|
-3-
yerde üçüncü defa oluyor,” diyorum... (31.01.2000).» Babamın annemden önce başka bir evliliği daha varmış. Babamın aynı yerde üçüncü düğünü, akşam saat sekiz ve iki dakika… Acaba ikinci ayın, yani bu Şubat ayının on üçünde saat yirmide, diğer bir deyişle akşam sekizde üçüncü bir deprem olabilir mi? Fakat rüyamda saati yirmi olarak değil, “akşam sekiz” olarak gördüm. Şubat ayının on üçünde akşam saat yirmide veya ayın on dördünde sabah saat sekizde bir deprem olabilir. Rüya tarihi otuz bir Ocak. On üç rakamı otuz bir rakamının ters yazılışı ve rüyada gördüğüm ev de on üç odalı. Tekrar deprem olacağının düşüncesi bile korkunç. Cumayı cumartesiye bağlayan gece, geç vakte kadar oturdum ve televizyon seyrettim, saat ikide yataktayım. Sonrası malum: «...Kâbus görüyorum. Ağabeyim Mete sırtıma yapışmış, pençeleri var. Pençelerini ve uzun dişlerini sırtıma geçirmiş, kanımı emiyor. Evde gece herkes uyurken ben uyanmaya çalışıyorum, bağırıyorum, yatağımın altından sesler geliyor. O anda uzay elbisesi giyinmiş bir astronot gelip Mete ağabeyimi sırtımdan uzaklaştırıyor...» Bağırarak uyandım ve bir süre sonra dalmışım: «...Geceleyin bir yolda yürüyorum, biri beni takip ediyor. Yolda rastladığım genç bir bayana gökyüzünde parlak büyük bir yıldız gösteriyorum. O yıldızdan, çok küçük başka bir yıldız veya bir uzay gemisi hızla ayrılıyor ve o da iki parçaya bölünüyor, biri hızla gökyüzünde kayboluyor, diğeri büyük yıldıza geri dönüyor. Başka yıldızlar renkli ışıklar saçarak kuyruklu yıldız gibi kayıp gökyüzünde kayboluyor, genç bayana; “onlar çok hızlıdır, şimdi milyarlarca kilometre uzaktadırlar,” diyorum... (05.02.2000).» Deniz’in üçüncü ziyareti bugün gerçekleşiyor. Yalnız kalpler kulübü adını verdiğim bu evin anlamı ve stili onun sayesinde değişti. Sadece bana değil, kaldığım eve bile bir canlılık getirdi bu Deniz dalgası; evin her tarafı parıldıyor, aynalar beni daha iyi gösteriyor, camlardan bile daha fazla güneş süzülüyor içeriye. “Seni çok özledim,” diyerek boynuma sarıldı, “sen de beni özlüyor musun?” “Özlemek de ne kelime… Sen burada olmadığın zaman ellerim bom boş, aklım da sende kalıyor, sadece aklımı değil, gidince her şeyimi beraberinde götürüyorsun; sonra kendimi burada çulsuz şeysiz...” Gülümseyerek: “Çulsuz çuvalsız mı demek istiyorsun?” “Evet, çulsuz çuvalsız hissediyorum kendimi.” “Öyle daha çok hoşuma gidiyorsun, hadi çıkar bakayım şu çulunu çuvalını,” diyerek kazağımı yukarı doğru sıyırdığı anda çantasındaki telefonu zırlamaya başladı. “Hay aksi! Kapamayı unutmuşum… Şimdi sırası mıydı bunun!” Telefonunu çantasından çıkardı, ekranındaki numaraya bakınca yüzü kızardı, cevap verip vermemekte tereddüt ettiğinde bir şeylerin normal gitmediğini anladım. Bense halen kollarım yukarıda, kazağım boynuma kadar sıyrılmış bir halde bekliyorum. “Balkondan görüşeyim, oradan daha iyi çeker,” diyerek balkona çıktığında önce kollarımı, ardından kazağımı indirdim. Bulunduğum salondan ne konuştuğunu anlayamıyor, ancak tek tük kelimeleri işitebiliyorum. Birine hesap verircesine konuşurken sinirli olduğu da gözümden kaçmadı. Görüşmesini tamamlayıp içeri gireceği anda telefonu tekrar çalmaya başladı. Şimdi başka biriyle konuştuğunu anladım ve daha rahat konuşuyor. “Ben nereden bilebilirdim Hülya!” demesiyle arayanın arkadaşı Hülya olduğunu anladım. “Ben haftaya sanıyordum; fakat erken gelmiş,” dediğini de işittim, herhangi birinin Deniz’e kötü bir sürpriz yaptığı ortada. Konuşmasını tamamlayıp içeri giren Deniz’e; “Ne oldu, kötü bir şey mi var?” diye sordum. “Yo hayır,” demesi bana inandırıcı gelmedi. Yüzündeki önceki kızarıklık sapsarı bir renge dönüşmüştü. Bir müddet düşünüp konuşmaya devam etti. “Üzgünüm, gitmem gerek.” “Ne olduğunu anlatmayacak mısın?” “Şu an anlatacak önemli bir şey yok, inan bana gitmem gerek.” “Pekâlâ, sen bilirsin, nasıl istersen,” diye ardı ardına acelesine cevaplar yetiştirmeye çalıştım. Mantosunu alıp hızla kapıya yöneldi. Kapının yanında boynuma sarılıp vedalaştığında; “Yine görüşecek miyiz?” diye sordum. “Bilmiyorum, bir şey söyleyemem, belki en iyisi bir daha görüşmemek, belki beni unutman yerinde olur, belki seni yine ararım. Ne diyeceğimi bilemiyorum… Hoşça kal!” Beni bir daha aramayacağını anladım. Üzüntülüyüm. Salona geçip oturdum, etraf sessiz. Belki de gelmemesi daha iyi olurdu, tekrar gelmeyeceğine üzülmemeliyim aslında; zira ona aşktan başka bir şey veremezdim. Sadece aşk her şeye yetmiyor. Onu tanıdıktan sonra kendi durumumu unutmuş gibiyim, aynadaki adama bir kez daha bakmalıyım. Benim durumunda olan bir erkeğin aşkı mutlaka hüsranla biter. Bu sebeple üzülme, darılma ve kırılma hakkını kendimde bulamıyorum; fakat aynalar yine iyi göstermeyecek ve camlardan daha az güneş girecek yuvama. Hafta sonunun bitmesiyle bir aylık hikâye de bitmiş oldu. Gecelerim yine deprem dolu: «...Depremden yan yatmış evler görüyorum. Kasabadaki ev yıpranmış halde halen ayakta, yıkılmamış. Kırk birden kırk dokuz numaraya kadar ayakkabılar. Bu ikisinin ortak numarasını arıyorum. 11 rakamını da görüyorum... (07.02.2000).» Diğer bir rüyamda1) da büyüdüğüm evin yıkılmadığını görmüştüm. Ayrıca on bir rakımı sıkça rüyalarıma giriyor2), bana ne ifade ettiğini ise halen anlamış değilim. Her geçen gün Deniz’i daha da az anıyorum. Kendi halimi düşünmem ona karşı olan duygularımın hafiflemesine yardımcı oluyor. Fakat burada iyi olan ne ki! Kendi halim mi, yoksa ona karşı olan duygularımın körelmesi mi? Rüyamda bu kez başka bir rakam var: «...24 rakamını görüyorum ve bu rakamla uğraşıyorum... (10.02.2000).» Öğlen vakti telefonum çaldı. Hattın diğer ucundaki Deniz; “Konuşabilir miyiz?” diye sordu. “Tabii Deniz, seni dinliyorum.” “Sana tekrar görüşemeyeceğimizi bildirmek istedim.” “Bunu zaten anlamıştım, beni şaşırtmadı.” “Benim için hiçte iyi düşünmüyorsun değil mi?” “Bir alakası yok. Sen nasılsın, iyi misin?” “Teşekkür ederim, fakat sana karşı mahcubum.” “Gerek yok, evli olduğunu tahmin ettim zaten.” “Asıl söylemek istediğim o değil.” “Peki, nedir o halde? Ondan daha önemli bir şey mi var? Veya gerçek isminin de Deniz olmadığı mı?” “Seni ileri bir tarihte tekrar arayacağım. Hoşça kal!” diyerek kapadı. Peri kızını kolay unutacağımı sanırken arkasından yine bir soru işareti bırakarak tekrar kayboldu. Bir bilmece gibi… Deniz ile Almanya’da bir ara arkadaşım olan Gabi arasında bir benzerlik var, aralarındaki fark; Gabi’nin durumu beş ay daha fazla idare etmiş olması ve Deniz gibi arkasında bir muamma bırakmaması. On üç Şubat. Tam on üç gün önce düşündüğüm deprem bu akşam olabilir diye akşam sekizden önce dışarı çıktım, hiçbir sallantı yok. İki saat sonra eve geri döndüm, ayakkabım ayağımda, sabah saat dörde kadar solonda her an dışarı kaçmak için hazır bir vaziyette oturdum, hiçbir hareket olmayınca yatağa girdim. Saat on bire doğru kalktığımda televizyonu açıp haberleri izlemeye başladım. Bu sabah ben uyurken deprem olmuş; fakat İstanbul’da değil, Bolu’da aynı yerde iki defa, sabah saat 08:56 da 5.0 şiddetinde ve 09:13 de 3.8 şiddetinde iki deprem. Rüyamda1) gördüğüm 18,5 milyon lira ile deprem saati olan 08:56 arasında da ilginç bir benzerlik: Baştaki bir rakamı sağa doğru kayarken beş rakamını da kendisine ekliyor ve sağa geçip oturuyor. Deniz’in artık cumartesi günleri gelmeyeceğine kendimi alıştırmalıyım. Bu nedenle bugün evden biraz uzak kalmanın iyi olacağını düşündüm. Dışarı çıkmadan önce bu geceki rüyamı yazmalıyım: «...Bir tamirci elektrikli kaloriferi tamir ediyor. Tamirden sonra bana; “şimdi daha güçlü oldu, kablosunun da değişmesi lazım, şimdilik idare eder,” diyor. Kablonun üzerine bakıyorum; 6 rakamı ile numaralı... (19.02.2000).» İki aya yakın zamandır oturduğum muhitten bir yere ayrılmıyor, Seraplar hariç eski tanıdıklardan kimseyle görüşemiyorum. İş bağlantılarım olduğu gibi kesik, yani tamamıyla işsizim, hiçbir meşguliyetim yok. Yol parasını gözden çıkardığım zamanlar kış dahi olsa bugünkü gibi Büyükçekmece’ye gidip deniz kenarında gezintiler yapıyorum, bugünkü gezi Deniz’i son gördüğümden beri ilk defa gittiğim alışveriş merkezinde son buldu; bir saatten beri oturuyor, etrafı, insanları seyrediyorum. Kimi alışveriş sonrası dinlenme kahvesini veya çayını içiyor, kimi lahmacununu, hamburgerini atıştırıyor, kimi de sağa sola koşan küçük çocuğunun arkasından koşuşturuyor… Deniz’i buralarda görebileceğimi artık sanmıyorum. Akşam saat dokuz, dışarı çıkıp eve yöneldim, soğuk bir hava ve yoğun bir sis. Üst |
|
ORG ve Tora Bora—3. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |
|
|

