|
ORG ve Tora Bora—3. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |
|
-18-
soruyorum. Bana; “yanında kimse yoktu ki! Sen kendi kendine konuşuyordun,” dediler. “Hayır! Yanımda Silvia vardı, ölmüştü, onunla konuşuyordum, hatta ona dokundum,” diyorum. Restoranda kuru baklava yiyorum, baklavalar bir tepsi içinde ve tatsız, şekersiz. Sonra düğün alayına geri dönüyorum. Düğün alayı eve varmış. Babam evin altındaki tekkeye iniyor, tekkede ilahiler okunuyor, tekkenin altından gelen yeşil bir suyu içiyorum, suyun neden yeşil olduğunu soruyorum. Yeğenim Gülsen; “normal, bu su böyledir, içilir, kirli su değil,” diyor. Rakı istiyorum. Bir kız; “bir duble getiririm,” diyor. “Hayır, fazla olsun!” diyorum. Sonra bir sürahideki rakıya su ilave ederek beyaz şekilde getiriyor... (22.08.2000).» Günlük hayatta deprem haberleri sıklaştı. Bugün saat 14:44 de Ankara’da 4.3 şiddetinde deprem haberi. Serap, ben ve Kral parklarda geziyoruz, güzel bir hava, on gündür yanımdalar. Gündüzleri ve bazı akşamları gezintiler yapıyor, çay bahçelerine giderek vakit geçiriyoruz. Kendisine tasmanın ipi takıldığında yürümemekte inat eden üç veya dört aylık Kral kimi zaman Serap’ı kızdırıyor, caddelerde onun kucağında karşıya geçiyordu. Bir ara buna dayanamayan Serap Kral’a bir tekme atınca acı içinde bağıran hayvancık koşarak uzaklaştı. “Neden vurdun hayvana? Bak kaçtı!” “Her yerde onu kucağıma mı alacağım? Sen de görüyorsun ne yaptığını… Merak etme birazdan geri gelir.” Yarım saat kadar parkta oyalandık, etrafa baktık, Kral görünürlerde yok. Bir saate yakın aradığımız halde onu bulamadık. “Eve gidelim, belki oraya gitmiştir,” dedi Serap. Ne evin yanında ne de yakınlarında, ondan hiçbir iz yoktu. Çiçekler soldu, yapraklar döküldü, ortalıkta gazel bile kalmadı. Fakat bazı rüyalar yemyeşil ve umut dolu: «...Asansör ile yukarı altıncı kata çıkıyorum. Deprem oluyor ve çok uzun sürüyor. Bina harabe... Bayan Nazlı ve yanında iki kızı ile birlikte yürüyerek bir şehre gidiyoruz. Yolun iki tarafı yeşillik, ağaçlık. Sanki bir sonbahar manzarası, ağaçlarda çiçekler, portakal ve limonlar. Dağ yolunda gezip dolaşarak yeni evlerine gidiyoruz. Evin bahçesini görüyorum, etrafında duvar yok, “daha önceleri rüyamda gördüğüm bir yer, rüyama giren bir ev,” diye düşünüyorum. Onlara; “burası çok güzel, sessiz ve sakin bir yer, ben de bu evde kalmıştım,” diyorum. Kadın bana; “fakat İstanbul cıvıl cıvıl,” diyor... Alacak davası için duruşmada, mahkeme salonundayım. Hâkim benim alacağım için borçluyu on bir milyar lira tazminat ödemeye mahkûm ediyor... (01.11.2000).» Rüyamda gördüğüm Bayan Nazlı bana borçlu ve mahkemeye verdiğim şirketlerden birinin ortaklarından. Rüyadaki evi daha önceleri uzun seneler boyunca ara sıra rüyamda görmüştüm, zannedersem on sene kadar sonra tekrar görüyorum. Önceki rüyalarımda, aynı evin içinde her defasında yüzü geniş bir pencereye dönük, bahçeyi seyreden uzun ve siyah saçlı genç bir bayanı da arkadan görüyordum, yüzünü hiç görmemiştim. Nihayet rüyamda da olsa mahkeme sonuçlanıp hâkim bana para veriyor. Önümüzdeki ayın içinde üç duruşmam var, elbet birinden para çıkacak, bu rüya beni umutlandırdı. Cep telefonum da borcundan kapalı, bugüne dek üç veya dört defa kapatıldı. Gecenin acıklı bir sohbeti: «...Serap’ın köpeği Kral’ı görüyorum. Önce köpek şeklinde, sonra insan şekline giriyor ve benimle konuşuyor, “beni merak etmeyin, çok iyiyim. Siz bana iyi bakmadınız, benim yeni sahibim bana yüzde doksan daha iyi bakıyor,” diyor... (04.11.2000).» Bu rüya ile ilgili bir yorum yapamıyorum ve hatırladığım kadarıyla rüyamda benimle konuşan ikinci köpek. Köpeği kaçtıktan sonra defalarca beni arayan Serap; “köpeğimi gördün mü?” diye soruyordu. İki gündür yine annemin yanındayım ve nihayet onu evi satmaya razı ettim. “Ev senin, ne yaparsan yap,” demesi beni hayli şaşırtmıştı. Acaba!.. Satışın ardından İstanbul’da başka bir ev kiralayacağım ve annem yanıma gelecek, paranın bir kısmıyla uygun bir daire almak için de anlaştık. Komşusu Özer Bey evlerinin üst katının inşaatına başlamış. Mali gücünün yetip yetmediğini sorduğumda; “borç harç ederek yaptıracağız,” diyordu. Konuyu bir ara muskacılık işine getirdim. “Annem buralarda bir hocaya gidip muskalar yaptırıyormuş, o adamı tanıyor musun?” “Hayır.” “Peki, bu muskacılık işine sen ne diyorsun?” “Annen sana kötü büyü yaptırmaz, hep seni düşünür, senin iyiliğin için yaptırır.” “Büyünün iyisi kötüsü olur mu? Kuran’da bile büyü yasaklanıyor, dinimize aykırı. Demek ki bunları yapanlar dinsiz ve imansız, Allah’ın ayetlerini kendi çıkarları için kullanıyorlar. Yani şimdi onlar cehennemlik değil mi?” diye kendi anlayacağı dilden sordum. “İyi büyü günah değildir,” diyor halen. Demek buradaki büyüleri bu yapıyor ve yaptıklarını inkâr ediyor. “İnkârcı ve günahkâr adam” diye kendi kendime söylendim. “Ayrıca büyüleri yapan o kolun felç olsun” lafını yüzüne vurmam geldi içimden. Annemin yanındaki diğer altıncı gecem: «...Kasabadaki iki katlı eski kocaman evdeyim, küçüklük yıllarını geçirdiğim, içinde büyüdüğüm ev. Deprem oluyor, dışarı kaçıyorum, evler yerinden oynuyor, hareket ediyor... (08.11.2000).» Verdiğim gazete ilanlarından ve emlakçiler ile kurduğum irtibattın ardından, fiyatı üzerinde anlaştığımız evin devri için müşterisiyle birlikte tapu dairesine gittik. Annem, para bankaya yatmadan önce tapu işlemlerini yapmayacağını söyledi. Bunun üzerine bankaya yürüdük. Parayı İstanbul’daki benim hesaba yatırmayı düşündüm. “Hayır, olmaz! Bana ayrı bir hesap açılıp para oraya yatırılacak,” dedi annem. Emlakçi Hayri Bey: “Oğluna güvenmiyor musun?” “Yoksa imzalamam.” “Tamam, senin üzerine olsun, nasıl olsa İstanbul’a gideceğiz, orada daire satın almayacak mıyız?” dedim. Aksi takdirde damarı tutan annem hiçbir işlem yapmazdı. Annemin adına yeni bir hesap açtık. Bir miktar parayı da yanında istiyordu. “Ne yapacaksın o kadar parayı yanında? Birine mi vereceksin yoksa?” “Hayır, başka bankaya yatıracağım.” Annemin inadı inattır, ona laf anlatılamaz, buna da razı oldum. Nihayet ev satıldı, sattığımız eve geri dönüyoruz. Annem, yanına aldığı parayı fermuarı bozuk olan çantasının içine attı, paralar görünüyor ve dolmuşa da böyle binecek, yüz metre öteye kalmaz aşırırlar parayı. “Bari çantayı bana ver, evde sana geri veririm.” “Nedenmiş? Hani sen İstanbul’a gidecektin? Benim yanımda daha ne işin var?” “Parasız gidip ne ile ev tutacağım ve ne ile eşyaları taşıyacağım?” “Bak bak! Gözü parada,” diyordu halen. Artık dayanamıyorum. “Bari çantayı şöyle boynuna tak, önünde dursun ve elinle ağzını kapa ki kimse parayı çalmasın bre kadın!” diye sertçe çıkışıp çantayı boynuna taktım. Nihayet evdeyiz. Aldığı paradan az bir miktar bana verdi, o parayla başka bir daire kiralayıp geri gelerek annemi İstanbul’a götüreceğim. Kasımın on üçü. Düzce’de tam bir sene sonra bugün üçüncü deprem, bugünkü deprem 4.3 şiddetinde. Üçüncü defa diyorum; zira 14 Şubat 2000 tarihindeki Bolu depremi hemen yakınındaki Düzce’yi de etkilemişti ve ben 13 Şubatta bir deprem beklemiştim; “Mehmet’in üçüncü düğünü.” Rüyalar gerçeği yansıtıyor, fakat bir bilmece, bir bulmaca gibi; çözebilirsen çöz, bulabilirsen bul. Bulduğum yeni kiralık evi anneme haber vermek için kulübeden telefon açtım. “Uygun kiralık bir yer ayarladım, bu ay sonu taşınıyoruz, depozitini ödedim.” “Ben evi taşıdım bile, şimdi de telefonu söküp gidiyorum.” “Ne dedin? Nereye?” “Dün buralarda bir yere taşındım, sen başının çaresine bak, bir daha beni arayıp para isteme!” “Anne! Sen beni yine aldattın. Seni kimler öğütlüyor böyle? İçin hep kötülük dolu. Ne olur; hayatında en azından bir defa olsun dürüst ol!” Telefonu kapadı. Tabii ya! Özer... “Borç harç edip evi yaptıracağız” diyen, Silvia’nın rüyamda beni uyardığı Özer. Evi satmak için annemi ben değil o ikna etti ve annemin yanına aldığı yüklü para da onun içindi. Karanlık salonun beyaz perdesindeki gece gösterisi: «...Dere taşıyor, büyük dalgalar, bahçe kapısından evin içine su giriyor, koridor boyunca ilerleyip diğer kapıdan çıkıyor. Dere yatağına dolan kayalar suyun yolunu değiştirmiş. Kayaları kaldırmaya çalışıyorum. Babam ve annem evdeler, babamla kavga edecekmiş gibiyim... Büyük bir ev; “benim için çok uygun, bayağı büyük,” diyorum. Daha arkada |



