|
ORG ve Tora Bora—3. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |
|
-15-
Gecenin bu rüyasına herhangi bir yorum yapmak oldukça güç sanıyorum: «...Bir devir teslim töreni. Papa değişecek. Görevini devredecek genç bir papa, askerler ve kalabalık bir gurup yeni papayı bekliyorlar. Görev devrini bekleyen genç papanın elini öpmek için ona doğru yürürken beni görmezlikten gelerek benden kaçıyormuş gibi ileri doğru gidiyor... (06.05.2000).» Sabah uyandığımda evin sessizliğinden Serap’ın halen uyumakta olduğunu anladım. Kahvaltıyı hazırlarken onu sıcacık yatağından kaldırmak istemedim, sıkça evde annesinin yaptığı gürültülerden, bağırmalarından şikâyet ediyordu, bu nedenle burada sessiz bir ortamda uzunca uyumasına göz yumuyorum. Dışarı çıkmak için sabırsızlanan ve ara sıra odanın kapısını tırmalayan yanındaki küçük dostu Serap’ı uyandırdı. Onunla yaptığı kısa gezinti, ardından uzun bir kahvaltı öğlen vaktini yaklaştırdı. Birkaç saat içinde gelen Tülay ile birlikte gezintiye çıktık. Programımızda gezintinin yanı sıra dondurma satıcıları ve çay bahçeleri de vardı. Programda olmayan, bizleri saatler sonra uzaktan uzağa izleyen iki serseri. Serap da onların varlığından haberdar gibiydi. Bir çay bahçesine oturduğumuzda takipçiler görüş açısındaki uzakça bir köşeye yerleşti. Bunlardan birini tanıdım; bana ormanda saldıranlardan. Serap: “Bana öyle geliyor ki onlar bizi takip ediyor.” Tülay: “Onlardan birini tanıyorum, şu sarı gömlekliyi.” “Nereden tanıyorsun?” diye sordum. “Hani sizin siteden kovulan iki bekçi var ya! İşte onların arkadaşı, mahallede neredeyse sarkıntılık etmedikleri kız kalmadı, bekçiler bir gece giriş katındaki bazı daireleri pencerelerden içeriyi dikizlerken görülmüş, sonra da kovuldular,” dediğinde durumu gayet iyi anladım. Öyle ya! Kimileri geceyi uyuyarak geçirir, kimi uyanık geçinerek. Anlaşılan kovulan o bekçiler benden intikam peşinde. Şimdi işim biraz kolaylaşmış oldu, sıranın bende olduğu hükmüne varıp onların üzerine gitmeye karar verdim. Günlerden pazartesi. Serap’ı öğlen saatlerinde evine götürüp geri döndüm. Bu geceki rüyamı daha sonra defterime yazmak için unutmayayım diye yolda not ettim: «...Ağabeyim Altan köye, babamın yanına gidecek. “Keşke ben de gidebilseydim, babamla şarap içerdim,” diyorum. Ağabeyim babamın bir şarap şişesinin olduğunu bana hatırlatıyor... (08.05.2000).» Bugün birkaç kez takip edildiğim, üzerime çimento kalıbı atılan yoldan geçeceğim. Jandarmanın numarasını olası durumda acilen aramak için telefonumda ilk sıraya kaydetmeyi ve en kalın pantolon kemerimi takmayı da unutmadım. Nihayet saati geldi, belirli aralıklarla o yoldan birkaç defa geçtim. Karanlık çöktüğünde tekrar geçerken ileride bir inşaattan iki kişinin çıktığını gördüm, bunlar kovulan iki site bekçileriydi. Birinin elinde bir metre uzunluğunda tahta parçası, diğerininkinde başka bir şey vardı, biraz yaklaşınca onun bir tornavida olduğunu gördüm. Umarım boğuşma esnasında telefonum kırılmaz. Onlara iyice yaklaşınca kalın kemerimi çıkarıp demir tokası serbest uçta kalacak şekilde elime aldım. “Gelin bakalım serseriler, bugün buradan boşuna mı defalarca geçtiğimi sanıyorsunuz?” dediğimde yalnız olmadığımı sanıp sağa sola, etrafa bakındılar. O şaşkınlıklarıyla önce elinde tornavida olanına kemerimle saldırdığımda geri gitti, diğeri elindeki tahta parçasıyla bana saldırınca ilk hamlesini iki ucundan tuttuğum kemer ile önledim, ikinci hamlesi sol kolum ile kafamı korurken koluma acı verdi. O anda kemerimi salladığımda demir tokanın yüzünü bayağı acıttığını anladım. Birkaç defa da kafasına yapıştırdım, halen ayakta duruyor. Sağ ayağımla ayaklarına vururken yere düştü, sol elimle cebimde hazır tuttuğum toz karabiberi alarak yüzüne serptim ve diğerine yöneldim, kemerimi birkaç defa isabet ettirince o kaçmaya başladı, yüzü ve gözleri yanmaktan kıvrılan diğerine tekrardan yöneldim ve onu artık sadece tekmeliyorum, yüzü kan içinde kalana kadar. Eğilerek yakasına yapıştım. “Bu daha bitmedi. İkincisi yeni oturduğun evin önünde gerçekleşecek pis serseri,” diyerek gözdağı verirken yakasını bıraktım. Sırada bir üçüncüsü var; bunları bana kışkırttığını tahmin ettiğim karşı sitenin yöneticisi. Ertesi akşam kasabadaki ağabeyimi telefonla aradım, onunla son görüşmem bir seneyi geçmişti. Hal hatırın ardından; “Babamın benimle içmek için aldığı şarap halen duruyor, değil mi?” diye sordum. “Evet, merak eme iyi saklıyoruz.” Rahatladım. “Aman ona dikkat edin! Zamanı gelince içeceğim,” diyerek iki sene önce söylediğimi tekrar hatırlattım. Dünya geceleri bana dar geliyor: «...Bir uzay gemisindeyim, yere doğru süratle iniyor, bulutlar arasından hızla geçiyor, sanki düşüyor... (11.05.2000).» Aradan iki gün geçti. Tembihlediğim bakkal, site yöneticisinin yerine gittiğini telefonla bildirince oraya gittim. Makam odasının önünden geçerken içeride başka birilerinin olup olmadığına baktım, sadece bir bayan oturmuş, onunla sohbet ediyordu. İçeri daldığımda yüzü kızardı, “ne oluyor!” der gibisine bana bakarken yanına yaklaşıp sağ elimle kafasını masaya yapıştırdım. “Dinle pislik! O iki bekçi cezalarını çekti, aklın varsa benimle uğraşmazsın,” arkasından; “anlıyor musun beni?” diye kulağına olanca gücümle çok yakından bağırdım ve saçlarından çektiğim kafasını masaya vurup dışarı çıktım. Sitenin önünde nöbet tutan yeni bekçinin yanına giderek; “Sizleri bu yönetici tuttuysa onun pis oyunlarına alet olmamanızı tavsiye ederim, aksi takdirde başınız belaya girebilir veya karakolluk da olabiliriz,” dedim. “Bizler güvenlik şirketindeniz, bir şey mi oldu beyefendi?” “Bir şey olup olmadığını o serseri yöneticiye sorun,” diyerek uzaklaştım. Bir aya yakın zaman geçti. Üç virüs bana musallat olmuyor artık. Şimdiki virüsler rüyalarda: «...Biri bana; “vücutta virüsler var, bunlar tehlikeli virüs,” diyor... (09.06.2000).» Bugünlerde telefonla beni arayanlar çoğalmış gibi; lakin iş amaçlı değil, onlar eskilerde kaldı. “Kiminle görüşüyorum?” diye sordu bayanın biri. “Kimi aramıştınız hanımefendi?” diye karşıt soru yönelttim. “Turgay Bey’le görüşecektim.” “Evet, benim.” “Ben şey için aramıştım... Yani...” “Devam edin, dinliyorum.” “Ben bekçi Recep’in eşiyim.” “Beni rahat bırakmayan şu bekçilerden biri, öyle mi? Peki niçin beni arıyorsun?” “Biraz konuşmak istedim.” “Yoksa kocan mı beni arattırıyor?” “Hayır, onun haberi yok, numaranı kocamın cebinde bulmuştum.” “O benim numarayı kimden almış?” “Orasını bilmiyorum. Seninle de kavga etmiş, birkaç kişi ona saldırmışsınız, geçen ay ağzı burnu kan içinde eve gelmişti.” “Birkaç kişi değil, diğer bekçi arkadaşıyla bana saldırdı ve ben de yalnızdım, bu ilk saldırışları da değildi.” “Biliyorum bazı planlar yaptıklarını, burada evde konuşuyorlardı, inan ki şu an hepimiz perişanız.” “İlkönce şunu bil; benim onunla hiçbir alışverişim yokken arkadaşlarıyla sürekli bana sataştı. Tüm bunların sebebi neydi?” “Başına ne geldiyse senden kaynaklandığını sanıyor, sen mahalleye taşındığından itibaren kendisinde tersliklerin başladığını sanıyor.” “Ben mi ona dedim hırsızları onun bunun evine yolla diye? Benim lafımla mı mahalledeki kadınları ve kızları rahatsız etmiş? Son zamanlarda işittiğime göre başkalarına da sataşıyormuş burada bekçilik yaparken, zaten o yüzden kovmuşlar ya…” “İşte bunların hepsinin senden kaynaklandığını sanıyor.” “O halde senin kocan hasta, bir psikopat; ya onu tedaviye götür veya ondan kurtulmanın çarelerine bak.” “Bir çocukla mı? Ondan ayrılsam bir çocukla kim kabul eder beni? Sen kabul eder misin?” Konuyu nereye getirmek istediğini anlar gibiyim. Deniz’den iyi bir ders almıştım, bundan böyle her kuyruk sallayana, önceleri olduğu gibi bilhassa evlilere hiç taviz yok. “Neden ben? Başka birileri mi yok ortalıkta? Elbet bulursun birini… Şimdi kapamam gerek, başka yerden telefon bekliyorum.” “Bir dakika! Bir şey sormak istiyorum; bir gün o taraflara gelmeyi düşünüyorum, belki seni ziyarete gelir, daha rahat konuşuruz.” “Gerek yok, zaten yakında buradan taşınacağım, hoşça kal!” diyerek son cümlemi tamamladım. |


