|
ORG ve Tora Bora—3. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |
|
-20-
Bu akşam da sinemaya gitmek için hazırlıklarına başladılar. “Ben de geleceğim!” dedim. Mete: “Çocuklar gündüzleri gider, sen yarın gidersin.” “Olmaz! Ben de sizinle geleceğim.” Tuncay: “Hadi be! Biz çocuk bakıcılığı yapmıyoruz, çoluk çocukla işimiz yok bizim.” Onları anneme şikâyet ettim. “Anne, ben de bu akşam sinemaya gideceğim, beni yanlarına almıyorlar.” “Sen de yarın gündüz git, sinema gece on birde dağılıyor, çok geç.” “Hayır, ben de onlarla gideceğim, bir defa olsun akşam beni sinemaya götürmediler.” Israrlarıma annem dayanamadı. “Bu akşam Turgay’ı da götürün!” diye gitmek üzere olan Mete ve Tuncay’a seslendi. Mete; “Hadi git üstünü değiştir!” dediğinde sevinmiştim. Nihayet bir dediğim olmuştu. Yatak odasına gidip üstümü değiştirdim, sonra heyecanla solana girip: “Tamam! Ben hazır... Anne bunlar nerede?” “Sen odaya girince koşarak gittiler bile.” Ablalarım bana gülüyor. “Senin gibi küçükleri işte böyle kandırlar…” Yalnız başıma karanlıkta gitmeme annem müsaade etmedi. Büyüklük taslayan onlar için bir plân hazırlamıştım bile, böyle şeyler aklıma çabuk gelir. Sinemadan geliş saatlerini bekliyorum. O an yaklaştığında; “Ben yatmaya gidiyorum,” diyerek salondan ayrılıp gizlice evden çıktım. Doğruca bahçeye, yürüyecekleri yola cepheli en uç köşesine gittim. Tam istediğim gibi bir yer, burada sokak lambası yok, karanlık ve sessiz, evin avlusunun kapısına da en uzak köşe, koşma mesafeleri bayağı uzun. Benim boydan bir hayli yüksek olan bahçe duvarının üzerine çıkıp gelmelerini bekledim. Sesleri geliyor, nihayet geliyorlar, gördükleri filmin etkisinde kalıp filmi anlatarak geliyorlar. “Ne filmdi be! Nasıl da dövüşüyordu kara korsan!” diye anlatıyordu Tuncay Mete’ye. Pusuda beklediğim yere iyice yaklaştılar. Önümden geçtiler ve hemen duvarın üzerinden arkalarına atladım. Ayaklarım yere yapıştığında “pat” diye gecenin sessizliğini bozan bir ses, yürümekte olan Mete ve Tuncay’ı ok gibi ileri fırlattı. Her ikisi de koşuyor, arkalarına bakmadan, bağırmadan… Galiba korkudan sesleri kesildi… Avlunun kapısını açıp içeri daldılar. “Korkaklar! Arkalarından avlunun kapısını bile kapamadılar,” diyerek arkalarından koştum. Aynı hızla ve gürültülü bir şekilde evin merdivenlerini çıkarlarken annem ve ablalarımın; “Ne oluyor!” diye bağırarak onları karşıladıklarını gördüm. Dışarıda biraz bekledikten sonra ben de eve girdim. Halen nefes nefese ve şaşkın bir halde oturan her ikisinin gözbebekleri yuvalarından fırlayacakmış gibi, fırıldak gibi dönüyordu adeta. Annem; “Ne oldu?” diye peş peşe sorduğunda onların ağızlarından tek bir kelime bile kopartamıyordu. “Ne olduğunu söylemeyi erkekliklerine yediremiyorlar; çünkü demin çok korktular,” dedim. Annem; “Peki, sen ne olduğunu biliyor musun? Hem sen nerdeydin?” diye sordu. “Bahçedeydim, duvardan arkalarına atladıktan sonra bu hale geldi zavallılar.” Tabii ki olan yine bana oldu… Ablalarımın kahkahaları popomda şamar gibi patlayan sesleri bastırdıkça annem hızını daha da artırıyordu. Onların korkaklara; “Tu… Yazıklar olsun sizlere! Bacak gibi çocuktan korktunuz. Hani bu sizden çok küçüktü?” demeleri yediğim sopanın acısını biraz olsun hafifletmişti.
Yeni yılın ilk rüyası beni iki şeye borçlandırıyor sanki:: «...Benim asker elbisesi içinde bir fotoğrafım, sol kolumda kırmızı bir kolluk, ayrıca İstanbul Taksim Meydanı’nda yatak içinde bir resmim daha, yanımda aynı yatakta biri sarışın iki genç bayan var, resimleri Renate’ye gösteriyorum ve “biz beşinci bölük, bu meydanı korumak için çağırıldık,” diyorum... (05.01.2001).» Yeni bir yılda nelerin değişebileceğini tahmin bile etmek istemiyorum. Koca bir seneyi koca bir kayaç gibi düşünerek başkalaşıma uğrayabileceğini bekleyemem. Ancak kayaçların sert yamaçlarına benzetebilirim önümdeki beşini aştığım bu üç yüz altmış beş basamaklı merdiveni. Bu gecenin seansı biraz ürkütücü: «...Renate’yi ziyaret etmek için evine gidiyorum. İçeride ayrıca yaşlı bir adam var. Renate’yi başka âlemden, başka boyuttan gelen askerler arıyor. Askerlerin onu görmemesi ve bulamaması için bir araba ile onlardan kaçırıyorum... Bir binadayım, hava karanlık ve bombardıman uçakları uçuyor. Gökyüzünde bir bomba patlıyor, bulutlar rengârenk aydınlanıyor. “İşte bomba patladı,” diyerek göğe bakıyoruz; yarı saydam askerler ölü gibi gökten yere düşüyor. Uçaklar sanki Türkiye’yi de bombalayacak... (06.01.2001).» Başka âlemden, başka boyuttan veya bilinmeyen diyarlardan gelen askerler… Uçak kazalarından1) sonra ortaya çıkan askerler. Bir rüyamda2) da “hişt, gürültü etmeyin!” dediğim askerler. Diğer rüyalardaki3) askerler, bir manga kadar asker, on bir, belki de on dokuz asker. Kim bilir nereden geliyorlar ve kimin askerleri!.. Dört sene boyunca korktuğum çoğu şey başıma geliyor. Bunun bir istisnası olsa gerek: «...Bir papağan. “Bu kuş konuşuyor mu?” diye soruyorum. Konuştuğu, söylediği kelimeleri bir liste halinde bana gösteriyorlar... (07.01.2001).» Soğuk günlerde gezinirken sıcak şeyler düşünmek yine de insanın içini ısıtır. Gezinti yaptığım bu soğuk gündeki düşüncelerim bile soğuk. Beni daha da üşütüyor ve titretiyor. Geleceği düşündükçe uzun ve siyah pardösümün içine daha da çok bürünüyorum. Beyin hücrelerimi teker teker yok eden, gözlerimi karartan, tüm hislerimi körelten bu düşüncelerden başka bir şeye yoğunlaşamıyorum. Borcunu zor da olsa ödediğim cep telefonum dün yeniden açıldı. Gelen ilk telefon Dilara’dan. “Nerelerdesin? Ne zamandır arıyorum, telefonun kapalı.” “Evet, kapalıydı, aradığına sevindim Dilara. Nasılsın?” “Teşekkürler, seni düğünüme davet etmek istiyorum.” “Ne dedin? Evleniyor musun?” “Başka ne tür düğünüm olabilir? Tabiî ki evleniyorum, hem de yakında, önümüzdeki ayın yirmi üçünde, geleceksin değil mi?” “Gelmez olur muyum? Bu habere çok sevindim, düğünden önce seni ararım, yerini ve saatini bana söylersin.” “Tamam, hoşça kal!” “Sen de Dilara…” Telefonu kapadıktan sonra “sen de hoşça kal Dilara” diye tekrarladım. Onun bu mutlu günü beni de mutlu edecektir. Ona verilmiş bir sözüm vardı; “düğününde takılarını ben takacağım” diye. Ya şimdi! Ve nasıl? Çok kötü bir haldeyim. Ya ben günleri çifter sayıyorum veya günler hızla ilerliyor: «...Şehir merkezi kenarında eski büyük kiralık bir ev, daha önceleri rüyama giren ve büyük odaları olan bir ev, kirası yüz elli bin lira. Bir odayı veya bazı odaları çift olarak sayıyorum; on üç oda var. Bir kısmında oturur, bir kısmını da büro olarak kullanırım diye düşünüyorum. Bu ev ile başka bir ev arasında kapalı bir kapı var, arkasındaki evde bir erkek oturuyor. Bodruma dışarıdan iki kademeli uzun bir merdiven iniyor, bodrum yüksek, uzun ve geniş. Bodrumun koridorunun sonunda ‘L’ şeklinde sola dönen başka bir bölümünde bir anıt mezar var... (20.01.2001).» Diğer rüyalarımda gördüğüm ev, yerler ve önceki notlar4) kafamı karıştırıyor. Her şey çifter mi gidiyor! Depremler devam ediyor: Altı gün önce El Salvador’da, dört gün önce Marmara Denizi’nde, üç gün önce Endonezya ve Türkiye Osmaniye’de.
|
|
|