ORG ve Tora Bora—3. BÖLÜM  ©

Roman

Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi

<<<<<

-22-

 

Dilara:

“Biz de gidecektik, ama anne ve babalarımız yalnız gitmemize müsaade etmiyor.”

Biraz anlamazlıktan geldim.

“O halde siz de onlarla gidin, onlar için de bir değişiklik olur.”

Sibel:

“Patron! Seninle gitmek istiyoruz… Bizi bu akşam oraya götürür müsün?”

Onları biraz yalvartsam fena olmayacak. Dudak bükerek baktım.

Dilara:

“N’olur patron!”

Mırıldanmaya başladığımda iyice sabırsızlandılar. Sibel:

“Hadi patron, evet de?”

“Düşünmem lazım.”

Dilara cilveli bir hareketle:

“Aslında bizimle oraya gitmek için can atan pek çok kimse var; fakat...”

“Fakat anne ve babalarınız müsaade etmiyor değil mi?” diye cümlesini tamamladım.

Sibel:

“Patron! Hayır demeden önce sana daha iyi düşünmeni sağlayacak sütlü bir kahve yapayım.”

Dilara:

“Ben de karşı marketten baklavalarını getireyim, tatlı bir cevap vermeni sağlar.”

“Rüşvet ha!”

Düşünür gibi yaptım. Acaba onları daha mı yokuşa sürsem! Nihayet dayanamadım:

“Tamam, o halde gidelim.”

Sevinçle havaya zıpladılar, ardından avuçlarını tokuşturdular.

“Durun bir dakika!” dedim, “biraları kim ısmarlayacak?”

Sibel:

“Biliyorsun, biz bira içmiyoruz, sana fazla masraf olmasın diye birer soda veya meyve suyu içeriz, sen bira içersin.”

“Hem sizi oraya götüreceğim hem de hesapları ben ödeyeceğim öyle mi?”

Dilara:

“Ay sonunda içtiklerimizin parasını maaşımızdan kesersin.”

Tekrar düşünmem gerekirdi. Düşünüyorum… Sibel:

“Hepsini kesersin, senin bira paralarını da kesersin, ha!”

Bunlar şeytanı bile kandırır.

“Tamam! İçecekler benden.”

Sevinç içinde evlerini arayıp haber vererek gece saat bire kadar müsaadelerini aldılar. Sütlü kahvem geldi, baklavaların hafta sonları bayat olabileceğini söylemeleri ise inandırıcı gelmedi. Saat on dörtte paydos etmesi gereken iki kafadar benimle birlikte mesaiye kalıp, mesai dâhilinde çarşı pazar gezerek geri geldi. Akşam yemeğini birlikte yedikten iki saat kadar sonra dedikleri bara gitmiştik. Güzel bir bardı ve oldukça kalabalık. Pistte dans eden kimselerin olmaması kafadarların daha da hoşuna gitmişti. Dilara Sibel’e doğru eğildi:

“Görüyor musun? Dans pisti bizi bekliyor, sadece bizim için.”

Sibel:

“Hadi bebeğim, biraz sallanıp kurtlarımızı dökelim.”

Dilara:

“Patron, sen de kalk!”

“Siz kalkın, benim rahatım yerinde.”

Boş pisti Sibel ve Dilara doldurmuş, hiçbir tarafını boş bırakmıyorlardı. İkisinin de dansını ilk defa görüyordum. Bir ara Dilara disk jokeyin yanına gidip onu Roman müziği yapmaya ikna etti. Hızlı müziğe estetik hareketleriyle ayak uyduran iki kafadarı kimse durduramazdı artık. Onların dansını seyredenler yavaşça pisti doldururken bizim kafadarlar barın durgun havasına bir hareketlilik getirmişti.

 

Anılar bitti, romana devam.

Dün Endonezya’da yine şiddetli bir deprem oldu, bu geceki rüyamsa bereket dolu: «...İki büyük göl, suyu bitmiş. Tabanına iniyorum. Yağmur yağmaya başlıyor, göl de yavaşça doluyor. Evdeyim, saksıda olan kauçuk bitkisinin solduğunu fark ederek saksıdan çıkartırken kökünün hemen üstünden kırılmış olduğunu görüyorum. Tekrar köklenir diyerek bitkiyi su dolu bir kaba koyuyorum. Bay Mayer; “tekrar köklenirse sana bir milyon lira var,” diyor. Bitki kökleniyor, yeni filizler çıkıyor ve dallanıyor... Daktiloda yazı yazıyorum, yazarken bir bayanla odadan odaya konuşuyoruz. Bir ara yanlış yazdığımı fark ediyor ve düzeltiyorum. Kâğıtta “İstanbul” kelimesi var... (25.02.2001).»

Uçak kazaları, depremler, kötü ruhlar ve kâbuslar olmasa gecelerim güzel geçecek, fakat nafile: «...Birileri ile dövüşüyor, birkaç kişiyi kıyasıya dövüyorum... Yatakta sırt üstü yatıyorum, karanlık. Üzerime bir ağırlık çöküyor, üzerimde büyük gölge gibi bir şey, her iki omzuma bastırıyor, hareket edemiyorum, bağırmak istiyor, bağıramıyorum, bırak git dercesine inliyorum. Yine inleme şeklinde ve zorlukla Eûzü-Besmele çekiyorum... (27.02.2001).» İnleyerek uyanıyorum, korkmuş ve terlemişim. Yarın bir duruşmam daha var ve mahkemede bulunmam gerekir, aksi halde dava düşeceğinden paramı alamam. Cebimde mahkemeye gidecek kadar yol parası bile yok. Eşyalarımdan bazılarını daha satmalıydım; zaten evde pek fazla bir şey kalmadı. Seneler önce Almanya’da bana hediye edilen ve hiç kullanmadığım bir pipo kutusu aklıma geldi, içinde tam on tane yepyeni kaliteli pipo dizili. Bunu pipo satan bir mağazaya belki yarı fiyatına verebilirim. Evden çıkıp birkaç mağazayı gezdim ve nihayet yarı değerinin çok altında satabildim. Öğleden sonra cebimden gelen sese kulak verdim, cevaplamadan önce avucumun içinde zırlayan biçareye bakarak, “seni de satacağım” diye biraz gürültülü düşündüm.

“Alo!” dedikten sonra;

“Kimsiniz?” diye sordu bir bayan.

“Ben Turgay, kimi aramıştınız?”

“Bir arkadaşımı arıyordum, galiba yanlış numara çevirmişim, orası hangi şehir?”

“İstanbul. Siz hangi şehirden arıyorsunuz?”

“Diyarbakır’dan arıyorum,” dedi.

“O halde biraz Diyarbakır’dan anlatın?”

“Hiç gelmediniz mi buraya?”

“Hayır.”

“Ben de İstanbul’a gelmedim, Diyarbakır’a gelmenizi ve görmenizi tavsiye ederim.”

“Ben de İstanbul’a gelmenizi tavsiye ederim, burası da güzel.”

“Kaç yaşındasınız?” diye sordu.

“Otuz dokuz,” diyerek yaşımı küçülttüm.

“Ya siz?”

“Yirmi bir yaşındayım, buralıyım ve burada üniversiteye gidiyorum.”

“Adınız?”

“Firuze.”

Kısa bir sohbetin ardından kendisini arayabileceğimi söyledi. Tam telefonu satmayı düşünürken uzaklardan bir dost edindim.

Uçan paralarımı halen yakalayamadım, şimdi kendim uçuyorum: «...Kucağımda bir bebek ile uçuyorum, sırtıma bağlı küçük bir motor sayesinde uçuyorum... (01.03.2001).» Dünkü mahkeme, borçlu duruşmaya gelmediği halde yine başka bir tarihe atıldı, üstelik aylar sonraya, ayrıca borçlu şirkete yaptığımız iş için keşif yapılmasına karar verildi. Pipolardan aldığım paranın bir kısmını mahkemeye masraf olarak yatırdım ve kulübeden telefon açabilmek için bir de telefon kartı aldım. Elimde yine para kalmadı. Ya keşif parası! Nasıl ödeyeceğim bunu? Tıkanıp kalan icra takipleri için açmam gereken daha nice davalar var. Ya onlar için para!  Haftaya

>>>>>

FidanKorkuYeni bir aşk!Uçam adam.

1 - 2 - 34 - 5 - 6 - 7 - 89 - 10