<<<<<

-10-

 

“Dışarıdaki yağmurun farkında değilsin galiba…”

“Olsun, seninle mutlaka bir konu üzerine konuşmak istiyorum.”

“Tamam, o halde gidip şemsiyemi alayım.”

“Hayır, şemsiyesiz!”

“Fakat ıslanırız, çok yağıyor.”

“Seninle böyle bir havada konuşmak istiyorum, hadi çıkalım.”

Bayağı merak etmiştim, bu yağmur altında konuşulacak konunun ne olabileceğini düşünüyorum. Parka gittik, sicim gibi yağan yağmurun altında sırılsıklam olmamız onun umurunda bile değildi. Bezen el ele yürüyor, bezen önümden koşuyor, sonra geri koşarak küçük bir çocuk gibi boynuma sarılıyordu.

“Bak! Görüyor musun? Bizden başka koskoca parkta kimse yok, hadi öp beni, bana sımsıkı sarıl ve beni öp!” derken mutluluğu başkalarını kıskandırabilirdi. Parkta kimse olamazdı; herkes bizim gibi şaşkın değil ki bu yağmur altında buralarda dolaşsın… Ona sımsıkı sarılıp yağmur suyu ile yıkanan başını, alnını, burnunu, dudaklarını, yüzünü ve boynunu öpüyordum. Öptükçe ağzıma, kokladıkça burnuma giren yağmur suyuna rağmen teninin tadını ve kokusunu alıyordum. Bir ara omuzlarından tutup gözlerine bakarak;

“Konuya geçelim mi?” diye sordum.

“Hangi konuya?”

“Hani benimle konuşmak istediğin önemli şey…”

Ellerimden kurtularak biraz ileri gitti.

“Tamam bayım, nasıl arzu ederseniz…” Sonra ellerini yanlarına çarptı.

“Çocuğumuzun olmasını istiyorum!”

Şaşırmıştım.

“Ne? Nasıl? Çocuk mu?..”

“Evet, çocuk, bir bebek, hani şu küçücük, sevimli varlıklar var ya! Büyüdüklerinde bizlere benziyorlar...”

“Ha! Anladım, yani şunlardan: Inga, ınga diye ağlayanlar var ya! Onlardan…”

“Evet, onlardan, bak çabuk anladın!”

“Ben de isterim fakat...”

“Evet, devam et?”

“Ona nasıl bakacağız?”

“Bir eve çıkarız, bebeğimiz bir yaşına gelene kadar sömestri izni yapıp evde yanında kalırım, sonraları her sabah sırasıyla birimiz üniversitenin kreşine götürür ve müsait olan alıp gelir.”

“Asıl sorun şu; ikimiz de öğrenciyiz, mali gücümüz yok.”

“Ailemle konuşursam bize yardımcı olur, hatta ara sıra annem de çocuğumuzla ilgilenir.”

“Onlara boyun eğemeyiz, ayrıca bir çocuğum olursa kendi anne ve babasının sürekli yanında olmasını isterim.”

Nathalie susmuş, devam etmemişti, o an sanki gözleriyle bir şeyler ima etmeye çalışıyordu. Acaba beni yanlış mı anlamıştı!.. Mavi gözlerden çıkan o imajı çözmeye çalışırken;

“Bunu iyice düşünüp tekrar konuşalım oldu mu tatlım?” dedikten sonra konu kapanmış ve bu konu üzerine bir daha konuşulmamıştı.

Yaz gelmişti, 1981’in Haziran ayı. Nathalie ile halen mutlu bir çifttik. Ay ortasında bir akşam telefon geldi.

“Evet, ben Turgay…”

“Merhaba! Nasılsın?”

Sesinden tanıdım.

“Angela! Bu ne sürpriz böyle, teşekkür ederim, sen nasılsın?”

“İyiyim, görüşmeyeli bir sene oldu, bir arayayım dedim.”

“İyi yapmışsın, nereden arıyorsun?”

“Birkaç gündür Köln’deyim, müsaitsen yarın yanına uğramak istiyorum.”

“Tabii, gel, tesadüfe bak, yarın yurtta bir parti var.”

“Başka zaman da uğrayabilirim, bir hafta kadar Köln’de ailemin yanında kalacağım nasıl olsa.”

“Benim için fark etmez, hem Nathalie ile de tanışırsın.”

“O da kim, yeni arkadaşın mı?”

“Evet, sekiz veya dokuz aydır beraberiz.”

“Tanımayı isterim, o halde yarın akşam ordayım, hoşça kal!”

Angela iki sene kadar önceki arkadaşımdı. Altı ay birlikteliğimiz olmuş, ayrıldıktan sonra sadık birer dost olarak kalmıştık. Onunla tanıştığımda hemşirelik okuluna gidiyordu, öğrenimi bitince Almanya’nın güneyine gitmiş orada çalışmaya başlamıştı. Akşama doğru Nathalie’ye ondan bahsederek yarın gelmek istediğini söyledim, bana bir sakıncası olmadığı cevabını vermişti. Ertesi akşam Nathalie ve ben Angela’yı odamda karşıladık, kahve içip sohbete başladık. Bir ara Nathalie odasına gitmek için müsaade istedi, yorgun olduğunu ve aşağıdaki partiye inmeden önce biraz uzanmak istediğini söyleyip çıktı. Angela bir şeyler hissetmiş olacaktı ki;

“Hadi mutfağa gidip diğerleriyle oturup sohbet edelim, uzun zamandır arkadaşlarını görmedim, hem onları da selâmlamış olurum,” dedi.

Mutfağa gittik, aynı kattaki bazı arkadaşlar, Monica, Petra, Frank, Reinhard, Thomas ve Bernd oturmuş sohbet ediyorlardı, Angela hepsini iki sene kadar önce tanımıştı. Selâmlaşıp kucaklaştılar, bir müddet sonra hep birlikte parti salonuna inmek üzere kalkmıştık, onlara;

“Siz gidin, ben Nathalie’yi alıp geliyorum,” diyerek odasına yöneldim. İçeri girdiğimde oda karanlıktı, lâmbayı yaktım, yatağının üzerine uzanmış duruyordu, gözlerinin kızarmış olduğunu fark etmiştim, ağlamış gibi bir hali vardı. Yanına oturup öpmeye ve saçlarını okşamaya başladım.

“N’oldu Nathalie, gözlerin kızarmış?”

“Demin biraz kitap okumuştum, ondan olabilir.”

“Hadi kalk partiye gidelim, bizim kattakiler aşağı indi.”

“Sen git, ben birazdan gelirim, misafirini de yalnız bırakma, güzel bir kız.”

“Öyleyse ben de kalıyorum, birlikte ineriz, hem misafirim yalnız değil, diğer arkadaşlarla beraber.”

“Hayır sevgilim, sen git ben birazdan gelirim.”

“İyi değilsin galiba, seni iyi görmedim.”

“Gerçekten bir şeyim yok, bak saat tutuyorum, sen aşağı in, tam yarım saat sonra yanındayım.”

“Gelmezsen yarım saat sonra ben buradayım,” diyerek tekrar öpüp aşağı indim.

Angela diğerleriyle birlikte oturmuş, sohbetine devam ediyordu, bardan bir bira alıp onun yanına oturmuştum. Angela:

“Nathalie nerede?”

“Tam yarım saat sonra geleceğini söyledi, gelmezse yukarı gidip getireceğim.”

“Nathalie gerçekten güzel bir kız.”

“O da senden için aynısını söylemişti.”

Angela da Nathalie gibi sarışın, boyu ve saçı onunkinden biraz kısaydı. Düzgün fiziğiyle dikkat çekiyordu. Dindar bir Katolik olan ailesi benim gibi Müslüman biriyle ilişkisine sıcak bakmamıştı, ayrılmamızın başlıca nedenlerinden biri buydu. Tıpkı bizdeki dindar Müslümanlar gibi; onlar da kızlarının bir Hıristiyan ile birlikte olmasını istemez. Sohbetim esnasında ikide bir saatime bakıyordum. Reinhard bana yöneldi:

“Nathalie gelmezse seninle gelir, bir kolundan tutarak yardımcı olurum.”

Thomas:

“Bir ayağından da ben tutarım.”

Bernd:

“Ben de sizleri tekmelemesin diye diğer ayağını tutarım.”

Petra:

“Gerek yok beyler, Angela nasıl olsa hemşire, şırıngası çantasındadır belki, sakinleştirici bir iğne vurursa hiç birinizi tekmeleyemez.”

Reinhard:

“Doğru ya! Petra’nın saçları uzun fakat...”                                                                

Petra elindeki dolu bardağı Reinhard’ın üzerine boşaltacakmış gibi tuttu.

“Devam et Reinhard!”

“Uzun fakat çok güzel ve bakımlı…”

Petra:

“Ha... Şöyle yola gel! Şimdi doğru yoldasın.”

>>>>>

ORG ve Tora Bora—3. BÖLÜM  ©

Roman

Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi

İlkbahar yağmuru.