<<<<<

-9-

 

uzaklara kadar dağıtıyordu. Uzun dansımızın ardından bir yere oturup sohbet etmeye başlamıştık. Tüm geçmişimi öğrenmek istiyor, bir sürü soruların içine sıkıştırdığı merakını bir türlü gizleyemiyordu. Nerede doğduğum, hatta en güzel çocukluk anılarım bile onu ilgilendiriyordu. Bana fotoğraf albümümün ve içinde küçüklük resimlerimin olup olmadığı soruyor, onları hemen görmek istiyordu. El ele tutuşup bardan ayrılarak odama gitmek üzere asansöre bindik; benim odam altıncı, onunki beşinci kattaydı. Standart donanımlı her odada oturmak için de kullanılan bir yatak, bir yazı masası ve sandalyesi, yanında bir koltuk, duvarlara monte edilmiş kitap rafları, yerde halı, odanın girişinde soldaki köşede elbise dolabıyla ayrılmış bir lavabo vardı. Duşlar ve tuvaletler koridorda ve müşterek kullanılıyordu. Her katta yine müşterek kullanılan büyük bir mutfak vardı. Odama girmiştik, fotoğraf albümlerimi çıkarttım, yatağın üzerine oturduğumda Nathalie yerde halının üzerini tercih etmiş, sağ dirseğiyle dizimde mevzilenmişti. Teybe yerleştirdiğim kasetteki müziğin eşliğinde fotoğraflara bakıp sohbet ediyorduk, her resmin nerede ve ne zaman çekildiğini ona açıklarken arada bir sorular yöneltiyordu.

“İsminin anlamı ne?”

“Asya steplerinde yaşayan bir kuş cinsi,” kısa bir duraklamanın ardından; “soyu tükenmekte olan bir kuş,” derken gülmeye başlamıştı.

“Neden gülüyorsun?”

“Yok, yok... Bir şey yok…” diye cevaplarken halen gülüyordu.

“Almanca ‘Turgai’ diye yazılıyor,” dediğimde artık kahkaha atıyordu. “Bana inanmazsan atlası aç ve bak! Kazakistan’da aynı isimde bir şehir, vadi ve...” elimi havada süzerek; “...o vadinin içinde kuzeye doğru kuş gibi süzülen bir de ırmak var.”

Ben anlattıkça Nathalie’nin kahkahası artıyor, kahkahası devam ederken parmaklarımla ona doğru sayıyordum.

“Bak! Kuş, şehir, vadi ve ırmak adı, tam dört tane, beşincisi ben, inanmıyorsan ansiklopediye bak! Ben hariç, diğerleri orada yazılı.”

“Hayır, hayır!.. İsminin anlamına gülmüyorum.”

“Peki, neye gülüyorsun?”

“Sen ‘soyu tükenmekte olan’ derken... Yüzündeki ifadeye... İşte o ifadeye gülüyorum.”

Bunda gülecek ne vardı ki! Halen anlayamıyordum… Kahkahası devam ediyor. Gözlerini gözlerimden ayırmadan eliyle ağzını kapatarak kahkahasını kesmeye çalışıyor, fakat beceremiyordu. Elimi çenesine götürüp başını bana doğru biraz daha kaldırırken kahkahayı kesmiş, kahkahanın getirdiği yorgunlukla derinden soluyarak hafifçe gülüyor, benim başım da içindeki bin bir çeşit düşünceleri tek bir odakta toplayarak ona doğru yavaşça eğiliyordu. Bir anda dudaklarımız birleşmiş, kahkaha ve gülmenin yerini ani bir sessizlik almış, teypteki müzik bile durmuştu. Kucağımdaki fotoğraf albümünü diğer tarafıma bıraktım. O an kalbim hızla atıyor, gözlerim kararıyordu. Gözlerimi bir an kaparken, bana sarhoşluk veren, başımı döndüren o tadı, kokuyu ve heyecanı o karanlığın derinliğinde bulmuştum. Birbirimize sımsıkı sarılmış, burnumuzla soluk alıp vermeye çalışıyorduk. Havasız kalıp kalmayacağım umurumda bile değildi. Aradan ne kadar zaman geçti bilemiyorum. Odanın içi bir anda ateş gibi olmuştu, dudaklarımız ayrıldığında birbirimizi soymaya başladık. O kadar acelemiz vardı ki, uzun bir yolculuğa çıkmak üzere harekete hazır olan treni kaçırmak istemiyorduk. Geleceğe birlikte çıkacağımız, henüz başlangıcında olduğumuz bu yolculuk uzun sürmeliydi. Nathalie’nin çıplak muhteşem vücudu parlak bir yağlıboya tablosu gibi gözlerimin önündeyken lokomotif düdüğünü uzunca çaldı, pistonlar harekete geçti…

“Çok güzel bir resimsin Nathalie!” dememi derin bir soluğun ardından içten gelen bir iniltiyle cevaplamıştı.

Kuvvetli bir elektrik enerjisi gün ağarana kadar ikimizi birbirimize defalarca kaynatmıştı. Ne muhteşem bir enerjiydi o... Ne de kuvvetli bir bağ oluşturmuştu.

Saat on bire doğru kalktığımızda trenimiz sanki başka diyarlarda yol alıyordu, sanki yeniden doğmuştuk veya yeniden doğuşun ütopyacılarıydık.   

“Hadi mutfağa gidelim, ben kahveyi yaparken sen de kahvaltı masasını hazırlarsın,” diyen Nathalie mutfağa doğru önemden ilerliyordu. Orada sadece aynı katta kalan bir arkadaşım vardı, bizim gibi geç kalkarak kahvaltısını yeni bitiren Klaus;

“Afiyet olsun,” diyerek mutfaktan ayrıldı. Kahvaltımız hazırdı. Masada karşılıklı oturmuş, sohbetimize devam ederek kahvaltımızı yapıyorduk. Geleceğe doğru yol alan katarda birlikte yaptığımız ilk kahvaltıydı bu.

“Akşam neden güldüğümü şimdi anlıyor musun?” diye sordu.

Neyi ifade etmek istediğini anlayamamış gibi ona bakarken devam etti:

“Sen ‘soyu tükenmekte olan bir kuş’ derken yüzündeki ifade böyle bir geceye olan hasretini anımsatıyordu sanki.”

Gülme sırası bana geldiğinde kafasını daha da uzatarak;

“Merak etme senin soyun tükenmez,” derken elimde tuttuğum fincanındaki kahvenin bir kısmını önüme dökmüş, kalanını fincanla birlikte masanın üzerine bırakmıştım. İkimiz de kahkahayı basmıştık. O an kapı komşum, bitişiğimdeki odada kalan Monica kendine kahve yapmak için mutfağa girmişti, günaydın demeden yüzündeki tebessümle:

“Ne oluyor, neden gülüyorsunuz böyle?”

Ben halen kahkahaya devam ederken Nathalie hemen bir bahane bulmuştu.

“Sürekli yere paralel uçan kuşlara gülüyoruz, bu arada; kahve alabilirsin, taze yaptım.”

Monica bir fincan alıp otomatiğin ibriğinden kahvesini doldururken:

“Ne var bunda, çoğu kuşlar yere paralel uçar!”

Nathalie gülmekten fırsat buldukça devam ediyordu, elini havada süzerek:

“Bizim kuş başka bir kuş... Yukarı doğru havalanırken... Daha fazla kanat çırpan bir kuş.”

“E... Bu da normal!”

Yine eliyle göstererek:

“Fakat yere doğru pike yaparken sesi çıkmıyor da, ona gülüyoruz.”

Artık Monica da ne olduğunu anlamadan gülüyordu.

“Nathalie! Sana bir şeyler oluyor galiba…”

Gülmekten gözlerim yaşarıyor, Nathalie fırsat buldukça konuşuyordu:

“Bu kuşların soyları nereden gelip nereye gidiyor, onu da merak ediyoruz.”

Monica kurnaz bir ifadeyle:

“Bununu size sormalı, siz ikiniz daha iyi bilirsiniz!”

Nathalie şaşırmışçasına:

“Neden biz?”

Monica:

“Kuşlar gibi uçuyorsunuz da ondan.”

Nathalie:

“Anlayamadım, nasıl yani?”

Bu sefer Monica bir eliyle pike, paralel ve yukarı doğru çıkış yaparak, ki baş parmak ve küçük parmak kuşun kanatlarıydı:

“Yere doğru pike yapan kuşların sesi çıkmaz, paralel uçan kuşların kanat sesleri duyulur, havalanan kuşların kanat sesleri daha uzaktan duyulur.”

Nathalie’nin yüzündeki şaşkınlık ifadesi arttı.    

“Evet! Devam et?”

Gülme sırası, kahvesini alıp odasına gitmekte olan Monica’ya gelmişti.

“Kanat sesleriniz bu gece uzaklardan, ta benim odamdan duyuluyordu da… Kahve için teşekkürler!” diyerek kahkahasını atıp mutfaktan çıkarken; 

“Ne?” diye bağıran Nathalie’nin kendi kazdığı kuyuya düşmüş gibi bir hali vardı.

Her günümüz neşeli geçiyor, mutluluğumuz güzel bir harmoni içinde aylarca devam ediyordu. Birlikte yemek yapıyor, birlikte yiyor, bulaşıkları da birlikte yıkıyorduk. Birlikte geziyor, birlikte müzik dinliyor, birlikte hayal kuruyorduk. Hazırlandığımız dersler ve imtihanlar haricinde her şeyimiz müşterekti. Müşterek olmayan başka bir şey de onun dolunayda uyuyamamasıydı. Dolunayın aydınlattığı gecelerde benim de uyumama müsaade etmezdi ve birbirimize sarılarak sabahlardık. Bana dolunayda uyumamayı böyle aşılamıştı bu dişi kurt. İlkbahar gelmişti, her taraf yemyeşil, güneş fırsat buldukça yağmur bulutlarının arasından ara sıra görünüyordu. Benim güneşim Nathalie idi, karanlık noktası olmayan, hiç gölge bırakmayan bir güneş, her tarafımı yakıyordu adeta. Bir pazar günü bir kat aşağı inip odasına gittim, orada bazı arkadaşlarıyla sohbet ediyordu, içeri girer girmez:

“Ben de seni bekliyordum, parka gidip biraz gezelim mi?”

>>>>>

ORG ve Tora Bora—3. BÖLÜM  ©

Roman

Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi

Yağlı boya tablosu.Müthiş bir enerji...Yakıcı güneşKuşlar.