ORG ve Tora Bora—3. BÖLÜM  ©

Roman

Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi

<<<<<

-16-

 

Hızla ilerleyen günlerim bomboş geçiyor, ruhsuz bir beden gibi boş ve anlamsız: «...Kendi ruhum, uçuyor, daha doğrusu uçuyorum, ruhum uçuyor. Uçarken başka ruhlara rastlıyorum. Yeğenim İlker, küçük, ölmüş, onu öbür dünyadan alıp geri geliyorum. Ayrıca bir bebek görüyorum... (17.06.2000).» Bu, kendi ruhumu gördüğüm ikinci rüya.1) Uçarken nereye gittiğimi görmüyorum veya hatırlamıyorum, sadece uçtuğumu görüyor ve alıp geliyorum, orada gördüğüm sadece başka bir bebek. Akşam televizyonu izlediğimde bir kaza haberi gözüme ilişti; aşırı hızla dönemeci alamayıp refüjlere çarparak taklalar atan bir otomobilden yaralılardan birinin çıkarıldığını gösteriyor. Otomobildekilerden bir diğeri yola fırlamış. Plaka numarası bana pek yabancı gelmedi; şayet haberde yanlış işitmediysem beni iki ay kadar önce takip eden otonun plâka numarası. Aklıma o bekçiler ve bana ormanda saldıranlar geldi. Onlar mutlaka birilerine kötülük etmeliydiler, çok sayıda başka insanlar gibi. Acaba böylesi insanların içi niçin kötülüklerle dolu! Zayıf insanlar kötülük yaparak mı kendilerini kanıtlamak istiyor? Belki de kötülük onların yiyecek ve içecekleri, onlar için bir gıda. İllaki bir kötülük yapacak ve bununla kanlarını besleyecekler, aksi takdirde kansızlıktan veya gıdasızlıktan ölür bunlar. Kimileri sadece baş olma derdinde, kendini başta göstererek kanıtlamak istiyor; bir yerde önde dikilme veya oturma sevdası, arabalarını başkalarının arasından zikzaklı sürerek başa geçme sevdası gibi, önlerinde başka bir araba giderse rahatsız olur onlar. Trafik lambaları kırmızı yandığı halde illâki öne geçerek başta beklemek isteyen bile var, önünde başka biri durursa dayanamaz kornasına basar. Kısacası o kimse illâki bir baş olmak ister, baş olsun da ne başı olursa olsun; ister bir baş soğan, ister sarımsak başı, şu başı, bu başı... Yanlış giden bir şeyler var veya bazı şeylerin tersi yapılıyor zannedersem; psikopatlar serbest, kurbanları tedavide.

Gerçek hayatta yaptığım yolculuğun nereye gittiğini ve nerede sonuçlanacağını kestiremiyorum, oysa rüyalardakilerin nereye olduğu belli gibi: «...Trende gidiyorum, diğer yolcular uyuyor, dışarıda eski arkadaşları görüp el sallıyorum, onlar da bana bakıp el sallıyor. Hasan da orada, dikkatini çekip beni görmesi için “Hasan!” diye bağırıyorum... (28.06.2000).» Başka bir iş bulmak için yaptığım çabalar netice vermiyor. Hem gazetelerdeki iş ilanlarına müracaat ediyor hem de bazı gazetelere verdiğim ilanlardan bir umut bekliyorum, benim yaşta olan bir kimsenin iş bulması oldukça zor. Annemi telefonla arayıp bugün yanına gittim. Bu oraya ilk gidişimdi ve şimdi ona muhtacım. Belki onu ikna edip bu evi satarak işimi yeniden kurabilirim. Evine gittiğimde annem asık bir surat ile ilk şartını koydu.

“Evdeyken tül perdeleri açmayacaksın, pencereleri açıp dışarı bakmayacaksın, akşam lambaları yakar yakmaz perdeleri çekeceksin.”

“Neden? Pencereler ne için yapılmış?” diye sormaktan kendimi alamadım.

“Pencereler bekârlar için yapılmamış.”

Ne diyeceğimi bilemiyorum artık, zaten ev tenha bir yerde. En yakın ev elli metre kadar ötede ve onun sadece çatısı ve bahçesi görünüyor, görünen diğer bir evin pencereleri yüz metre kadar uzakta, komşu kadın ve kızların beni evde görmeleri düşüncesi annemi korkutuyor. Akşam olunca en yakın komşuları benimle tanışmak için ziyarete geldi; kafasındaki kasketin altında kaybolan Özer Bey kısa boylu, ince, zayıf biri, altmış beş yaşında olduğunu söyledi. Hanımı onun aksine şişman, elli beş veya altmış yaşlarında olmalı. Özer Bey’in simasını bir yerlerden hatırlıyor gibiyim veya birine benzetiyorum. Misafirlerimiz gittiğinde konuya girdim.

“Bu evi satmak istiyorum.”

“Ben ev filan sattırmam, sen de buraya gel birlikte otururuz.”

“Burada ne yapacağım, ne yiyip ne içeceğim?”

“Etrafta fabrikalar var, gece bekçileri aranıyor, gece bekçiliği yaparsın.”

Annem işimi seçmiş bile, yanına geleceğimden emin gibi bir hali vardı.

“Neden gece bekçiliği?” diye merakla sordum.

“Geceleri çalışır gündüzleri yatarsın, işe gündüzleri gidip geceleri gezecek misin?”

Anneme takılmaya başladım.

“Merak etme, gündüz işi bulursam bana bir çarşaf verir, çarşafa büründüğümde kadınlar kızlar beni tanıyamaz. Var mı öyle bir çarşafın? Hani bizler küçükken babamdan gizlediğin, içine bürünüp gizlice üfürükçülere gittiğin bir çarşafın vardı ya!”

“Oranı buranı gösterme de ne giyinirsen giyin.”

Konuyu değiştirip;

“Burayı satıp İstanbul’da bir yer alabilirim, sen de oraya gelirsin, burada dağ başında bir iş bulunmaz,” diye devam ettim.

“Nazan da buraya satmak istedi ama kimse almadı.”

“Neden ablam?”

“Burayı satıp birlikte İstanbul’da ev alalım dedi.”

Şimdi ablamın niyetini anladım.

“Neden o satmak istedi? Burayı o mu satın almıştı?”

“Kim aldıysa aldı, ev benim değil mi?”

“Ablamın kendisine ait dört beş tane evi var, şimdi de gözünü buraya mı dikti? Öyle bir şey yapmış olsaydı parayı ona helal etmezdim, ne de olsa buranın parasını ben ödedim, o değil.”

“Burayı senin paranla almadım, diğer evi ve arsayı satıp aldım.”

“Orası kimin parasıyla alındı?”

“Ben çalıştım aldım.”

Annem hayatında hiç çalışmamış bir kadın, her şeyi açıkça yalan söylemekten geri kalmıyor. Yanında fazla kalmayıp yarın İstanbul’a dönmeye karar verdim.          

İki gündür İstanbul’da evimdeyim. Korkulu rüyalarımın başkahramanı yine sahnede: «...Annem ve iki aslan, aslanların kafası kopuyor... (02.07.2000).» Önceleri de aslanlar rüyalarımda2) kol geziyordu. Öğlen vakti Serapları arayınca Emre telefona çıktı.

“Annem dünden beri Kıbrıs’ta,” dedi.

“Yine hiç yiyeceğiniz yok, değil mi?”

“Hayır, yok, geceleri de korkuyoruz, uyuyamıyoruz.”

“Bir saat sonra ordayım,” diyerek telefonu kapatıp cüzdanıma baktım, bende var olanı onlarla paylaşmak üzere yola koyuldum.

Evlerine vardığımda Emre kapıyı açtı.

“Serap nerede?” diye sordum.

“İçeride, odasında müzik dinliyor.”

Odasına girdim, müzik dinliyor ve ağlıyordu, yanına oturup sohbete başladım.

“Annen ne zaman gitti?”

“Dün gitti, bankadan paraları alıp gitti.”

“Hangi paraları?”

“Kendi babasının sigortasından aldığı parayla Emre ve benim için aldığı yetim paralarını.”

“Ve sizin paralarınızı kumara veriyor, sizi de böyle aç bırakıyor!..”

Yetim paralarını kumara yetiştiremeyen annesi günahlarının farkında değil. Ya benim annemin bana ve başkalarına hayat boyunca yaptıkları! Onun inkârları, iftiraları, üfürükçülere giderek güya onun bunun ruhunu ele geçirme çabaları… Pekâlâ; bu hesap günü ne zaman gelecek? O gün geldiğinde her ikisin de halini görmeyi çok isterim. Belki de birlikte hesaba çekileceğiz.

“Hadi kalk salona gidelim! Yiyecek bazı şeyler getirdim, karnını doyur, sonra sohbet ederiz.”

“Canım yemek istemiyor.”

“Ne yedin ki?”

Bir şey yemediği belliydi. Gözlerinin altı morarmış, tüm gece korkudan uyuyamamış. Cebimden mendil çıkarıp verdim.

“Al şunu ve gözlerini sil.”

“Ben artık yaşamak istemiyorum!” diye bağırıp hıçkırıklara boğuldu, “her günüm böyle, her günüm ağlamakla geçiyor, her gün karnım aç, tüm bunlar hiç değişmeyecek, böyle devam edip gidecek... Gidecek... Gidecek…”

Yatıştırmaya çalışmam fayda vermiyor.

“Bunları akrabalarınla konuşmuyor musun? Akrabalarınız gelmiyor mu yanınıza?”

“Dayılarım, teyzelerim, amcalarım var, hiç biri yanımıza uğramıyor, hiç biri annemle konuşmuyor.”

“Merak etme ben yanınızdayım, senin hem dayın hem de amcanım. Ayrıca biliyorsun; ikinci bir evin de var.”

“Biliyorum… Sen de babam gibisin, o benimle çok ilgilenirdi, sen de öylesin,” diyerek başını omzuma dayayıp hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ağlamasını önlemeye çalışmıyor, müdahale etmiyorum artık, öylece rahatlatabilirdi.

>>>>>              

Metin Kutusu: 1) 03.07.1998 tarihli rüya:  «...Kendi ruhumu görüyorum, bedenimden ayrılıyor, insan vücuduna, bana benziyor, bir sis, gölge veya duman gibi şeffaf...»

Metin Kutusu: 2) 17.12.1999 tarihli rüya:  «...Yerin adı Bozöyük, Alacahöyük gibi. Dağlık bir yer, anıtlar, heykeller. Asansörlerle inip çıkıyorum. Ufukta bir dağ, “Ankara bu dağın ardında,” diyorlar, bir yerde iki aslan kafası heykeli görüyorum. Yozgat şehri görünüyor. Deli bir adama rastlıyorum, ben de mavi veya kırmızı bir kadın elbisesi giyiniyorum, herkes bana bakıyor, neşeli bir  halde oynayarak yürüyorum. Bir kız bana; “Serap’ın annesi rahibe gidiyor,” diyor...» 07.01.2000 tarihli rüya: «...Çok güzel bir bahçe. Üniversitenin bahçesi, her taraf yemyeşil, çayırlar, çimenler,  yüksek ve kalın yemyeşil çeşitli ağaçlar, çam veya kayın ağaçları da var. “Önceleri buraları sapsarı otluk bir alandı, şimdi şahane olmuş,” diyorum. Bahçe harikulade. Bir adam derenin diğer tarafında bekçilik yapan bir kuşu eline almış geliyor. Ona; “o kuş derenin  diğer tarafında bekçilik yapıyor, yerine geri götür,” diyorum. Kuşun yuvası bekçi kulübesi olarak kullanılan küçük bir oda gibi. Kuşa doğru taş atıyorum ki yerine dönsün, fakat dönmüyor, sonra uçup gidiyor. Oralarda karşı yamaçta otlar arasında bir aslan ve birkaç başka hayvan görüyorum. Kadının biri; “bir ses duydum, neydi o?” diye soruyor. “O bir aslandı, aslanın kükremesiydi,” diye cevaplıyorum...»