ORG ve Tora Bora—3. BÖLÜM  ©

Roman

Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi

<<<<<

-17-

 

Bir haftadır Seraplardayım. Bu geceki rüya bu zaman zarfında gördüğüm ve hatırladığım tek rüya: «...Kasabadaki evdeyiz. Annem kendini ermiş sanıyor ve kehanetlerde bulunuyor, cinleri iyiymiş. Deprem oluyor, hafif fakat uzun bir sarsıntı... (09.07.2000).» Öğlenden sonra anneleri geldi.

“Hoş geldiniz hanımefendi!” diye karşıladım.

Kumardan beş kuruşsuz geldiği belliydi, kendisiyle kavga edeceğimi anladı.

“Yine çocuklarının rızkını kumarda mı harcadın?” diye kavgaya başladım.

“Tatil yapmak için gittim, kumar oynamak için değil.”

“Çocuklarının paralarını alıp onları aç bırakarak mı?”

“Ben hayata bir kez geliyorum tamam mı? Hayatımı yaşamak istiyorum… Kocaman kız, gitsin çalışsın…”

“Madem hayatını yaşamak istiyorsun, bunu önceden düşünmeliydin.”

“Nasıl yani!”

“Çocuk yapmayacaktın, o zaman hiçbir mesuliyet altına girmezdin ve istediğini yapardın. Madem çocuk yaptın, mecbursun onlarla ilgilenmeye.”

Serap araya girerek beni sakinleştirmeye başladığında sustum; yoksa bu kadına söyleyeceklerim çoktu.      

Ağustos ayının ilk günü, eski büromun bulunduğu semtteyim, Seraplara uğradım. Bir saatlik ziyaretin ardından bir çay bahçesine gidip oturdum. Çayımı yudumlarken oradan geçen iki kişiden birini tanıdım, bu evime giren hırsızlardan biriydi, beni görünce yolunu değiştirdiğinde arkasından koşup yakasına yapıştım.

“Jandarmalardan kurtuldun; ama benden kurtulamayacaksın,” diyerek tokatlayıp yerime döndüm. Onun arkadaşları olduklarını söyleyen yirmi yaşlarında iki kişi yanıma geldi.

“Sen arkadaşımızdan ne istiyorsun?” diye çıkıştılar.

“Demek sizler de onun gibi hırsızsınız…”

“Biraz şöyle gelir misin, seninle konuşalım.”

Ayağa kalktım, yanlarına bir kişi daha eklendi ve üzerime saldırdılar. Karşı koyup ikisine yumruğu patlattım. Arkamdan sırtıma sivri bir şeyin dayandığını hissettim, sol tarafımdan dönerek kolunu itip ona da patlattım, elindeki sivri şey bıçaktı. Bir anda etrafım kalabalık kimselerle sarıldı, ben beş veya altı kişi sayabildim, hepsiyle başa çıkamıyordum; biriyle boğuşurken diğeri yanımdan, arkamdan bana saldırıyor. Birinin kafama doğru fırlattığı boş su şişesi beni ıskalayarak masasının başında oturan yaşlı bir kadının ayağının dibinde kırıldı. Herkes seyirci, çay bahçesinin garsonları bile… Oysaki polis karakolu üç yüz metre ötede. Mücadeleden yoruldum. Beyaz perdenin ünlü bir rambosu veya karatecisi olsaydım hepsinin hakkından gelirdim. Yere yatıp dizlerimi çekerek karnımı, ellerimle kafamı tekmelerinden koruyordum. Yerdeyken bir ara kafama tekme atanlardan birinin ayağını tutup çekerek düşürdüm ve üzerine abandım. İki elimle sıkıca kavradığım kafasını yerde parçalayacağım anda garsonlar beni tutup üzerinden kaldırdı. Evime giren çakalın elinde de pala gibi bir bıçak var ve garsonlar beni tutuyor. Ellerinden silkinip pantolonumun kemerini çıkardım, kendimi onunla savunacağım artık. Uzaklarda polisler göründüğünde çakal sürüsü ayrı yönlere dağıldı, karakola kadar polislere refakat etmek de haliyle bana düştü.

“Ben onlardan şikâyetçiyim, onlardan biri evime hırsızlığa girmişti, bana tam altı kişi saldırdı ve ikisi bıçaklıydı,” dedim.

“Pek de altı kişinin, hatta bıçakla saldırdıkları bir kimseye benzemiyorsun,” dedi ifademi kayda alan memur.

“O halde gidip orada oturanlara soralım, kimlerdi, kaç kişiydi ve ne ile saldırdılar öğrenirsiniz.”

“Tamam, ifadeni zapta alıyorum, yaran varsa adli tıptan bir rapor alıp gel.”

“Yaram berem olması şart mı?”

“O halde nasıl rapor alacaksın? Biz ancak alacağın rapora göre olayı savcılığa bildiririz, savcı da ona göre dava açar.”

Verdikleri adresteki adli tıpa gittim. Beni kontrol eden doktor:

“Görünür yara veya bir darbe izi yok. Sizi hastaneye sevk edeceğim, orada ayrıntılı bir muayene olursunuz.” Nihayet siz diye hitap eden bir devlet memuru.

Hastaneye gittim, sürekli oraya buraya gönderildim ve her yerde sıraya giriyorum, ayakta zor duran bazı kimseler bile sırada. Utanç duyuyorum bu durumdan, bu eziyet bana daha uzun ve saldıran altı kişi ile mücadele etmekten daha da yorucu geldi. Çıkıp geri gittim. Yalnızken korkusundan altına edip sürü halindeyken cesaretlenen bu çakallardan bazılarını elbette ki teker teker yakalayabilirim; fakat çoğunun yüzlerini dahi doğru dürüst göremedim. Garsonlar onları tanıyor ve şahitlik yapmıyorlar, yarın da onların başına aynı şey gelse hiç şaşmam. Eve giderken kavga esnasında sırtıma dayanan ve rahatlıkla saplanabilecek o bıçağı düşünüyorum, daha doğrusu sırtıma saplanmasından neyin men etmiş olabileceğini. Bıçağı dayayan kimsenin sonradan kendiliğinden vazgeçmiş olması düşünebileceğim en son ihtimal.           

Bir hafta sonra, hiç anlam veremediğim bir rüya: «...İçi kum dolu ‘V’ şeklinde bir su kanalı, üzeri tahta ile kaplanacak... (07.08.2000).» Bugün tekrar annemin yanına gittim. Onun durumu bayağı iyi, parası var, önceki evi ve arsayı satıp aldığı paranın bankaya yatırdığı kısmının faizi ile geçiniyor. Aslında bana ait olan paranın tek kuruşunu bana koklatmıyor, karnımı doyurmak için bazı eşyalarımı zamanla sattığım halde “paran olsa evlenirsin” diyor. “Burada, yanımda kalırsan ev de senin para da, başka yerde kalır veya evlenirsen ev de yok para da yok” kasıtlı ifadelerine de alıştım. Bazen yalnız, bazense Özer Bey ile birlikte kırlara tepelere gezmeye çıkıyor, etrafta otlanan sığırları, davarları ve kuzularını seyredip vakit geçiriyorum. Beş vakit namazını esirgemeyen Özer Bey, namaz vaktini kaçırmamak için evinden fazla uzaklarda uzun süreli gezintilere çıkamıyor.    

Annemin yanındaki altıncı gecem, hüzün ve serüven iç içe: «...Telefonun ahizesini kaldırıyorum, hattın diğer ucunda sessizce ağlayan biri var. Biri bana; “ağlayan ablan Nazan,” diyor. Gidip bakıyorum, “o bana çok çektirdi, beddualarım tuttu,” diyorum... Bir uzay gemisinde uzayda uçuyorum... (12.08.2000).» Rüyalarımı herkesten olduğu gibi annemden de gizli yazıyorum. Bana sıkça “burada kalıp geceleri çalışacaksın” diyen annem, hafif alaca karanlıkta bile eve geldiğimde “bekâr erkekler akşamları dışarı çıkmaz, nerede kaldın?” diye çıkışıyor. Öğleden sonra İstanbul’a gitmeye niyetliydim. Sabah vakti ziyaret ettiğim Özer Bey ile birlikte bahçelerinde çay içiyorum. Bir ara sağ kolunu dikine yukarı kaldırıp bir müddet öylece durdu. Tabii ya! Bu o... Ben bunu bir yerden görmüş gibiydim. Rüyamda1) su türbülânsı olan yerde, aynı adam, kasketli, kısa boylu, zayıf, sağ kolu dikine yukarda... O kâbusu unutmamıştım, sürekli aklımdaydı.

“Ne oldu,  neden kolunu yukarı kaldırıyorsun?” diye sordum.

“Bir zamandır ağrı var, ben de bilmiyorum, tüm kolum ağrıyor, bilhassa omuzum.”

“Bir doktora görün.”

“Gittim, fayda yok…”

Bir süre sonra sormam gereken bir şey olduğunu düşündüm.

“Emekli olmadan önce ne iş yapıyordun?”

“Bir binanın bakımı ve kaloriferiyle ilgileniyordum,” diye cevap verdi ve rüyamdaki adam buydu. Başka bir rüyamda;2) Silvia’nın dans ettiği Mustafa ve onun yanındaki diğeri, adını galiba “Ömer” diye kaydetmiştim, bunun adı da Özer… Beş vakit namaz kılıyor, evinin hemen her duvarı dua ve ayetlerle dolu… Demek annemin diğer üfürükçüsü de bu. O an cep telefonum bir defa çaldı, Serap’ın numarası, kendisini aramamı istediğinde telefonumu bir kez çaldırıyor.

“Kimmiş arayan?” diye sordu Özer Bey.

“Bilmem! Yanlış arama herhalde, tanımadığım bir numara,” diye cevapladım. Eve döndüğümde annemden gizli Serap’ı aradım.

“Annem yeni köpeğim Kral’ı istemiyor, kavga ettik yine, Kral ile yanına gelip bir müddet kalmak istiyorum.”

“Kanişi de istemediği için geri verdin ya! Neden tekrar köpek alıyorsun? Her neyse… Şu an Çerkezköy’deyim, bugün döneceğim, yanına uğrar birlikte gideriz,” diye cevapladım.  

Koca bir yaz daha bitmek üzere. Bu gece Silvia’nın ruhu çok yakınımdaydı, hatta ona dokundum: «...Bir düğün alayı, evlenen galiba herhangi bir yeğenim, düğün alayından ayrılıp öğrenci yurduna gidiyorum, orada yurdun barını ve mutfağını arıyorum, karanlık bir sinemadan geçiyorum, sonra parti yapılan bir yer, orada birini yurttan arkadaşım Thomas’a benzetiyorum; fakat değil. Silvia orada. Onunla restoranda bir masaya oturuyorum, kafa kafaya verip konuşuyoruz, yan masaya dağınık ve uzun saçlı bir adam geliyor, benden önce Silvia ile randevulaşmış. Silvia bana; “sen git, ben onun masasına gideceğim,” diyor, gitmiyorum. Silvia kalkıp gözden kayboluyor. Aklıma onun ölmüş olduğu geliyor. Yan masadakilere; “yanımda oturan bayanı gördünüz mü? Konuştuğum bayanı gördünüz mü?” diye

>>>>>

Metin Kutusu: 1) 23.08.1998 tarihli rüya. «...Bir binadayım. Tuvaletlerin birinden büyük bir gürültü geliyor. Kapısını açıp bakıyorum. Çok gürültülü şekilde su türbülansı, yüksek basınçlı bir su, görür görmez kapıyı kapatıyorum. Belim ağrıyor. Binanın temizliği ve bakımı ile ilgilenen kısa boylu kasketli bir adam; “ben de bir bakayım,” diyerek içeri giriyor, çıkmıyor, başka biri; “ona bir bakayım ne oldu acaba!” diyerek içeri girip hademeyi kucağında dışarı çıkartıyor, kucağındaki hademenin sağ kolu yukarı doğru dik. Onu taşıyan adam; “korkudan kolu felç olmuş,” diyor... ”

Metin Kutusu: 2) 19.03.1999 tarihli rüya:  «...Silvia ve yanında iki adam var. Birinin adı Mustafa, diğerinin Ömer. Silvia Mustafa isimli adamla dans ediyor. Sonra Mustafa bana doğru gelip önümdeki yemeğimi alıp yiyor... Büronun penceresinin camına elimle büyük harflerle “ANİ” diye yazıyorum...» 19.03.1999 tarihli notlar:  ...Hatırladığım kadarı ile annem uzun bir süre önce, benim için muska yaptırdığı Mustafa isimli bir üfürükçüden bahsetmişti. Silvia rüyamda bana onu gösteriyor gibime geldi. Bu rüyada bir kişi daha var, Silvia’nın bana göstermek istediği, teşhir ettiği biri daha. Ömer isimli. “Acaba bu Ömer kim! Başka bir üfürükçü mü?” sorusu kafamı kurcalıyor.

KareteciUzayda uçuş.İyi ruhlar...