fırında kızartılmış soslu soğan yiyor. Ona; “rüyamda aynısını görmüştüm,” diyorum...»

Metin Kutusu: 2)  09.11.1998 tarihli rüya:  “..Uzak bir yerde çalışıyorum. Dört çekerli küçük bir arazi arabası ile sağ tarafı uçurum olan çok dar bir yoldan, herhangi bir yerde zorla çalıştırılan insanları kurtarmak için gidiyorum. Yolda daha sonra bir Japon arabaya biniyor. Bir yaratık sesi işitiyorum ve onu buluyorum, küçücük bir at, kedi kadar küçük, siyah renkli, onu sahibine veriyorum, sahibi Japon kıyafeti giymiş bir uzaylı...» 19.04.2000 tarihli rüya:  «...Festival gibi bir şeye hazırlık yapılıyor… Çay içiyorum, biri benim bardağımdan içmiş veya bardağımı değiştirmiş. Bir sürü güzel montlar, giyinilmesi için hazır bekleyen montlar, güzel spor arabalar...»

Metin Kutusu: 3) 11.05.2000 tarihli rüya:  «...Bir uzay gemisindeyim, yere doğru süratle iniyor, bulutlar arasından hızla geçiyor, sanki düşüyor...» 03.12.2000 tarihli rüya:  «...İki uzay aracı Dünya’ya yaklaşıyor, bir tür işlem veya bilgisayar ile onları ortadan siliyorum veya görünmez yapıyorum...»

Meçhul telefon.Gökyüzü çatırdıyor...MirasçıMetal yıldızBando