|
ORG ve Tora Bora—3. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |
|
-21-
Bu gece çok daha uzaklara, tahmin edemeyeceğim kadar uzaklara gidiyorum: «...Öbür dünyada veya uzaydayım. Orada geçen iki gün Dünya’da on üç sene... (26.01.2001).» Diğer rüyalarımdaki1) gibi yine on üç ve iki rakamı. Uzay ve uzay gemileriyle ilgili gittikçe sıklaşan rüyalar.2) Acaba 2013 senesinde veya on üç sene sonra, yani 2014 de uzaylılar mı gelecek? Geleceklerse demek ki iki gün içinde yola çıkacaklar veya çıktılar bile. Bana göre hava hoş… Gelsinler; fakat kavga etmesinler. Basında Hindistan’da şiddetli bir deprem haberi, 7.9 şiddetinde. İlhan’ı uzun bir süre aramamıştım, tam iki sene boyunca, belki o da Dilara gibi beni arayıp bulamamıştır. Cebini aradım, kapanmış, galiba numarasını değiştirdi, ev telefonu da cevap vermiyor. Senenin ikinci ayı, geceler dondurucu: «...Bir havaalanı pisti. Uçaklar zor iniyor, pistin girişi dar. Bir uçağın kanatları pistin girişinde kenarlara çarpıyor, diğer bir uçak pistin sonunda bariyere çarpıp duruyor. Uçağın içindeki yolcuları görüyorum... (06.02.2001).» Bu akşam İlhan’ın evini tekrar aradım, eşi telefona çıktı. “İlhanı cepten aradım, telefonu kapalı, şu an evde mi?” Hıçkırdı. “O artık gelmeyecek Turgay Bey…” “Neden? Ne oldu?” “İlhan’ı iki sene önce kaybettik, iki sene önce aralık ayında.” Gözlerim karardı, başım döndü. Kendimi toparlamaya çalıştım. “Nasıl olur? O ay yanıma gelmişti, iyi olduğunu, hatta erken teşhis olduğu için iyileştiğini söylemişti.” “Sen üzülmeyesin diye öyle demiştir… O ayın sonlarında onu kaybettik.” Ben neredeydim? Ya kafam! Ve içindeki akıl? Oysaki o benimle vedalaşmaya gelmiş. Uzun yolculuğuna çıkmadan önce vedalaşmaya… Uçağına3) binmeden önce vedalaşmaya… O gittikten sonra iki senedir neredeydim? Geride bıraktığı ailesi içinse hiçbir şey yapamıyorum. Yardımım dokunamıyor onlara, tıpkı diğerlerinde olduğu gibi. Bir sonraki günümün nasıl geçeceğini bildiğimden hiçte merak etmiyorum. Merakım gecelerde, her gece değişik bir gösteri: «...Dışarıda açık havadayım. Tepelik gibi bir yer. İnşaat halindeki bir binanın balkonlarının yıkıldığını görüyorum. O binanın arkasındaki iki büyük bina da yıkılıyor. Yer müthiş sallanıyor. “İşte beklenilen deprem,” diyorum. Yıkılan bir evin yanına gidiyorum. Ellerimle yıkıntılar arasından delik açarak; “kimse var mı?” diye bağırıyorum. Oradan bir ses geliyor ve onu delikten çıkartıyor, yeğenlerimden biri olduğunu görüyorum. Annem de yanımda. Başka bir delikten bağırıyorum, oradan da bir ses geliyor ve onu da çıkartıyorum... (12.02.2001),” İçim dışım deprem dolu, benim kâbuslarım, korkulu günlerim ve gecelerim. Benim evin yıkılacağı, üzerime çökeceği, babamın beni alıp götüreceği günü4) bekliyorum. Gecelerin aynası ruhları derinliklerine kadar yansıtıyor: «...Aynaya bakıyorum, yüzüme ve saçlarıma boya bulaşmış, onları su ile yıkıyorum. Saat bire beş var (12:55). Üniversitenin yemekhanesine öğlen yemeğine gidiyorum, saat üçe beş var (14:55), geç kalmışım, yemekhane saat iki de (14:00) kapanıyor diye geri dönüyorum. Bir dolmuşa biniyorum, dolmuş yanlış yolda ve iniyorum, ödeyecek param yok. Yolda genç bir bayan bir diğerini erkek adıyla “Muzaffer” diye çağırıyor. Muzaffer adıyla çağrılan bu bayanı ben de tanıyormuşum, okula gidecekmiş, beni de götürebilirmiş, yemekhanede öğlen yemeğinde canlı müzik de varmış... (14.02.2001).» Rüyamda kaçırdığım ilk öğlen yemeği. Gerçek hayatta da değişik bir şey yok, yine deprem haberleri: Bu gece El Salvador’da 6.6 ve Endonezya’da 7.3 şiddetinde depremler. Her yer beşik gibi sallanıyor. Şans kapıları geceleri de kapalı: «...Bahçe gibi bir yerde masa kenarında oturup çay içiyorum. Bir alt katta masa ve sandalyeler yığılmış, orası güzel bir çay bahçesi olur diye düşünüyorum. Çay içmeye devam ederken yoldan mini etekli güzel bir bayanın geçtiğini görüyorum, giderken bana bakıyor, binanın arkasından kayboluyor, diğer tarafından çıkacak diye bakıyorum; çıkmıyor. Kendi kendime “şansını yine kaçırdın” diyorum... (18.02.2001).» Üç aydır haber almadığım annem telefon açtı, birkaç gündür İstanbul’daymış, Çerkezköy’e gidecek ve otogara gelmemi söylüyor. Gidiyorum. Para istedim. Yokmuş. Elindeki, içinde çay ve şeker paketi bulunan torbayı bana verip otobüsüne bindikten sonra aklıma bu gece gördüğüm rüya geldi. Eve döndüğümde torbadakileri çıkartıp paketlerine baktım, her ikisi kenarlarından birazcık açılmış, ambalajlardaki fiyat etiketleri de bir Çerkezköy marketinin. Bir gün büromda annem ve ablam ile sohbet ederken annemin anlattıklarını, muskacıların çay ve şekere bile büyü yaptıklarını söylediğini de hatırlayınca her iki paketi çöpe attım. Elimde sayacak bir şey kalmadığından para hesabı yapamıyorum artık, şimdiki hesap onur hesabı: «...Babam yatakta yatıyor, yanında bir sürü misafiri, ziyaretçileri var, burada evde kalacaklar sanıyorum. Babam; “artık gidin,” diyor, gidiyoruz. Bir kafeteryanın bahçesinden geçerken sol tarafta güzel bir köşk görüyorum. Kafeteryaya giriyoruz; uzun masalar ve etrafında oturan insanlar. Bir masaya oturuyorum, bayanın biri yanıma gelerek oturup önce bana yaslanıyor, sonra sarılıyor. Elimdeki kalem ile bir kâğıda; “dört senelik onur hesabını yapıyorum,” diye yazıyorum... (23.02.2001).» Dilara’nın düğünü. Birkaç gün önce adresini aldığım düğün salonundayım. Annesi, babası ve kardeşi Murat beni karşıladı. Salon kalabalık. Yanımda bir tek düğün hediyesi yok, yol parasını bile borç aldım. Sibel’in gelip gelmediğini sordum, yurtdışında uçuyormuş. İlhan mutlaka gelirdi; ama o artık yok. Umarım Dilara’ya rastladığımda onu sormaz, bu mutlu gününde İlhan’ın gelemeyeceğini, artık yaşamadığını ona söyleyemem. Biri gidiyor, biri sürünüyor, o işyerinin neşesi, bizleri konuşmalarıyla sıkça güldüren bir diğeri yeni bir yuva kuruyor. Beyaz gelinliğinin içinde, eşinin kolunda ve müziğin ritminde davetlilere doğru ilerliyor, mutluluk ve değişik sorumluluklarla iç içe yaşayacağı yeni bir hayata doğru atılan adımlar bunlar… Uzun tülünü arkasındaki çocukların tuttuğu gelinlik ona pekte güzel yakışmış. On sekizinci yaş gününü büroda kutladığımızda “ben koca bulamayacağım galiba” diyen Dilara bugün yirmi bir yaşında olmalı. O zaman; “merak etme, sende bu neşe, zarafet ve güzellik varken çok can yakarsın” demiştim ona. Sıkça yanımda oturup benimle sohbet eden babası; “Sibel’in gelemediğine üzüldü,” diyordu. Müzik başladığında davetliler dans pistini doldurmaya başladı. Orkestra oynak hava çaldığında Dilara’nın dans etmeden yerinde duramayacağını biliyorum, bir müddet sonra damat ile birlikte piste çıkıp dansına başladı. Bilhassa Roman havasına bayılırdı ve müzisyenlere Roman havası çaldırtmaya başlayınca gözler gelinliğiyle müziğin ritminde hoplayan Dilara’nın üzerindeydi; danslık çalkalanıyor, seneler önce olduğu gibi:
1996 yazının bir cumartesi günü. İş görüşmesinden yeni gelmiş, paydosa az bir zaman kalmıştı, benimse yapmam gereken birkaç saatlik daha işim vardı. Odamın kapısı açık, Sibel’in odasından gelen bazı sesler duyuluyordu. Sibel Dilara’ya: “Sen söyle kız?” Dilara; “Olmaz, sen söyle’” diyerek birbirlerini itiştiriyorlardı. Bana söyleyecekleri bazı şeylerin olduğunu, lakin anlatmaya cesaret edemediklerini anlamıştım. İkisi birden odama girdi. Anlaşılan biri diğerini razı edememiş, söyleyeceklerini birlikte aktarmaya karar vermişler. Dilara: “Seninle çok önemli bir şey konuşmak istiyoruz.” Meraklandım. “Hayrola! Ne oldu?” “Hani şu yeni açılan Disko-Bar var ya… Adı Kaktüs.” “E… Bir şey mi olmuş orada?” Sibel: “Hayır, sadece oraya gidip gitmediğini bilmek istiyoruz.” “Hayır gitmedim.” Dilara: “Orayı çok methediyorlar.” “Gidip görmemi mi istiyorsunuz yani?” Sibel: “Tavsiye ederiz, fakat yalnız gitmen iyi olmaz, canın sıkılır, örneğin; birkaç kişiyle birlikte gidebilirsin.” Baklaları ağızlarından çıkartmaya başladılar. |
|
|