ORG ve Tora Bora—3. BÖLÜM  ©

Roman

Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi

<<<<<

-19-

 

ve alt katta da odaları var. “Bu, önceleri rüyalarımda gördüğüm ev,” diyorum... (22.11.2000).» Aynı ev1) tekrar rüyamda, ruhu için dualar ettiğim babam da sıkça rüyalarımı süslüyor. Rüyalarımın2) birinde namaz dualarını unuttuğumu gördükten sonra tedarik ettiğim dini kitaplardaki duaları örnek alarak genelde kendi lisanımda, anladığım dilde dualarımı yapıyor, dinler hakkında daha fazla bilgiler topluyorum. Bugün elime aldığım dini kitaplara göz gezdirdiğimde, ilk insan ve ilk peygamber Âdem’in lâkabının “Safiyyullah” olduğunu okudum. Gördüğüm diğer rüyalar beni bu denli şaşırtmamıştı, aylar önce görmüş olduğum rüya3) kadar. 

Soğukların başladığı yeni bir ayın ilk ziyaretçileri başka yerlerden, karanlığın ötesinden: «...İki uzay aracı Dünya’ya yaklaşıyor, bir tür işlem veya bilgisayar ile onları ortadan siliyorum veya görünmez yapıyorum... (03.12.2000).» Geçen ay basında bir dizi deprem haberleri yer almıştı, rüyalarda olduğu gibi gerçek hayatta da depremler çoğaldı: Hakkâri’de ayın on beşinde,  Papau Yeni Guina’da on altısında,  Azerbaycan’da yirmi altısında ve 6.3 şiddetinde. Halen aynı yerde oturuyorum. Annemin oyunundan sonra taşınmadım ve verdiğim kira depoziti de yanmış oldu böylelikle. Evin satılması için gazetelere verdiğim ilânların parasını da eşyalarımdan bazılarını satarak ödemiştim. Dünyada tanıdığım numunelik iki anne var; Serap’ınki ve benimki.

Her sabah vücudum daha da ağırlaşıyor, daha isteksiz ayağa kalkıyorum, geceleri bile yorgunum: «...Yatağımı hazırlayıp yatıyorum. Yanımda genç bir bayan yatıyor, Çam.... beldesindenmiş. Masaları siliyorum ve kendimi aynada görüyorum... (11.12.2000).» Öğleden sonra kaydettiğim bu rüyanın ardından alışveriş merkezine doğru yola koyuldum. Tüm gün evde kalmak içimi daha da karartıyor. Gideceğim yere yaklaştığımda genç bir bayan:

“Bakar mısınız bir dakika! Buralarda manav bulunur mu?” diye sordu.

“Alışveriş merkezindeki büyük markette sebze reyonu var, orada istediğinizi bulabilirsiniz.”

“Buranın yabancısıyım da… Siz o tarafa mı gidiyorsunuz?”

“Evet, üstündeki kafeteryaya kahve içmeye, birlikte oraya kadar gidebiliriz.”

Yan yana yürümeye başladık. Güzel bir bayan, yirmisinin ortalarında gibi, yaşayacağı çok seneler, yapacağı çok şeyler var.  Sohbet ederek ilerliyoruz.

“Ben de bir kahve içsem iyi olur, bu soğuk havada beni ısıtır.”

“Memnun olurum. Yakınlarda mı oturuyorsunuz?” diye sordum.

“Hayır, burada bir arkadaşımı ziyaret edeceğim, gelince sebze almamı söylemişti.”

Kafeteryaya girip boş bir masaya yerleştik. Kahveleri getirdiğimde mantosunu çıkarmaya başladı, o esnada gözlerimi gezdirdiğim vücut hatları ilgimi çektiyse de onunla bir ilişkinin başlayamayacağını düşündüm. Bunu daha önceleri aynaya baktığımda aynadaki adam söylemişti. Hani şöyle olsaydı ya: At üstünde koca gelir, heybelisi yüce gelir. Benim atım mı var ki bagajında heybesi olsun! Ona aşktan başka ikram edebileceğim bir şey yok. Sohbetimiz uzun sürdü. Telefon numaralarımızı birbirimize verip tekrar buluşmak ümidiyle ayrıldık. Eve gittiğimde uzunca düşündüm, defalarca aynaya baktım; onu arayamazdım.

Soğuk mevsimin sıcak bir gecesi: «...Bir konser alanında büyük bir açık hava şöleni var. Bazı tanıdıklara ve şarkıcılara rastlıyorum. Bir de kedi, Angora ve Siyam karışımı. Tanımadığım bazı kimseler, Çam... beldesinden hemşerilerimmiş...» Bir ara uyanıyor, günün yavaşça ağardığını görüyorum, tekrar dalmışım: «...Aynı yerdeyim, açık hava konser yeri, eski bir yapı. Gazete almak için merdivenlerden iniyorum, yol ikiye ayrılıyor, biri bana gireceğim dehlizi gösteriyor. Oradan et, tavuk pirzolası alıyorum. Satıcı bir üniversite doçenti... (12.12.2000).» Rüyalarımı yazıp apar topar mahkemeye koştum. Rüyalar4) yanıldı; hani hâkim bana on bir milyar lira veriyordu! Aynı mahkemede olan bugünkü iki duruşmadan para alamadım, belki bir hafta sonraki duruşmada… Günün havası daha da soğudu, arkamdan esen kuzey rüzgârı ensemi, yönümü değiştirdiğimde yüzümü kavuruyor.

Gecenin siyah bulutları da ruhumu karartıyor: «...Gökyüzünde patlayan bir şey. Patlama sonrası havada saçılan parçalar, kaçışıyoruz, siyah bulutlar, sanki asitli yağmur veya mazot yağdıracak... Kasabadayım, eski komşumuz Safiyelerin bahçe duvarını örüyorum. Evlerinin içinden, daha sonra bahçelerinden geçiyorum... (16.12.2000).» Ege Bölgesi’ndeki depremler devam ediyor. Dün de Afyon’da 5.8 şiddetinde deprem oldu. Gezegenin her yerinde depremler; iki gün önce Gürcistan’da 5.0, bir hafta önce Hazar Denizi’nde 6.3 şiddetinde. Kasabadaki komşumuz Safiye’nin bahçesinden diğer bir rüyamda5) da geçmiştim. Küçükken mahallenin çocuklarıyla oyun oynadığımız mekânlardan biri. Her gün ayrı bahçelerde oynar, ayrı yerlerde gezinirdik, yaramazlıklar diz boyu.

Savaşlar başlıyor. Yoksa gerçek bir savaş mı var! Yaşamla olan mücadele de kazanılması zor gerçek bir savaş: «...Savaş. Bir ordu üzerine gidiyoruz. Gelen ordunun üzerine önce sığır sürüsünü gönderiyoruz... (19.12.2000).» Bu sabah yine mahkemedeyim. Hayır! Kitapta paraya yer yok…6) Bugünkü mahkemeden de bir tek kuruş alamadım, tüm çabalar boşa. Yolda yürürken her attığım adımda aklıma başka şeyler geliyor. Birinci adım: Artık pes et. İkinci adım: Biraz daha dayan. Üçüncü adım: Hayat böyle de adımlanabilir. Dördüncü adım: İmdat!

Bu geceki gibi bana çok anlamsız gelen rüyalarımı bile yazıyorum, hatırladığım her şeyi: «...Bir traktör ve römorkunun üzerinde bir sürü insan götürüyorum. Başka bir traktörde kum torbaları yüklü... (25.12.2000).» Yarın Ramazan Bayramı arifesi, etraf bayram alışverişi yapanlarla dolu. Küçükken bayramlar yaklaştığında çok sevinirdik, bayram öncesi bizler için mutlaka alışverişler yapılırdı; yeni giysiler, lokumlar, çikolatalar… Şimdi kendime bir şey alamıyorum. 

Bayramın son gecesi sallanmaya devam ediyorum: «...Bir binanın en üst katındayım. Büyük bir deprem, binalar kayıyor. “Bu depremde çok yer yıkılmıştır, hele İstanbul yerle bir olmuştur, bulunduğum bina yüksek ve kayalık bir zeminde olduğu için yıkılmadı,” diyorum. Tepelik bir yerde harap olmuş boş evler, tepenin dibinde bir sürü beyaz çadır... Bir bürodayım, yanımda gözlüklü, siyah ve kısa saçlı genç bir bayan var, Amerika’nın Boston şehrine hava kargosu ile paket göndereceğiz. Babam ve Hasan da bürodalar... (29.12.2000).» Bayramının son günü de hiç misafirim gelmedi. Akşam evde oturuyorum, yalnız geçirdiğim bir bayram daha sona eriyor. Aslında yalnızlığı severim; fakat böylesine, her şeyden yoksun olarak değil. Diğer bayramlardaki gibi, yani kırk dört yaş öncesi, başkalarına hediye alarak onları sevindirmeyi çok isterdim, bana mutluluk veriyordu. Kendime ise; pek seçici biri olmadığımdan tesadüfen gördüğüm ve gözüme ilişen şeyleri alırdım.

Sönük geçen senenin son gecesi: «...Dolunay ve yanında, sağ üstünde yanıp sönen kırmızı bir yıldız, enerjisi azalmış, otuz senedir ışık saçmış, şimdi sönmek üzereymiş, ayrıca kâğıt üzerine resmini yapıyorum... Bir adama kâğıtların hazır olduğunu, yazıp, hesaplayıp bitirdiğimi söylüyorum. Bana; “ne çabuk hepsini ayarlayabildin!” diyor... (31.12.2000).» Yalnız geçireceğim üçüncü yeni yıl gecesi. Yeni yıldan beklediğim yeni bir umut yok. Küçükken yılbaşı akşamları tüm komşular bize gelir, kocaman evimizde herkes için yer bulunurdu. Büyüklerimizin sofraları kurulur, biz küçükler ya yerlerde halıların üzerinde oynar, yarışmalar düzenler veya yağan karın altında ellerimizdeki havuçları kemirerek kardan adamlar yapardık. Bazılarının kendilerinden bir iki yaş küçükleri aralarına almaması zoruma gider, böyle davrananlar için çeşitli oyunlar düzenler, hatta korkuturdum onları. Bu da benim hoşuma giderdi ve onlara; “hani sizler büyüktünüz, korkmazdınız!” derdim. En güzel örneği benden üç yaş büyük olan ağabeyim Mete; kaprisleri, gösterişleri ile ünlü. Kendi arkadaşlarıyla gittiği yerlere “sen daha küçüksün” diyerek beni götürmezdi. Sinemaya bile:

Anılar başlıyor.

Büyük evimizin kocaman bir bahçesi, bizlerin oyun mekânlarından biri. Karnımız bu bahçede acıkmazdı. Her türlü meyve ağacı var; kocaman yaşlı bir ceviz ağacı, elma, kayısı, vişne, kiraz, ayva, dut, erik ağaçları, üzüm asmaları vesaire. Boyumuzdan yüksek otları ve çimleri bol olan bu bahçe horozların, tavukların ve yanlarında gezinen civcivlerin yanı sıra ağaçların dallarında yuva yapmış bir sürü kuşların da barınağıydı. Onlara kimse dokunmazdı. Sıcak yaz aylarında komşu çocuklarıyla birlikte bahçede hazırladığımız yataklarda sırt üstü yatar, yıldızları seyrederek uykuya dalardık. Bazen;

“İşte bir kuyruklu yıldız, hadi dilek tutalım!” diye gökyüzünü işaret ederek bağırırdık.

Sekiz yaşındayım, okulların tatil olduğu sıcak bir yaz günü. Babam işi icabı başka bir şehre gitmişti. Köyden gelen ve sürekli yaşıtı ağabeyim Mete ile gezen dayımın oğlu Tuncay birkaç gündür bizde misafir. Her ikisinde de büyüklük kapristi; gündüz matinesini “çocukların matinesi” diye adlandırarak sinemaya bile akşamları giderlerdi.

>>>>>

Metin Kutusu: 1) 01.11.2000 tarihli rüya:  «...Asansör ile yukarı altıncı kata çıkıyorum. Deprem oluyor ve çok uzun sürüyor. Bina harabe... Bayan Nazlı ve yanında iki kızı ile birlikte yürüyerek bir şehre gidiyoruz. Yolun iki tarafı yeşillik, ağaçlık. Sanki bir sonbahar manzarası, ağaçlarda çiçekler, portakal ve limonlar. Dağ yolunda gezip dolaşarak yeni evlerine gidiyoruz. Evin bahçesini görüyorum, etrafında duvar yok, “daha önceleri rüyamda gördüğüm bir yer, rüyama giren bir ev” diye düşünüyorum. Onlara; “burası çok güzel, sessiz ve sakin bir yer, ben de bu evde kalmıştım,” diyorum. Kadın bana; “fakat İstanbul cıvıl cıvıl,” diyor...»

Metin Kutusu: 2) 24.01.2000 tarihli rüya:  «...Renate yatakta yatıyor, sonra kalkıp oturuyor. Serap da orada ve bana; “sabah saat dörde kadar seni telefonla aradım fakat yoktun, neredeydin?” diyor. Ayakkabılarımı giyiniyorum. Daha sonra başka bir yerde iki rekât namaz kılıyorum, Fatiha ve Nas surelerini okuyorum. Namaz dualarını unutmuşum...»

Metin Kutusu: 3) 23.02.2000 tarihli rüya:  «...Yaşlı bir adam görüyorum, garip kıyafetli, ciddi ve sert yüzlü. Adını soruyorum. “Adım Safiyullah,” diyor, sonra ilave ediyor; “ben Allah’ım, altı yaşındaki çocuklarla ilgileniyorum, onları yönlendiriyorum. Biz altı Allah’ız,” diyor. Ona; “çocuklar için çok sempatiksin,” dediğimde sert ve ciddi yüzünün yerini bir gülümseme alıyor...»

Metin Kutusu: 4) 01.11.2000 tarihli rüya:  «...Alacak davası için duruşmada, mahkeme salonundayım. Hâkim benim alacağım için borçluyu on bir milyar lira tazminat ödemeye mahkûm ediyor...»

Metin Kutusu: 5) 23.12.1998 tarihli rüya:  «...Kasabadaki büyüdüğüm eski büyük ev. Bana ürkütücü geliyor. Komşulardan Oya isimli bir kız ile komşumuz Safiye’nin bahçesinden geçerek akşam karanlığında bir yere oturup yüksek sesle sohbet ediyoruz. Yakınlardaki evlerden “sessiz olun!” diye bağırıyorlar. Aşağıda yoncalıkların içinden geçiyoruz. Orada uzun etekli bir köylü kızı yoncalığın içinde başka birini kovalıyor. Top oynayan bazı kadınlara rastlıyoruz. Daha Necmi isimli arkadaşımın bahçelerinin duvar dibine gidiyoruz. Yan tarafta tarlada saman balyaları var, el arabası ile balyaları götürüyorum...»

Metin Kutusu: 6) 12.04.2000 tarihli rüya:  «...Bir ara başka bir yerde tramvaya biniyorum, oturacak yer yok, en arka sırada boş bir yer görüyorum. Bir durakta tanıdık genç bir bayan tramvaya binip yanıma geliyor. Birlikte bir rüya tabirleri kitabına bakıyoruz, bazı sayfalar eksik gibi, tabirler alfabetik sırada da değil. “Bu kitap iyi değil,” diyerek benim kitabı övüyorum. “Bak! Burada para kelimesini bulamıyorsun, senin bu kitapta para kelimesi yok,” diyorum...»

Yaklaşan ziyaretçiler.