|
ORG ve Tora Bora—3. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |
|
-12-
etmiş, oturması için başka bir yer gösterdiyse de Nathalie yerini değiştirmemişti, benim yanımda oturmak istediğini söylüyordu. Claudia “lütfen!” diye tekrar rica ettiğinde Nathalie onu umursamıyor, birbirleriyle konuşmaları gittikçe zıtlaşıyordu. Ortalıkta anlayamadığım bazı şeyler dönüyordu adeta. Bir ara Claudia Nathalie’ye sinirlenip odasından çıkmış, Nathalie ile ben baş başa kalmıştık. Dizlerimin yanında oturmaya devam eden Nathalie’nin saçlarını okşamamak için kendimi zor tutuyor, göz göze gelmekten korkuyor, teninin kokusunu halen hissediyordum. Bir eliyle dizimi sıktı. “Tekrar eskisi gibi birlikte olabileceğimizi hiç düşündün mü? Veya kendinde böyle bir imkân görmüş müydün? Böyle bir şeyi aklından geçirmiş miydin?” Sanki konuşmakta bocalıyordu, söylemek istediğini tam olarak ifade etmekte zorluk çeker gibiydi. Sorularını cevaplamamıştım. Beni seyreden gözlerine bakınca dizimi daha da sıkarak: “Hadi konuş, bir şeyler söyle?” “Biz artık birlikte olamayız, eskisi gibi olamayız biz, hem ayrılmamızı sen istemiştin ve istediğin de oldu.” “Evet... Evet biliyorum... Peki, beni sevmiş miydin?” “Evet, sevmiştim.” “Çok mu? Veya ne kadar çok?” “Bunu cevaplamak artık yersiz ve cevaplamak da istemiyorum.” “O halde bana şunu cevapla; beni halen seviyor musun?” Cevaplamak istemediğimi anlamış, dizlerimi sarsarak tekrarlıyordu: “Hadi söyle nihayet, çekinme, korkma ve cesur ol!” “Hayır Nathalie…” demek bana zor gelmişti; zira bu kocaman bir yalandı. Onu halen gerçekten, ama çok seviyordum. Hızla ve hıçkırarak ayağa kalkmış, yine aynı hızla odadan çıkmıştı, arkasından kapıyı kapatmamıştı bile. Neden böyle yaptığımı kendim de bilemiyordum; hâlbuki onu koklayıp öpmeyi o kadar çok arzu ediyordum ki... Claudia’nın odasında yalnız kalmıştım. Bu sefer Nathalie’nin benim için boşalttığı yere, uyuşuk dizlerime kendi dirseklerimi dayayarak pişmanlık tüten başımı iki avucumun arasında sıkıştırıp bir müddet kalakaldım. Arkasından koşup her şeyi, onu halen sevdiğimi itiraf etmeliydim, itiraftan korkmamalıydım. Odadan çıkmış, koridorlara, mutfağa bakıyor, birkaç arkadaşının odasına girip Nathalie’yi soruyordum, aşağı inerek dışarı çıktım, görebileceğim kadar uzaklara baktım; yoktu, geldiği gibi sır olmuştu. Onu bir daha görmedim. Aradan iki sene geçmişti, yine bir sonbahar ayı. Başka bir semtte oturuyordum artık. Wolfgang isimli bir arkadaşımla bir akşam randevulaşmış, birlikte bira içeceğimizden randevu yerine tramvayla gitmiştim. Wolfgang bayan arkadaşıyla gelmiş, dönüşte beni arabasıyla tramvay durağında bırakmıştı. Tramvay saatlerini gösteren plân beş dakika geç kaldığımı gösteriyordu, bir sonraki yirmi beş dakika sonra gelecekti. Soğuk ve rüzgârlı havada uzun ince pardösümün içinde iki büklüm beklemektense, caddenin karşısındaki loş ve hoş görünümlü birahanede zamanı doldurmak için bira içme düşüncesi beni karşıya geçirip içeri sokmuş, barın önünde oturtup bira ısmarlatmıştı. İçeride bir iki çiftten başka üçer dörder guruplar halinde dört beş masaya dağılmış az sayıda insan vardı. Barda, yalnız başına sırtı kapıya dönük olarak barmenin karşısında, umduğundan daha sıcak bir ortamda yüksek taburede oturan, onun koşuşturmasını izleyen benden başka kimse yoktu. Müziğin sesi az açık olduğundan aralarında sohbet edenlerin sesleri içeriye hâkim, bazı ziyaretçilerin girip çıktığını ancak kapının sesinden ve içeriye üfleyen serin hava dalgasından anlıyordum. Biram bittiğinde gidip gitmemekte tereddüt etmiş, ardından bir bardak daha ısmarlamıştım, nasılsa yarım saatte bir tramvay vardı ve sonuncusu yirmi üç otuzda duraktan geçecekti. Herkes sohbetinin içinde, bense düşüncelerimle zamanın gerisindeyim. Üçüncü biramı da ısmarlayıp hesabı ödedim, o an arka taraflardan bir bayan; “Bir kahve daha lütfen!” diyordu. İçeri girince onu görmemiştim, benden sonra gelmiş olmalıydı. O taraftan başka ses gelmediğinden onun da benim gibi yalnız oturduğunu anlamıştım. Bu ses bana pek yabancı gelmiyordu, tanıdığım birinin sesine benziyor gibiydi. Merak edip arkamı dönüp bakmamış, ancak bir çift gözün beni izlediğinin hissine kapılmıştım. Bir süre sonra saatime bakarak bardağın içindeki son birayı da yudumlamış, gitmek üzere tabureden inerken sesin geldiği yöne bakmıştım. Arkamdan beni izleyen o gözler, bir vakitler sevmiş olduğum ve halen de sevdiğim Nathalie’ye aitti. Masasından kalkarak koltuk altına sıkıştırdığı değneklerinin yardımıyla bana doğru adım atmaya çalışan, bir zamanlar zamanımı paylaştığım, acısına, üzüntüsüne ve neşesine ortak olduğum kadınımın sağ ayağı alçı içindeydi. “Nathalie!” diye seslendim, yanına gidip; “Ayağa kalkma, gel otur şöyle,” diyerek kolundan tutup tekrar yerine oturmasına yardımcı oldum. Bende olduğu gibi ondaki heyecanı da fark etmiştim. İri mavi gözleri ve her zamanki tatlı gülümseyişiyle bana bakıyordu. Yanına bile oturmamıştım; ayakta ve eğilerek ellerimi masaya dayamış onunla konuşuyordum. “Nathalie, ne yaptın böyle? Ayağına ne oldu?” “Duvarı tekmeleyince kırmışım.” “Yine mi o tekmeler!” “Galiba bu seferki sonuncusuydu.” “Buralarda, yakında bir yerde mi oturuyorsun?” Eliyle caddenin karşısını işaret etti. “Bak şurada, tam karşıda, tramvay durağının yanındaki binanın ikinci katında, lâmbası yanan yerde oturuyorum.” Evinin penceresinden beni tramvay durağında veya birahaneye girerken görüp buraya gelmiş olmalıydı, yoksa akşamın bu saatinde hem de alçıdaki kırık ayakla, evinin tam karşısındaki bu birahaneye neden kahve içmeye gelsin ki!.. Ne düşündüğümü anlamışçasına; “Bir arkadaşım gelecekti, onunla burada buluşacaktık, halen gelmedi, belki birazdan gelir,” derken onun ilk defa yalan söylediğine şahit oluyordum. Ben ona az mı yalan söylemiştim… “Turgay, üç aylık bir oğlum var.” “Ciddi misin? O nasıl? Çok ağlıyor mu?” “Çok şirin ve sevimli, ağlamaması için elimden gelen her şeyi yapıyorum,” derken yüzündeki o tebessüm gerçekten mutlu olduğunun ifadesiydi. “Birazdan tramvayım gelecek, gitmem gerek Nathalie, hoşça kal ve kendine iyi bak!” “Hoşça kal Turgay.” Kapıya doğru yöneldiğimde arkamdan “Turgay!” diye seslendi. “Evet…” “Çocuğumun adını sormayacak mısın?” Elimle kısaca başını okşayıp; “Hoşça kal Nathalie! Gitmem gerek,” diyerek tekrar kapıya yönelmiştim. Bir an önce çıkmam gerekiyordu, arkama bakmadan kapıdan çıkmış ve gözlerim dolmuştu. “Gitmem gerek” derken ona kocaman ve son bir yalan daha söylemiştim; hâlbuki bir bekleyenim yoktu, saat yirmi üç otuzda bir tramvay daha vardı, o da olmasa taksi ile eve gidebilirdim, onunla oturup daha fazla sohbet edebilirdim, mutlu olup olmadığını, okul durumunun nasıl olduğunu ve en azından çocuğunun ismini öğrenebilirdim. Nerede o cesaret… Ben korkak biri değil miyim? Kadınların hislerinden anlamayan biri değil miyim? Bu onu son görüşüm olmuştu. Eve gittiğimde yatağımın üzerine sırt üstü uzandım. “Çocuğumun adını sormayacak mısın?” sorusu halen kulaklarımda çınlıyor ve gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Bunlar, çocukluğumdan beri gözlerden akan ilk yaşlardı. O artık hiç yalnız kalmayacaktı; zira yanında en azından bir çocuğu vardı, onun için yaşayacaktı ve yaşamalıydı da, eminim ki o çocuk büyüyünce en azından duvarları tekmelememesi için annesine dikkat edecektir. Aradan iki sene daha geçmiş, 1985 senesinin son ayında herkes Noel’e hazırlanıyordu. O sıralar bir buçuk seneden fazla bir zamandır Renate ile birlikteydim. Alışveriş caddesinde yürürken karşımdan tanıdık biri geliyordu, o da beni görmüş birbirimize doğru ilerliyorduk. Bu benden sonra Nathalie ile iki ay kadar çıkan Franz idi. Onu en son galiba iki veya üç sene önce görmüştüm. Tokalaşıp sohbet etmeye başlamış, birbirimize ne işle meşgul olduklarımızı, uğraşlarımızı soruyorduk. Bir ara, Nathalie’yi görüp görmediğini sormak içimden geçtiyse de gerekli olmadığını, belki o da görmüyordur diye düşünerek vazgeçmiştim. Tokalaşıp ayrıldığımızda arkamdan; “Turgay!” diye seslendi, duraklayıp döndüm. “Evet Franz…” Bir şey söylemek istiyor, bir türlü söyleyemiyordu. “Franz! Bir şey mi söyleyecektin?” diye tekrarladığımda, düşünceli ve onda hiç rastlamadığım üzgün bir tavırla; “Neyse boş ver, önemli değil. Tekrar hoşça kal arkadaşım, belki yine görüşürüz…” diyerek dönüp uzaklaşmıştı.
|

