|
-7-
evinde tanıştığım arkadaşı Manuela geldi, evinden aradığımda telefona kendisi çıkmıştı. “Nasılsın Manuela?” “Ah! Sen misin? Teşekkür ederim, sen nasılsın?” “Teşekkür ederim. Silvia’ya baktım, evinde yoktu, bir sürpriz yapayım dedim.” “Zannedersem annesinin yanına gitti, geceyi orada geçirebilir, Bonn’da mısın?” “Evet.” “Bize gel! Evde kimse yok. Biraz oturur, sonra birlikte çıkarız.” “Yarım saat içinde ordayım.” Kapıda beni karşılayıp içeri davet etti, kendi odasına yerleştik. Liseyi bir sene önce bitirmiş, muhasebe öğrenimi görüyordu. Uzun, dalgalı kestane saçlı, açık tenli güzel bir kız. Aylardır tanıdığım halde ilk defa evlerine geldiğim Manuela anne ve babasıyla birlikte yaşıyordu. İkram ettiği kahveyi içiyor, sohbet ediyorduk. Bu güzel ve sıcak havayı dışarıda değerlendirmeye karar vererek arabaya atlayıp şehir kenarında, Ren Nehri kıyısında tabiatın kucağında indik. Etraf gezintiye çıkanlarla doluydu; kimileri kıyıda piknik yapıyor, kimileri parti veriyor, kimi gitar kimi flüt çalıyor, kimisi onları seyredip dinliyor veya yalnızlığını tabiatla paylaşıyordu. Bu koca nehir bana İstanbul Boğazı’nı anımsatıyordu, fırsat buldukça kenarında gezintiye çıkar, bir yere oturup gemilerin gelip geçmesini seyrederdim. Bir saatlik gezintinin ardından Manuela’dan iyi bir fikir gelmişti. “Biz de piknik yapalım mı?” “Bence uygun, hadi alışveriş yapıp tekrar gelelim.” Arabaya dönüp yola çıkarak rastladığımız ilk markete dalıverdik, alışverişimiz esnasında; “İçecek olarak ne alalım?” diye sordum. “Sen ne içeceksin?” diye karşıt bir soru geldi. “Bira içeceğim.” Manuela: “Ben de bira içeceğim.” “Kaç tane?” “Sen kaç tane?” “Dört veya beş şişe.” Manuela: “Bana da o kadar alalım.” “Ne? O kadar içebilir misin?” diye sordum. “Nasılsa hava güzel, sabaha kadar vaktimiz var, hem sen bira içmeyi nerede öğrendiğini sanıyorsun?” Beni bir gülme tuttu. Haklıydı. “Yani bana demek istiyorsun ki...” derken sözümü kesti: “Evet demek istiyorum ki, sen arpa tarlasındasın. Doğru söyle! Almanya’ya gelmeden önce, yani Türkiye’de, burada içtiğin kadar bira içiyor muydun? Tabii ki hayır… O halde? Seni biraya alıştıran biziz.” “Siz de o kadar güzel yapıyorsunuz ki… İçmemek elden değil.” Romantik bir gece geçireceğimizi düşünerek birkaç tane de mum almıştık. Tekrar nehir kenarına gelip arabayı boşalttık, yayılıp serilecek yer ararken çalıların arkasında koca bir ağacın yanında otluk, çimenlik karışımı uygun ve güzel bir yer bulmuştuk. Tek eksiğimiz olan müziğin yerini yüz metre kadar ileride parti verenlerin yanından gelen hırçın bir rock az da olsa dolduruyordu. Hava karardığında gezginler gitmiş particiler kalmıştı, belliydi ki onlardan kimi nehir kenarında sabahlayacak. Etrafta karanlığa gömülmüş bizim gibi çiftler olmalıydı. Üç yüz metre kadar önümüzde akıp giden nehir, üç yüz bin kilometre üstümüzdeki Ay dedenin parıltısını aynı oranda bize yansıtıyordu. Gece saat biri gösterdiğinde uzaklarda ateş yakıp etrafında eğlenen kimseleri görüyorduk. Onlar, bulunduğumuz otların çalıların arasında bizi göremezdi. Her ikimiz de yan yana uzanıp sırt üstü seyrettiğimiz yıldızları birbirimize işaret ediyor, onların bize olan uzaklıklarına dair tahminler yürütürken oralarda bizim gibi yaratıkların varlığını tartışıyorduk. Varsa acaba bizden güzeller mi, yoksa çirkinler mi? “Şayet çirkinlerse korkarım onlardan,” dedi Manuela. “Korkma! Ben yanındayım,” diye cevaplarken biraz daha yaklaşıp elini tuttuğumda kafasını bana çevirmiş, “fırsatçı” dercesine gülümsüyordu. Gülümsemesine, karşı bir gülücükle ve ardından gelen bir öpücükle cevap verdim. Nihayet önce söylemek istediğine değindi: “Fırsatçı…” “Bu fırsat kaçırılmaz!” diyerek dudaklarımı dudakları ile birleştirdim, diğer taraftan bluzunun düğmelerini ince bir ustalıkla çözüyordum. Akıllılık edip bu sıcak havada sutyen takmayacağını anlamıştım zaten; muhteşem göğüsler dimdik bana bakıyordu. Sanki bulunduğumuz otların arasında bir çiçek kokluyor, kokusunu ciğerlerimde depoluyordum. Kollarımın arasında çırılçıplak kalan Manuela’nın üzerinde iken kendimi kırlarda, çayırlarda, vadilerde ve tepelerde otlanan, arpa tarlasına süzülen bir beygir gibi hissediyordum. Otlanmak, arpalanmak ve sonra şahlanmak için gün ağarana kadar vaktim vardı.
Bu geceki yolculuk başka bir yere: «...Suriye Halep şehrine bilet alıyorum. Elli mark bilet parası veriyor, bir mark geri alıyorum, “para üstünü eksik verdiniz,” diyorum... Festival gibi bir şeye hazırlık yapılıyor. Çay içiyorum, biri benim bardağımdan içmiş veya bardağımı değiştirmiş. Bir sürü güzel montlar, giyinilmesi için hazır bekleyen montlar, güzel spor arabalar... (19.04.2000).» Öğlen vakti. Sabri’yi işyerinden aradım ve yanına uğrayacağımı söyleyip yola koyuldum. Uzun zamandır görüşememiştik. Sabri: “Seni aradım, telefonun kapanmış.” “Bir sene oluyor.” “Ne oldu sana böyle aniden? İnanılacak gibi değil!” “Ben de bilmiyorum, dediğin gibi her şey ani oldu, para gelecek yerler bile kapandı, hepsi kapalı kapıların ardında ve alamıyorum.” “Kasabaya hiç gittin mi?” diye sordu. “Değil kasabaya, kasaba bile gidemiyorum… Hasan’ın mezarına da halen gidemedim, rüyamda görmüştüm, ‘beni ziyarete gelin’ diyordu.” “Bir gün gel, birlikte gidelim.” “Tamam. Ahmet’ten haber var mı? Geçenlerde onu da rüyamda gördüm, Erzurum’da albay olmuş rüyamda.” “Doğru ya! Bayramda buradaydı, yeni albay olmuş ve tayini de oraya çıkmış, hayret bir şey!” Sabri bir miktar borç para verdi. Gerçi yanımda biraz vardı; fakat uzun süre idare edemezdim. Bir saat kadar sonra teşekkür edip ayrılarak bir zamanlar büromun bulunduğu semte geldim, buraya gelmeyeli birkaç ay olmuştu. Güzel bir bahar havası, etrafın yeşerdiğini sanki şimdi oturduğum çay bahçesinde fark ediyorum. İlerideki Marmara Denizi’nin durgunluğu da dikkatimi çekti. Önceleri beni gördüğünde köpüren derya ben bu diyardan ayrılınca sakinleşmiş gibiydi. Diğer Deniz aklıma geldi. “Marmara’yı her gördüğünde beni hatırlasın” diyerek kendisine öyle bir isim seçmiş ki! Güzel olduğu kadar da akıllı bir yaratık… Çayımı yudumlarken etrafı seyrediyorum; her şey bana değişik geliyor, kendilerini bahar havasına kaptırmış, ilkbahar çiçekleri gibi açılmış kızlar bile. Tanrı tüm güzellikleri yalnız Türkiye’de değil her yerde onlara vermiş… Komşumuz Bulgar dilberleri, kuzeyindeki fıstıklı sarı Ukrayna baklavaları, güneşin gittiği yöne doğru; Alman kumruları, güneyinde; Eyfel Kulesi’nin gölgeleyemediği Fransız afetleri. Ya derenin diğer tarafındaki Venezuela çikolataları ile kıvrak Brezilya sambacıları! Diğer suyun ortasındaki Hawaii’nin çiçekleri, öteki tarafında; Çin’in ipek tenli aşk hapları ve sonra oryantalin kara gözlüleri… Hepsinin havası aynı, değişik olanı; kıvrak dansları. Her gece başka bir yerde gösteri, senaryolar ise hemen hemen aynı; kâbus, deprem, uçak kazaları… Şimdi de bunlara savaş ve kan eklendi: «...Doğduğum kasabadayım, her şey değişmiş, büyümüş, gelişmiş. Birini uzaktan babama benzetip ona görünmemeye çalışıyorum. Çarşı içinde geziniyorum. İki kişi kavga ediyor. Üstteki alttakinin karnını bıçakla yarıyor, çok kan akıyor, alttakinin kafası yan yatmış, “bayılmış veya ölmüştür” diye düşünüyorum. Biri bana; “nasıl bir dünya istersin,” |
|
ORG ve Tora Bora—3. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |



