<<<<<

-6-

 

hareket edecek. Kahvaltılık satın alıyorum, salamlar, peynirler ve iki bardak meyve suyu. Meyve sularını başkaları içmiş. Biri bana; “beyaz kremalı peynir al!” diyor.  (18.03.2000).»

Nisan yağmurlarına iki gün kaldı. Bu ayın son rüyasına göre babam beni galiba götürecek:  «...Bir yerden bana mektup geliyor; zarfın üzerindeki pul damgalı, galiba icradan veya mahkemeden diye düşünüyorum. Haber babamdan geliyor. “Ben yola çıktım, yolu yarıladım, şu an Edirne’deyim, seni almaya geliyorum,” diyor haberde. Anneme; “babama adresi sen mi verdin?” diye soruyorum. Önce “hayır,” diye yalan söylüyor, sonra itiraf ederek; “daha önce mektup yazmıştım, adresi oradan biliyor,” diyor... (30.03.2000).» İlkbaharı hissetmiyorum, ilkbahara özgü bir hava yok, gittiğim her yer, dokunduğum her şey halen soğuk… Kendimle bile barışık değilim. Tüm günüm evde geçiyor. Ekmeğimi almak için bakkala gidip üç yumurta ve bir paket de hazır çorba aldım. Dönüşte karşı sitenin yeni bekçisi “hey!” diye seslenerek beni yanına çağırmaya başladı. Benden ne isteyebileceğini düşünürken;

“Beni mi çağırıyorsun?” diye sordum.

“Evet, buraya gel!”

Benim gibi kapı önündeki bakkal da şaşırmıştı. Yanına doğru yürüdüm.

“Ne var, bir şey mi oldu?”

“Bizim yönetici seni çağırıyor.”

“Benden ne istiyormuş?”

“Bilmem… Ona sor!”

“Ona burada olduğumu söyle, buraya gelsin.”

“Seni yerinde, odasında bekliyor.”

Merakımı yenemeyip bekçinin arkasından ilerledim. Birlikte yöneticinin odasına girdik.

“Beni çağırmışsınız?”

Masasının başında makam koltuğunda oturan yönetici sert ve emreder bir şekilde:

“Geç otur şuraya!”

Konuşması ve tavrı hiç hoşuma gitmedi. Konu herhalde site sakinlerinin kovdurduğu bekçilerdir diye düşündüm, ne de olsa kendi adamlarıydı. İşaret ettiği sandalyeye oturdum.

“Sen neden ev sahibinin dediğini yapmıyorsun?”

“Neyi kastettiğini anlamadım.”

Sert bir şekilde bakarak:

“Benimle laubali konuşma!”

Bana sen diye hitap eden, hem de benden yaşça küçük kimseye sen diye hitap etmem zoruna gitti. Biraz aşağıdan aldım.

“Pekâlâ, o halde şöyle diyeyim; ne demek istediğinizi anlayamadım!”

“Sen kapıyı niye değiştirmiyorsun?”

“Hırsızların açtığı kapıyı mı? Daireye taşındığım gün kapı nasılsa şimdi de aynı, neden ben değiştireyim? Asıl ev sahibinin değiştirmesi gerekir, olan benim eşyalarıma oluyor, benim eşyalarım zarar görüyor.”

“Ev sahibin benim arkadaşım ve o kapıyı değiştir diyorsa değiştir.”

“O halde arkadaşına söyle kapıyı değiştirmek istiyorsa kendisi değiştirsin.”

Oturduğu yerden kalkıp yanıma geldi, başımda dikildi.

“Sen benim kim olduğumu, nereli olduğumu biliyor musun? Nasıl konuşuyorsun sen benimle?” dedikten sonra bana bir tokat attı. Kucağımdaki alışveriş torbasını yanımdaki sehpanın üzerine yavaşça bırakıp yine yavaşça ayağa kalktım. Korktuğumu sandı. Kalkar kalkmaz suratına okkalı bir yumruk patlattım, ardından yaka ve paçasından tutup makam masasının üzerine sırt üstü yapıştırdım, masanın üzerinden aşağı yuvarlandı. Koşan ata ve havlamayan ite “nerelisin?” diye sorulur, bir köstebeğin nereden geldiği zaten bellidir. İşim bittiğinde torbamı alıp içene baktım; yumurtalarım sapasağlam. Dışarıda beni bekleyen bakkal merakla sordu:

“Ne oldu? Senden ne istiyormuş?”

“Kaşınıyormuş, okşanmak istedi, ben de okşadım.”

“Eline sağlık, iyi etmişsin, o zaten bizim bakkala hiç uğrayamaz, bir daha da sağda solda hindi gibi kabarmaz.”

Bu geceki rüyada bir nisan şakası olsa gerek: «...Küçük bir jet uçağı düşüyor, diğer bir uçak uçurumun tam kenarına çarpmadan yan uçarak dönüyor... (01.04.2000).» Bugünkü gibi rüzgârlı havalarda yaptığım gezinti bazı duyularımı, hislerimi geliştiriyor sanki. Rüzgârlar her taraftan çeşitli kokuları beraberinde getiriyor, her zaman değişik bir koku; kimi kez mis kokulu zambağın, kimi kez kirli derenin kokusu, kimi zaman yarının, kimi zaman ayların ve senelerin kokusu. Bugünkü rüzgâr ta uzakların kokusunu burnuma getiriyor, bahara özgü bir koku alamıyorum havada, şimdiki daha değişik; ürpertici ve korkutucu. Bu akşamki haberlerde: İstanbul Atatürk havaalanında iki uçak yerde çarpıştı, Japonya’da yanardağ faaliyette1) ve deprem.

Ertesi günün haberleri de iç açıcı değil: Maraş ve Sapanca’da depremler. Yeryüzünde deprem hareketleri galiba çoğalıyor, rüyalarda olduğu gibi.

Birkaç hafta önceki rüyamda babamın yanına giden Hasan şimdi yalnız ve bir şeylerden rahatsız: «...Hasan bir sandalyede oturuyor, huzursuz, sabırsız bir şekilde ayaklarını, dizlerini titretiyor... (10.04.2000).» Rüyamdaki Hasan bir şeyler bekler gibiydi; iyi olmayan bazı şeylerin yaklaştığını haber veriyormuşçasına. Mezarını da halen ziyaret edemedim. Akşam serinliğinde balkona oturdum, gökyüzü açık, yıldızlar görünüyor. Yaşımı sayar gibi onları saymaya başladım, kırk dörde gelip sonrasına cesaret edemedim; zaten sayabileceğim fazla bir şey kalmamıştı. Oturduğum bina tepelik bir yerde olduğundan şehrin ta uzağındaki ışıklarını görebiliyorum, çok fazlalar, sayılacak gibi değil, gördüğüm yıldızlardan çok daha fazla; sanki yeryüzünde sabit bir gökada, bir tek yıldızın doğmasıyla sönecek olan bir gökada… Ardından etraf aydınlanacak, her şey görünürde olacak, giysilerine bürünenler birbiri ardına ortaya çıkıp birbirlerinin etrafında dolanacak. 

Güzel rüyalar beni ta nerelere götürüyor. Saniyede dünyanın diğer tarafındayım, işte hız buna denir, sınırını aşınca zamanı bile geride bırakıyor: «...Araba ile seyahatteyim. Sisli puslu yollar. Çin setti görünüyor. Arkadaşım Ahmet albay olmuş, Erzurum’da vazifeli, dağlık bir yer. Evdeyiz. Servis otobüsü, bir otobüs dolusu asker Ahmet’i almaya geliyor. Ona; “ben sonra gelirim,” diyorum. Evin içine rüzgâr giriyor, arka pencereler az açık, kapatıyorum, soba yanıyor, “pencereler açık olursa bu soba ısıtmaz,” diyorum. Yatağın döşeği veya balon gibi bir şey yanmaya başlıyor, “hemen havasını alalım, yoksa patlayacak!” diyorum. Havasını alınca sönüyor. Annem “Turgay!” diye beni çağırıyor... (11.04.2000).»  Arkadaşım Ahmet’i en son çok seneler önce İstanbul’da görmüştüm, o zaman yüzbaşı idi. Ondan haberleri ancak arkadaşım Sabri’den alıyordum. Çin’e seyahat önceleri de rüyama2) girmişti. Şimdikinde yollar sisli.      

Bir insan davetiyesi basılmamış düğününü ancak rüyasında görüyor: «...Evleniyorum, yanımda genç bir bayan gelinlik giyiniyor, adı Christiane. Bana kahvaltı hazırlayıp getiriyor, kahvaltıda zeytin de var. Fotoğraf albümüne bakıyoruz. Benim resimlerim, askerlik resimlerim de var. Çatıya çıkıp başkaları ile eşya taşıyoruz. Bir ara dağdayım, yanımda biri var. Siyah yaban sığırları görüyoruz, çoğalıyorlar, onları bir araya topluyoruz. Beyaz bir yılan görüyorum, yirmi beş metre uzunluğunda, kesiyorum, halen hareket ediyor. Güya dağda bir çiftlik yapacağız, çikolata yiyorum. Bir ara başka bir yerde tramvaya biniyorum, oturacak yer yok, en arka sırada boş bir yer görüyorum. Bir durakta tanıdık genç bir bayan tramvaya binip yanıma geliyor. Birlikte bir rüya tabirleri kitabına bakıyoruz, bazı sayfalar eksik gibi, tabirler alfabetik sırada da değil. “Bu kitap iyi değil,” diyerek benim kitabı övüyorum. “Bak! Burada para kelimesini bulamıyorsun, senin bu kitapta para kelimesi yok,” diyorum... (12.04.2000).» İşte olay bu! On beş Eylül 1997 den beri para kelimesi artık hayatımda yok… Onun öyle bir gücü var ki, insanlara her şeyi yaptırtıyor, o olmasa bayramlaşmaya bile kimse gelmiyor. Manuela’nın geçen sene, büroyu kapatmadan önce telefon ettiği gün aklıma geldi, geçen yaz veya bu yaz için İstanbul’a geleceğini söylemişti. Belki de geldi ve beni bulamadı veya bu yaz gelecek. Şayet gelirse onu nasıl karşılayabilirim veya misafir edebilirim? Para yok… Oysa onunla kısa bile olsa güzel günlerim geçmişti. Almanya’da Silvia’yı bir defa evinde bulamayınca onun yanına gitmiştim. Aman ne gidişti… O zaman bir hafta sonu, cumartesi günüydü:

Anılar başlıyor.

Senelerden 1983. Sıcak bir yaz günü, Silvia’ya sürpriz yapmak için Bonn şehrine gittim. Birlikte dışarı çıkar, hafta sonunu da orada geçiririm diye düşünmüştüm. Evine gittiğimde kimse yoktu. Şehir merkezine gidip gezindim. Birkaç saat sonra telefonla aradım, gelmemişti. Geri dönmek isterken aklıma Silvia’nın

>>>>>

ORG ve Tora Bora—3. BÖLÜM  ©

Roman

Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi

Metin Kutusu: 1) 03.01.2000 tarihli rüya:  «...Ben, ağabeyim Mete ve yanımızda genç bir bayan var. Onlara; “Hollanda’ya gidip volkanik tüf taşı satın alacağım,” diyorum. Caddenin karşısına bakıyorum, orada bir mağazanın önünde “Volkanik Tüf” yazılı levha asılı. “Acaba param var mı!” diyerek cüzdanıma bakıyorum, üç tane yirmi bin liralık var...»

Metin Kutusu: 2) 08.10.1998 tarihli rüya:  «...Arkadaşım Tayfun ile Çin’e yolculuk. Pekin yakınlarında bir gölde vapurdayım. Bir uçak saldırıyor. Uçaksavar ateş almıyor. Kadının biri; “ateşleyicisi bir mantar veya aşk hapıdır,” diyor. Bir mağazada çalışan Çinli bir kız bana; “burada kal, gitme, çalışmana gerek yok, ben yeteri kadar çalışıyorum!” diyor, yanında beyaz renkli deri elbise, ceket ve pantolon provası yapıyorum, fiyatı yüz mark, satıcı kız; “yeter ki sen burada kal, para istemiyorum,” diyor...»

Damgalı pulKavgaGecenin sessizliği.Çin SettiGelincikParanın gücü.