ORG ve Tora Bora—3. BÖLÜM  ©

Roman

Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi

<<<<<

-14-

 

ayağımla ayaklarına, kafamın arkasıyla yüzüne rast gele vurmaya başladım, elleri çözüldü. Ayağa kalktığımda diğeri eline geçirdiği sopayla bana doğru gelirken yerden kalkan öteki belinden çıkardığı bıçağı sallamaya başladı.

“Durun!” diye bağırarak ağaçların arasından koşarak gelen bir jandarma devriyesini gördüm. İki çapulcu çareyi tabanı yağlamakta buldu. Jandarma erlerinden biri;

“Ne oluyor burada?” diye sordu.

“Ben de bilmiyorum, gezinirken bana saldırdılar.”

“Şansınız varmış ki yetiştik, yoksa burada işinizi bitirirlerdi.”

Diğer jandarma eri elindeki telsizle çapulcuların kaçtığı yönü devriye arabasına bildirdi. Merakımdan sordum:

“Nasıl oldu da aniden ortaya çıkıverdiniz?”

“Civarda böyle şeyler yaşandığından ormanlık etrafında devriye geziyoruz. Biri cepten karakolu arayıp bu taraflarda iki gencin uygunsuz bir vaziyette olduğunu bildirmiş, karakoldan telsizle haberdar edilince bu tarafa koştuk. Öyle birilerini gördünüz mü?”

Belki de o iki öğrenci benim hayatımı kurtardı. Yerlerini söylesem alıp karakola götürecekler, ailelerini çağıracaklar. Onlara neden ihanet edeyim ki…

“Hayır, görmedim,” diye yalan söyledim.

“Buralarda yalnız başınıza dolaşmasanız iyi olur, şikâyetiniz varsa karakola gidiniz.”

“Gerek yok, tekrar teşekkürler,” diyerek yoluma koyuldum. Halen o iki öğrenciyi düşünüyorum; gerçekten onlara mı teşekkür borçluyum yoksa karakolu telefonla arayan görmediğim, bilmediğim kişiye mi?.. Tıpkı rüyalarımdaki görünmeyen adam gibi.

Altı gün aradan sonra geceleri gezintime devam ediyorum: «...Bir harita, Güney Doğu Asya, Vietnam ve Malezya yarımadalarının güney uçları işaretli... Bir işyeri, üç kız çalışıyor. Orada bir de yatak var, yatağın üzerindeki leğen içinde bir bebek uyuyor, onlara; “bebeği yatağa alın!” diyorum... (05.05.2000).» Bugün Serap yeni köpeğini tanıştırmaya gelecek, odasına girip baktım, her şey yerli yerinde, terk ettiği gibi duruyor. Yerleri süpürmek ve tozunu almak haricinde odasına girmiyorum; zira eşyalarına el sürmem yasak, bir eşyasının yerini değiştirdiğimi fark ettiğinde kıyameti koparır. Öğleden sonra Serap geldi. Yanındaki beyaz kaniş sürekli dişlerini gösteriyor, Serap’a yaklaştığımda hırlıyor.

“Bana bir dokun bakayım, sana bir şey yapacak mı?” diye sordu.

Elimi omzuna değdirdiğimde neredeyse paçama yapışacaktı o dört ayaklı küçük şey. Kapı zili çaldı, şimdiki gelense Tülay, Serap ile henüz tanışmıyor,  ikisini tanıştırdım, sıra dört ayaklıya geldiğinde;

“Aman ne tatlı şey!” diyerek ona yönelince Tülay’ı uyardım.

“Dikkat et! Neredeyse beni parçalayacaktı.”

“Isırıyor mu?”

“Bana inanmıyorsan iyice yaklaş.”

Serap ile Tülay balkonda oturup konuşmaya başladılar. Bense salonda, çalan telefona cevap verip İlknur ile sohbete daldım. Telefonu kapadığımda Serap;

“O kimdi?” diye sordu.

“İlknur.”

“Ne istiyormuş?”

“Canı biraz sohbet istemiş, zaten uzun zamandır aramamıştı.”

Onları balkonda yalnız bırakıp banyoya girdim. Çıktığımda tekrar çalan telefona cevap verdim, arayan yine İlknur.

“Demin arayan kimdi?” diye bağırdı.

“Hey, sakin ol! Neden bahsettiğini anlayamadım.”

“Şimdi senin telefonundan bir kız aradı, onu soruyorum sana?”

“Yanılmış olmalısın, seni buradan kimse aramadı.”

“Yani ben yalan mı söylüyorum? Kızın biri senin cep telefonundan beni aradı ve küfredip ‘bir daha Turgay’ı arama’ dedi.”

Şaşırdım, o sırada Serap balkondan çıkıp odasına doğru koştu.

“Nasıl olur! Ben demin tuvaletteydim. Sakın...” diye cümlemi tamamlamadan Tülay’a sordum:

“Benim telefonumla İlknur’u arayan oldu mu?”

“Bilmem! Ben aramadım,” diye dudak büktü. O halde Serap aramış olmalı, “beni arayan numarayı çevirmiş olmalı ve şimdi odasına kaçtı” diye düşündüm. İlknur’dan özür dileyip telefonu kapadım ve Serap’ın odasına yöneldim, kapı içeriden kilitlenmiş.

“Kapıyı açar mısın?”

“Hayır açmam.”

“İlknur’u sen aradın değil mi?”

“Evet, ben aradım.”

“Peki neden?”

“Neden olacak, o da bir ara büroyu arayıp Sibel ablaya küfretmiş, şimdi ödeştik.”

“Bunları nereden biliyorsun?”

“Dilara anlatmıştı, üstelik Sibel abla da onayladı.”

“Hadi aç kapıyı da salona gel.”

“Hayır açmam… Bana kızacaksın değil mi?”

“Hayır, kızmayacağım.”

“Söz ver?”

“Söz.”

“O halde sen git, ben gelirim.”

Salona geçtim, bir müddet sonra Serap da geldi, Tülay olanlara sadece gülüyor.

“İlknur kim?” diye Serap’a sordu.

“Kim olacak! Turgay ağabeyin sevgilisi…”

“Peki ya Sibel? Başka bir sevgilisi mi?”

“Hayır, o büroda çalışıyordu.”

“Sizler beni iyice Kazanova yapıyorsunuz anlaşılan,” diyerek ikisine birden baktım.

Serap:

“Yalan mı? Az mı hikâyeni duydum senin?”

“Sen başka kimi tanıyorsun ki?”

“Almanya’dan gelen sevgililerini, Nevin’i, falan filan,”

“Bir kere; Almanya’dan her gelen sevgilim değil. İkincisi; Nevin’i nereden tanıyorsun?”  

“Bizden iki sokak ötede oturuyordu, o zamanlar küçüktüm, onunla birlikte olduğunu Zeliha anlatmıştı.”

“O halde Deniz’i de tanıyorsundur.”

“O da kim?”

“Nevin’in ablası değil mi?”

“Hayır, ablasının adı hatırladığım kadarıyla Nilgün, ben küçükken mahalleden taşındılar.”

Şimdi Deniz’in asıl ismini öğrenmiş oldum, Serap da farkında olmadan ne güzel iyilikler yapıyor benim için.

“Yani sen şimdi büyüdün mü?”

“Bana bak! Yoksa onun ablasıyla da mı çıktın?”

Tülay gülmeye devam ediyor. Şimdi Serap’a birkaç ay önceki Deniz hikâyesini anlatsam kim bilir neler yapar.

“Aman Serap, en iyisi daha fazla büyüme! Aksi halde anneme benzeyeceksin.”

İlerleyen saatlerde Tülay’ın evine gitme zamanı geldi. Serap, Tülay’a evine kadar refakat ederken böylelikle köpeğini de dışarı çıkartmış olacağını söyleyince fazla karanlığa kalmamasını tembihledim. Bir saat kadar sonra binanın merdivenlerinden hızlıca birinin koştuğunu fark ettiğimde fırlayıp dairenin kapısını açtım. Serap nefes nefese;

“Beni iki kişi takip etti, peşimden koştular,” der demez ayakkabılarımı giyinip çıktım, etrafa bakındım, kimsecikler yoktu. Anlaşılan Serap’ı tanıdılar, kıza bir zarar verebilirdi böylesi caniler. Bunların benden ne istediklerine halen bir anlam veremiyorum. Eve döndüğümde Serap’a kimseye kapıyı açmamasını, bilhassa karanlıkta dışarıya yalnız çıkmamasını iyice tembihledim. Etrafta neler döndüğünü bilmeden söylediklerime harfiyen uyacağına dair onayı beni rahatlattı. Bugünkü akşam haberlerinde yine felâketler var: Endonezya’da 7.8 şiddetinde olan depremin çok uzun sürdüğü, bazı televizyon haberlerinde iki dakika, hatta bazılarında dört dakika sürdüğü açıklandı. Geçen ocak ve mart aylarında gördüğüm rüyalardaki1) iki dakikalık ve uzun depremler belki de bu depremi bildiriyordu. Ayrıca Ege Bölgesi’nden2)  de bir dizi deprem haberleri. Serap yatmak için odasına çekildiğinde;

“Tülay’a yarın öğleden sonra gelmesini, senin ikimizi de gezmeye götüreceğini söyledim,” derken bana bir itiraz şansı tanımamıştı bile.

>>>>>