ORG ve Tora Bora—3. BÖLÜM  ©

Roman

Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi

<<<<<

-2-

 

Adresi verdim. Karanlık çökmeden geleceğini söyleyip kapadı, bense “karanlıklar çökmeden” makamlarından şarkılar söylemeye başladım. Nihayet kapının zili çaldı. Aradan geçen üç saatlik zaman bana bayağı uzun gelmişti. Kapıyı açtım.

“Merhabalar!” diye selamlaması bile kalbimi hoplatmaya yetti, yana çekilip;

“Buyursunlar efendim!” diyerek reverans yaptığımda içeriye doğru süzülürken yarattığı hava, beni titreten bu soğuk mevsimi zambak kokulu ılıman bir ilkbahar mevsimine dönüştürdü.

Salona geçtiğimizde gözbebeğim açıldı, mantosunu aldım. O gelmeden saatler öncesi tüm ısıtıcılarını açtığım elektrik sobası sıcak bir ortam hazırlamıştı; daha sıcak diğer ortamı kendim yaratmalıyım.

“Burayı bulmak zor olmadı,” diye sohbete başladı. “İçeride bayağı hoş bir sıcaklık var. Uzun zamandır burada mı oturuyorsun?”

“Hayır, henüz bir sene olmadı; fakat çevreye çabuk uyum sağladım.”

“Bundan hiç şüphem yok,” derken gözleri parlıyordu adeta.

Artık senli benli konuşuyoruz. Karşımda oturan Deniz’in anlattıklarını tüm dikkatle dinlerken sadece kulaklarım değil, tüm duyularım hatta altıncı hissim bile harekete geçiyor. Söylediğim kelimeler hislerimi ortaya döküyor olmalı ki hoşuna gidiyor ve beni dinleyince sürekli gülümsüyor, duyularım da şimdilik sadece bende kalıyor. Ağzımızdan çıkan her kelime, kurduğumuz her cümle bizleri problemlerin çözülmesine, ifadelerin kanıtlanmasına doğru daha da yaklaştırıyor, sonuçlar pek yakında ortaya çıkacak gibi. Ölçülü bakışlarımızın kökleri çok sağlam, açıları da aynı olduğundan birinin kenarları diğerininki ile kesişmiyor, kenar uçları boşlukta, tam ortamızda birbirleriyle birleşiyor.

Nihayet problemler çözüldü, teoremler kanıtlandı. Birincisinin sonucu mutluluk; ikimiz de yerde çırılçıplak bir halde mutluyuz. Diğerininse; şimdilik tarifi yok.          

Altı gün sonra bile Deniz’in bana verdiği mutluluğun sarhoşluğu içindeyim. Bugün beni telefonla arayıp hafta sonu gelemeyeceğini söyleyince üzüldüm, konuşmasını bitirmeden haftaya mutlaka arayacağını ilave ettiğinde üzüntünün yerini yeni bir sabırsızlık aldı. Bu geceki rüyamı akşam yemeğinden sonra yazdım: «...Havaalanında veya bir sınırda pasaport kontrolünden geçiyorum. Giriş tarihi 1991, çıkış Ocak 1995 olacak. Çıkışa bir ay kalmış. Kontrolü yapan görevli bunu görmezlikten gelip beni sınırdan içeri geçiriyor... (13.01.2000).» Rüyadaki tarihler ne olabilir diye biraz düşündüm. Giriş tarihini vizenin veriliş tarihi, çıkış tarihini de bitiş tarihi olarak algıladım. İki tarihin arasında dört senelik bir fark var. Senelerdeki rakamların ayrı ayrı toplamları; birinin yirmi, diğerinin yirmi dört ve her ikisinin toplamı da kırk dört. Bu yaştan itibaren işlerim bozulmuştu. İlk büroma taşınıp yerleştiğim tarih bir Ocak 1991 ve buradan Temmuz 1995 de ikinci büroma taşındım. Demek ki rüyalarımda gördüğüm rakamlar birer tesadüf değil; her iki tarihten benimle ilgili iki ayrı anlam ortaya çıkarttım.

En sık gördüğüm rüyalar, kâbuslar ve rakamlar: «...Kâbus gördüm. Ağabeyim Mete de oralarda idi...» Zorla ve bağırarak uyandım. Bir müddet sonra tekrar uykuya dalmışım: «...Sıra halinde alt alta dizilmiş çok sayılar görüyorum, sadece sayılar. Net olarak gördüğüm birinci sıra: 13737345... (14.01.2000).» Rakamlar sanki bana bir diziyi bildiriyor, sabit bir hatta yol alan, vagonları numaralanmış bir katar dizisi gibi.   

Deniz ile buluşmamızın arasından on yedi gün geçti, günlerden pazartesi. Halen o akşamın ferahlığını düşünüyorum. Bu gece rüyamda iki misafirim vardı: «...Renate yatakta yatıyor, sonra kalkıp oturuyor. Serap da orada ve bana; “sabah saat dörde kadar seni telefonla aradım; fakat yoktun, neredeydin?” diyor. Ayakkabılarımı giyiniyorum. Daha sonra başka bir yerde iki rekât namaz kılıyorum, Fatiha ve Nas surelerini okuyorum. Namaz dualarını unutmuşum... (24.01.2000).» Deniz ayrıldığında tekrar arayacağını söylemişti, beni aramasını bekliyorum. Cep telefonu babasına ait olduğundan kendisini aramamı sakıncalı bulduğunu da eklemeyi unutmamıştı. Dediği gibi bugün aradı.

“Nasılsın Turgay?”

“Sayende çok iyiyim. Ya sen?”

“Ben de öyle, bu hafta sonu yine yanındayım, belki daha uzun kalabilirim, ne dersin?”

“Harika olur derim.”

“O halde cuma veya cumartesiye kadar hoşça kal, cuma günü tekrar ararım,” diyerek görüşmeyi kısa kesti.

Geçen beş gün heyecanımı daha da artırdı, günlerden cumartesi, üç haftalık aradan sonra Deniz’in tekrar geleceği gün. Kahvaltının ardından geceliğimi yazdım: «...Bazı rakamlar görüyorum, 6 rakamı tam net... (29.01.2000).» Deniz akşama doğru geleceğinden evde genel bir temizlik yapmanın doğru olacağını düşündüm. Üç saatlik bir çabadan sonra yorgun bedenimi dinlendirmek için yatağın üzerine uzandım, ruhumu Deniz dinlendirecek. Karanlığın bastırmasıyla Deniz’in zile basması bir oldu. Muhteşem kadın gözlerimin önünde bir soru işareti gibi kıvrılıyor, gizemli bir güzellik, her güzel kokunun da bir sırrı olduğu gibi; gülün o kokusunu nereden aldığını bilen var mı? Salonda mantosunu çıkarıp koltuğun üzerine atar atmaz birbirimize sarıldık. Acelemizin olmadığını, geceyi ve yarınki günü akşama kadar yanımda geçireceğini söylemesi, rüzgârın dağıtıp daha da vahşi güzellik verdiği uzun siyah saçlarını tarayan elime, incecik belini kavrayan diğerine hüner getirdi. Hep üstteki eski komşularım gece nağmeleri yapacak değildi ya! Bu akşam beste yapma, geceleyin piyanonun tuşlarına hafif ve okşarcasına dokunarak besteyi müziğe dönüştürme sırası bende; önce ruhları derinliğine kadar etkileyecek, tüyleri diken diken edecek hafif, ardından başları döndürüp sallayacak, vücutlara kıvraklık getirecek çılgın bir müzik…

Ertesi gün kalkmak için acelemiz yoktu. Saat onda gözlerimi açtığımda Deniz halen kollarımın arasında mışıl mışıl uyuyordu. Ellerimi bir süre vücudunda hafifçe, onu uyandırmayacak şekilde gezdirdim. Bir ara tekrar uykuya dalmışım. Saat on ikiye doğru yeniden gözlerimi açtığımda, başını avucuna yaslamış bir halde beni seyrederek şarkılardan birini hafifçe mırıldanırken buldum onu.

“Seni uyandırdım mı?” diye sordu.

“Daha önce uyanmıştım, tekrar dalmışım.”

“Biliyor musun? Seni rüyamda gördüm.”

“Umarım bir kâbus değildir.”

“Güzel bir rüyaydı; elinde bir ağaç dalı, palmiye ağacı dalı gibi bir şey vardı, onunla vücudumu okşuyordun. Sen onu üzerimde gezdirirken içimi tuhaf, fakat hoş bir ürperti kaplıyordu rüyamda.”

Demek ilk uyandığımda elimi vücudunda gezdirirken rüyasına girmişim.

“Devam et, sonra?”

Düşünür gibi yaptı, bir şeyler söyleyip söylememekte tereddüt eder gibiydi.

“Sonrasını hatırlamıyorum.”

Kahvaltının ardından sabaha karşı gördüğüm rüyayı unutmamak için bir kâğıda not ettim: «...11 ve 100 rakamlarını görüyorum... (30.01.2000).» Tüm gün evden dışarı çıkmadık. Bu güzel ve sıkı birlikteliğin, ruhları kaynaştıran vücut temasının başka olgular tarafından ayrışmasını istemiyor gibiydik, ne de olsa uzun süre buluşamıyoruz. Akşam yaklaştığında Deniz tarafından güzel bir öneri geldi.

“Aslına bakarsan, bu gece de burada kalabilirim; fakat önce Hülya’yı aramalıyım.” 

“Kalmana sevinirim, ama neden onu aramalısın?”

“Ailem Hülya’nın yanında kaldığımı sandığından onu haberdar etmeliyim. Diğer odada konuşabilir miyim?”

“Tabii, istediğini yap, benden selâm söylemeyi unutma.” 

İki gece ve bir gün, sanki üç senelik sıkıntılarıma değdi. Sabah erken uyandığında gitmesi gerektiğini söyleyince birlikte kalktım. İki gecedir dalgalanan Deniz beni iliklerime kadar ıslatmıştı. Oysaki bana tanıştığımız ilk gün “korkmayın, olsa olsa biraz ıslanırsınız” demişti. Ayrılma saati geldiğinde bir hafta sonu tekrar buluşmak üzere sözleştik. Artık ben kendime gelmiş, benliğimi yeniden bulmuş biriyim. Onunla olan temas bana yeni bir güç, yeni bir enerji vermiş gibiydi. Hayattan korkulmaması gerektiğini savunarak “her şeyin bir zamanı vardır” ilkesini tekrar benimsemiş oldum. Heyecanım durulmadan bu geceki rüyamı kaydettim: «...Nişanlanmışım. Kiralamak için bir ev arıyoruz. Nişanlım bir ev bulmuş, kirası on sekiz buçuk milyon lira. Ev on üç odalı ve sakin bir yerde. Evin sahibi akşam saat sekiz de gelecekmiş. Deprem oluyor, iki dakika sürüyor, bir binanın en üst katındayım, müthiş bir sallantı. Daha sonra bir trendeyim. Tren ile giderken yan yatmış evleri görüyoruz. Kasabadaki küçüklüğümü geçirdiğim o büyük ev halen yıkılmamış. Bir bardayım, orada beyaz sakallı yaşlı bir adama babamı kastedip ismini söyleyerek; “amca, bu Mehmet’in üçüncü düğünü değil mi?” diye soruyorum. Cevabı; “hayır, bilmiyorum,” oluyor. “Fakat bu Mehmet’in düğünü, aynı düğün aynı

>>>>>

DansPiyanonun tuşları...Nişan
Resim: Murat Nezir. www.resimsergileri.comResim: Mutluhan Taş, "Kulun HAKK'a Secdesi"    www.resimsergileri.com
Resim: Aliye Kaçar. www.bkrd.org

1 - 2 - 34 - 5 - 6 - 7 -