<<<<<

-8-

 

diye soruyor. “Savaşsız ve sınırsız, içinde sınır olmayan bir dünya,” diyorum. Bir lokomotif, camları geniş, Hintlilerin en hızlı lokomotifi, ağabeyim Mete beni bu lokomotif ile bir yere göndermek istiyor. Lokomotif içinde, aniden önüne çıkan yayalara, vasıtalara çarpmadan caddelerde, sokaklarda ilerliyoruz. Lokomotif kömürle çalışıyor, sürücüsü yaşlı bir adam, istenilen yere gitmeye, yola çıkmaya pek niyeti yok. Yolda lokomotif sürmesini bana öğretecek. Lokomotifin tuvaletine giriyorum; çok kirli ve pis kokuyor, büyük aptesimi yapıyorum. Daha sonra lokomotifte radyo dinliyorum. Politikacı Hüsamettin Bey radyoda lokomotif sürücüsü ile konuşuyor; “paranı aldın, neden gitmek istemiyorsun,” diye soruyor. Lokomotif sürücüsü; “kömür yetmez,” diyor. “Cebimde para var, gerekirse benzin, mazot alabilirim” diye düşünüyorum... (20.04.2000).» Aylardır bir tek bardak bira bile içmemiştim. Şimdiki oturduğum mekânın sadece sessizliği hoşuma gidiyor. İkinci ben ile baş başa kalıp şarap içerek bu akşamı değerlendireceğim. Bu sebeple bugünkü kısa alışveriş listesinde kırmızı şarap da vardı. Hava sıcak ve balkonun kapısı açık, salondaki loş ışık ile kasetten çaldığım klasik müzik beni rahatlatıyor. Bürodan getirdiğim döner koltuk üzerinde bazen sağa sola bazen üç yüz altmış derece dönüyor, arada bir şarabımı yudumluyorum. Hiçbir şey düşünmek istemiyorum bu akşam, belki anılarıma dönmek için resimlerime bakabilirim. Foto albümünü alarak sayfalarını yavaşça deviriyorum. Tatil resimleri, plâjlar, dağlar, partiler, doğum günleri, arkadaşlarla yemek ziyafetleri. Ve Nathalie... Orada durdum, biraz daha durdum. Nathalie şu an otuz dokuz yaşında olmalı. Acaba bakışları, gülümsemesi, kahkahası halen aynı mı? Tam yirmi sene geçti aradan. Halen dünkü gibi hatırlıyorum:    

Anılar başlıyor.

1980 senesinin sonbaharı yeni bir duygunun filizlendiği, yeşermeye başladığı bir mevsimdi. Sömestri başlayalı henüz birkaç hafta olmuştu. Öğrenci yurdunun bodrum katındaki bar olarak da kullandığımız parti salonunda hem kış sömestrsinin başlangıcını kutluyor hem de yurda yeni taşınanlar için tanışma partisi veriyorduk. Yurttaki partilere kimi öğrenciler yurt haricindeki arkadaşlarını, sevgililerini, hatta ailelerini de davet edebiliyordu. Girişte, sağ köşede küçücük halojen lambalarının aydınlattığı bir bar, önünde yüksek tabureler, sol tarafta oturma gurupları, alçak koltuklar ve üzerlerinde mumlar yanan alçak masalar, duvarlarda sanat öğrencilerinin yaptığı tablolar, onun arkasında kurtların döküldüğü bir dans pisti ve köşesinde disk jokeyin plâklarını döndürdüğü yer. Barın arkasında birer ikişer saat süreyle iki üç öğrenci servis yapıyor, plastik bardaklara ahşap fıçılardan durmadan akan biraları, şarapları, meyve sularını, çay ve kahveleri dolduruyorlardı. Saat yirmi iki sıralarında salon tıklım tıklım dolmuş, servis sırası da bana gelmişti. Bar tezgâhının önü kalabalıktı. Bir ara, iki üç metre kadar ileride kalabalık arasında, bu zamana kadar hiç görmediğim güzel bir kız dikkatimi çekmişti; ya misafir olarak partiye gelmiş ya da yurda yeni taşınmış olmalıydı, etrafındaki yurttan birkaç kişiyle sohbet ediyordu, anlaşılan bizimkiler böyle güzel bir yaratığı pek yalnız bırakmak niyetinde değiller. Barda oldukça meşgul olduğumdan sadece arada bir o yöne bakabiliyordum. Bir ara onun bakışlarının da aramızdaki kalabalığı yararak bana doğru yöneldiğini fark ettim. Loş ışığa rağmen güzelliği dikkatimi çekiyordu. İşime bakmanın daha doğru olacağını, ben servisi bir sonrakine henüz terk etmeden böyle güzel bir kuşun çabucacık uçurulacağını düşünmüştüm. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum; bar tezgâhının sağından bir çift gözün hareketlerimi izlediğini hissetmiş, başımı o yöne çevirmiştim. Bu o idi, baş döndürücü güzelliğini yakından daha net görebiliyordum, dirseğini tezgâha dayayıp yüzünü avucuna yaslamış, mavi gözleriyle bana bakıyor ve gülümsüyordu. Bu dilber beni içmeden sarhoş edebilirdi. Benden portakal suyu istedikten sonra verdim.

“Yurda yeni mi geldin?” diye sormaktan kendimi alamadım.

“İki hafta önce taşındım, üniversiteye yeni başlayan bir çaylağım ben.”

“Seni hiç görmemiştim de…”

“Ben seni önceki günler gördüm, bir saatten fazla bardayım ve on dakikadır burada dikiliyorum.”

Onu nasıl oluyor da fark etmemiştim.

“Burayı nasıl buluyorsun?” diye sordum.

“Çok güzel, dekorunu da güzel yapmışsınız.”

“Diğerleri gibi eğlenmeyi, dans etmeyi pek sevmiyorsun galiba.”

“Burada seni seyrediyorum, işini bitir sonra birlikte dans ederiz,” derken içimde bir şeyler kaynamaya başlamıştı, bilmem nasıl tarif edeyim; tıpkı elektrik kaynağı gibi bir şey... İki demir parçasını birbirine kaynatmak için yaklaşan kaynak elektrotu... Bu arada açığa çıkan bir enerji... Ve onun çıkardığı cızırtı... Bu bir elektriklenme idi, aramızda bir elektriklenme olmuştu. Sonra ilâve etti:

“Bu arada, benim ismim Nathalie.”

“Özür dilerim,  benim adım da Turgay.”

“Biliyorum.”

“Önce söylemiş miydim?”

“Hayır, içecek isteyenler sana isminle hitap ediyor da…”

Sonra gülerek:

“Galiba kalabalık başını döndürüyor.”

“Evet, galiba öyle,” diye yalan söylemiştim; zira başımı döndüren kalabalık değil bizzat kendisiydi. İçecek isteyenlerin yüzünden sohbetimiz sıkça kesiliyordu.

“Nathalie... Bu aslında Fransız ismi değil mi?”

“Ben bir melezim, annem Fransız, babam Alman.”

“Güzel bir melez…”

“İltifat mı ediyorsun?”

“Hayır, şu anda karşımda bulunduğun gibi bir gerçek...”

Karşımda bulunduğu gibi bir gerçek... İnşallah rüyalar âleminde değilimdir. Şayet bu bir rüyaysa en iyisi uyanmamak...

“Hey Turgay! Kızları rahat bırak da bize sıra gelsin,” diye seslendi Peter barın önünden.

“Anlaşılan bira sıranı kastediyorsun, al sana bir tane!” diyerek bir bira uzattım. Birayı alan Peter;

“Birayı kastetmemiştim, ama öyle olsun… Yine de hiç yoktan iyidir,” dediğinde etrafımızdakiler gülmeye başladı. 

“Servisi ne zaman devrediyorsun?” diye sordu Nathalie.

Saatime bakıp:

“On beş dakika sonra.”

Boş bardağını tezgâhın üzerinden uzattı.

“O halde bir portakal daha alabilirim.”   

Bu durumda benim yerimde olan başka biri, o güzel gözlere bakmak varken boş bardağı fark edebilir miydi? Bardağını alırken elimin eline değmesi onunla olan ilk deri temasıydı. Galiba o da şaşkınlığımın, heyecanımın farkına varmıştı. Sabırsızca beklediğim devir zamanı geldiğinde servisi bırakıp tezgâhın öte tarafındaki Nathalie’ye yanaştım.

“Dans edelim mi?” diye sordu.

“Bu müzik çok hareketli değil mi? Diğerini beklesek!”

“İyi ya! Hareketli bir başlangıç,” diyerek gülümsemişti.

O önümde, dans pistine doğru yürüdük. Pist çok kalabalıktı. Dans edenlerin arasından disk jokeyin bulunduğu köşeye doğru ilerledik. Nathalie dansına başlamıştı, onun kıvrak ve hareketli dansına ayak uydurmakta zorluk çekiyordum. Birkaç hareketli müziğin ardından disk jokeye dönerek Nathalie’ye belli etmeden göz kırpıp, iki işaret parmağımı yan yana getirerek gösterdim. Disk jokey ne demek istediğimi anlamıştı; bir sonraki müzik bizi birbirimize yaklaştıracak tarzdan olacaktı. Bu arada; disk jokeyin adı John, yurdun neşesi ve gözdesi, orta Afrika’nın siyah incisi. Halimden anlayıp yavaş ve güzel bir müzik yapmış, hareketliliğin yerini romantik bir ortam almıştı. Nathalie’nin kolları boynuma, benimkiler incecik beline dolandı. Kulağıma;

“Disk jokeye yaptığın işaretin anlamı bu muydu?” deyince hiçbir şeyin gözünden kaçmadığını ima ediyordu. Hareketler denkleşip kafalar da uyuştuğundan, kısa bir süre sonra birbirimize iyice sokulmuş, vücutları temas ettiren bu uyuşma boynumdaki kollarını daha da daraltmıştı. Etrafında o kadar kartal uçuştuğunda kendini pençelerime terk eden bu güvercin ile havalarda dönüp dans ederken omzuma yasladığı başını okşuyor, saçlarını kokluyordum. Döndükçe yarattığı rüzgâr, omzuna kadar uzanan atlas gibi yumuşak sarı saçlarının tatlı bir ürperti veren kokusunu

 

>>>>>   

ORG ve Tora Bora—3. BÖLÜM  ©

Roman

Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi

LokomotifYeni bir aşk.Dans

1 - 2 - 34 - 5 - 6 - 7 - 8 -  9 - 10111213 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 1920 - 21 - 22 - 23 - 24 - 25 -