|
-5-
İçine daldığım yeni bir ayın gecesi öncekilerden farksız: «...Kasabada küçüklüğümü geçirdiğim büyük evdeyim. Saat beş ve bir buçuk saat sonra deprem olacak. Müthiş bir sallantı, Herkes şaşırmış bakıyor. “Deprem iki dakika sürecek, yıkım olabilir, herkes dışarı,” diye bağırıyorum. Merdiven korkuluklarından gerisingeri kayarak iniyorum. Herkes dışarı çıkıyor, babam da yanımda. Etrafa bakıp Serap’ı arıyorum, göremiyorum, “o içeride mi kaldı?” diye soruyorum... (04.03.2000).» Gündüzleri olduğu gibi geceleri de sarsılmaya devam ediyorum. Tüm sıkıntılarım yetmiyormuş gibi, dışarı çıktığımda ipi kopuk serseri tipli kimseler fırsat buldukça bana sataşıyor, illâki kavga istiyorlar, gerek yürüdüğüm yolda gerekse bindiğim dolmuş veya otobüslerde… Verilen yol parasının üstünü istemek bile suç. “İstanbul, İstanbul! Boş yerimiz var, geçin buyurun!” diye nazikçe müşterilerini davet eden bazı muavinler ve şoförler, müşterisini arabasına bindirip parasını aldıktan sonra azarlıyor. “Paranın üstünü vermedin!” diye hatırlatıldığında alınan cevap; “patlamadın abi, alırsın,” oluyor. Arabasına binmeden önce “siz” diye hitap ettiği kimseye arabasında “sen” diyor. Yediği ekmeğini müşterisinin verdiği para ile satın aldığının farkında bile değil böylesi cahiller. Bu ayın sonlarında saatler bir saat ileri alınacak. Benim saatim geceleri bile ilerlemiyor: «...Bir minibüs içinde gidiyorum. Deprem oluyor, yolda giden arabalar sağa sola savruluyor, minibüs yan yatıyor, toprak kayması, evler kayıyor, binalar yan yatmış. “Bu deprem rüyama girmişti, uzun sürecek,” diyorum... Alışverişe gidiyoruz. Tatlı satın alınacak. Saatim yedi on beş. Saat dokuzda büroyu açmam gerek. Başkasına zamanı soruyorum; “fakat saat zamanı, diğer zaman değil!” diyorum. Herkes bana; “senin saatin durmuş, geri gidiyor,” diyor. Saat dokuza on beş varmış... (14.03.2000).» Anlaşılan zamanım uzadı ve daha çok çekeceğim var demektir. Bu rüyayı şöyle de yorumlayabilirim: Ben geçen yılın on üçüncü ayındayım, bitmek tükenmek bilmeyen, çektikçe uzayan bir yıl… Diğer taraftan; “zamanım geri gitse de tekrar çocuk olsam” diye düşünüyorum, her gün oynayan ve akıllıca okuluna gidip gelen, çek ve senet almadan sadece peşin paraya misketlerini satan, bağırdığı zaman çikolatası verilen, dertleriyle başkalarının uğraştığı bir çocuk… Dans edenler ve aynı anda başka yerde depremler. Keşke tüm rüyalarım birincisi gibi olsa: «...Akşam karanlığına doğru dışarıda bir yere oturmuş içiyorum, hafif sarhoş olmuşum. Genç bir bayan gelip yanıma oturuyor, birbirimize isimlerimizi soruyor ve sohbet ediyoruz, bana sağ tarafta uzakta bir yerde dans eden bir kızı gösterip “nasıl dans ediyor?” diye soruyor. Orada beyaz bluzlu, kısa mavi pantolonlu kızın bir ışığın etrafında dönerek dans ettiğini görüyor, “şu mavi pantolonlu kız mı? Çok güzel dans ediyor,” diyorum. Yanımıza bayanın tanıdığı bir erkek gelince mendil satın almak için büfeye gidiyorum. Deprem oluyor, binalar sallanıyor, aldığım alkolün etkisiyle hafifçe dönen başımı sallanan binalar daha da döndürüyor. Binalara bakıp açık bir yer arıyorum, herkes kaçışıyor. “Bu depremi rüyamda görmüştüm,” diyerek saatime bakıyorum; sekiz otuz... (15.03.2000).» Bu, yakın zaman içinde gördüğüm uzun ve iki dakika sürecek olan deprem rüyalarından1) dördüncüsü. Acaba bunların gerçek depremlerle mi ilgisi var, yoksa benimle mi! Yani benim durumum iki zaman daha mı sürecek ve hangi zaman?2) Yarın Kurban Bayramının birinci günü. En az bir seneden beri et yediğimi hatırlamıyorum. Cebimdeki az parayla bayram şekeri alamazdım, zaten birinin bayramlaşmaya geleceğini de sanmıyorum. Kapımın zilini çalan çocuklara mahcup olmayayım diye yine de en ucuzundan bir miktar şeker aldım. Param olduğu zamanlar kimler bayramlaşmaya gelmezdi ki… Bir seneden fazla zamandır ne bir akrabayı gördüm ne de telefon görüşmesi yaptım. Nereye taşındığımı, nerede oturduğumu bilmiyorlar, merak edip cepten bile aramadılar. İlhan’ı da aramamış, üç aydır görmüyordum, arayıp da durumumun daha berbat olduğunu ona söyleyemezdim. Dört günlük bayramda hiç bir şey yapmayacağım, eve kapanıp sadece dualar edeceğim. Bayramın ikinci gecesi gülsem mi ağlasam mı bilemeyeceğim; fakat gülüyorum: «...Kâbus görüyorum, ruhlarla uğraşıyorum. İçimde hem korku hem de zafer gibi bir his var, nitekim korkmuyorum, onlara; “korumam yanımda,” diyerek zafer işaretleri yapıyorum, “bana bir şey yapamazsınız,” diyerek gülüyorum...» Gülerek uyanıyorum ve halen gülüyorum. Sonra Eûzü-Besmele çektim, görünmeyen adamın bana bir rüyamda3) söylediklerinin faydasını görüyor, beni rüyamda korkutan ruhlardan artık korkmuyorum. Tekrar daldığımda aynı yerdeyim: «...Yine ruhlar, beni korkutuyorlar, onları yeniyor gibi gülüyorum. Beni korkutmaya çalışıyor, fakat beceremiyorlar, “korumam yanımda, sizlerden korunuyorum,” diyorum onlara. Onlardan artık korkmuyorum ve gülüyorum... (17.03.2000).» Küçükken dinlediğimiz cinli perili masallar yetmiyormuş gibi, büyüklerimiz çocuklarını alarak ermiş olarak niteledikleri şahsiyetlerin mezarlarına götürüyor, dilek tutturarak etrafında birkaç tur attırıyordu. Bu mezarlara yaklaşan küçücük kalpler çarpmaya başladığında “kiminki daha hızlı atıyor” diyerek birbirimizin kalplerini ellerimizle yoklardık:
Yedi veya sekiz yaşlarındayım. Yakınlarda bir köyde meşhur bir yatırın olduğu söylenirdi. Konu komşu, ailece ordayız, bizler gibi daha onlarca aile… Kurbanlar kesiliyor, pilavlar yapılıyor, her gelen beşer altışar guruplar halinde küçücük dar bir girişten sürünerek mezarların bulunduğu tekkeye giriyor, içeride yine diz üstü sürünerek dört beş mezarın etrafında yedi defa dönüyordu. Sıra biz küçüklere geldiğinde; “Hadi çocuklar, sizler de içeri!” dediler. Altı veya yedi çocuk, ki benden iki-üç yaş büyük olup da kendilerini çocuk sınıfından saymayanlar dahil, bir araya geldik. Onlar, kimin önden kimin arkadan gireceğini kararlaştırmaya başladı. Ağabeyim Mete: “Çocuklar korkar, onları ortamıza alalım.” Dayıoğlu Tuncay: “Ben önden veya arkadan gireyim, Turgay ortada olsun, o en küçüğümüz.” En önde Mete, onun arkasında Yücel, sonra ben, diğerleri arkamda, Mete gibi cesaretli olan Tuncay da en arkada yerini aldı. Tek sıra halinde sürünerek tekkenin içine girmiş, el ve dizlerimizin üzerinde mezarların etrafında dönüyoruz. Mete ve Yücel biraz hızlı ilerlediklerinden onlara uyum sağlayamıyordum. Kendilerini cesaretli sananlar bir an önce yedi turu tamamlayıp çıkmak istiyordu anladığım kadarıyla. Her turun ardından hızları gittikçe artarken beşinci turda daha da aceleciydiler. Dayanamayıp önümdeki Yücel’in ayağından yavaş gitmesi için tutup çektiğimde aniden kalkarak çıkışa doğru koşmaya başladı, onu gören Mete, Tuncay ve diğerleri, hepsi birden koşarak onu izledi, kendilerinden küçük olan beni orada yalnız bırakarak, bu kimin umurundaydı ki! Daracık yerden eğilerek bir an önce dışarı çıkmak için birbirlerini itiştiriyorlardı. Mezarların yanında yalnız kalan ben en son dışarı çıkabilmiştim. Herkes korkulu bir ifadeyle birbirine soruyordu. “Ne var? Ne oldu içerde?” Tuncay: “En önde Mete vardı, ona sormalı, onların kaçtığını görünce ben de kaçtım.” Mete: “Yücel’e sorun... Önce o kaçtı, onu görünce ben de kaçtım.” Tuncay; “Ne oldu Yücel, anlatsana?” diye sorduğunda Yücel’in yüzündeki ifade halen korkunçtu: “Mezardan bir el çıkıp ayağımı çekti.” Şimdi neden kaçtıklarını anlamıştım, varsın öyle bilsinler idi... Aksi halde olanların suçlusu, sorumlusu her zamanki gibi yine ben olacaktım.
Hasan babamın yanında ve ben babamdan kaçıyorum: «...Elektrik kabloları döşüyorum, kahverengi kablolar. Duvardaki toprak kablolarını da buluyorum... Doğduğum, küçüklük yıllarımı geçirdiğim kasabadayım, Hasan’ı ziyaret ediyor, onunla dağlara çıkıyorum, dağlarda nöbet tutan askerler, birinde de bir mezar ve kilise var. Tarihi yapılar, harabeler görüyorum. Dağdan inerken babama görünmek istemiyorum. Babam Hasan’ı görüyor ve Hasan babamın yanına gidiyor. Dönüş seyahati için bana ve anneme otobüs bileti almaya gidiyor, ablam Nazan’a telefon açarak; “biletleri alıyorum,” diyorum. Otobüs bir gün sonra saat onda veya on birde |
|
ORG ve Tora Bora—3. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |
|
|




