Volkan

ORG ve Tora Bora—3. BÖLÜM  ©

Roman

Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi

İnternette yayınlama tarihi: 21.03.2007                

BÖLÜM: 3

Rüyalara devam... 

Yeni bin yılın ilk rüyası uzak bir ihtimalin yakınlaşacağını veya oluşumlardan birinin güncelleşeceğini bildiriyor gibisinden, belki de her ikisini birden çağrıştırıyor: «...Ben, ağabeyim Mete ve yanımızda genç bir bayan var. Onlara; “Hollanda’ya gidip volkanik tüf taşı satın alacağım,” diyorum. Caddenin karşısına bakıyorum, orada bir mağazanın önünde “Volkanik Tüf” yazılı levha asılı. “Acaba param var mı!” diyerek cüzdanıma bakıyorum, üç tane yirmi bin liralık var... (03.01.2000).» Hislerim bazı volkanik faaliyetlerin başlayacağını söylüyor. Zannedersem volkanik tüf oluşamayacak ülkelerden biri Hollanda. Kim bilir! Belki de zamanın bir devasa volkanı üzerinde bulunuyordur… Akşama doğru alışveriş merkezinden aldığım yiyeceklerin ardından cepte kalan paraya baktım; kafeteryada kahve içebilirdim. Yukarı çıkıp kahvemi alarak bir masa başında yudumlamaya başladım. Etraf hayli kalabalık, kimi elindeki içecek ve yiyecekleriyle, kimi itelediği alışveriş arabasıyla oturacak yer arıyor, boş masa bulmak oldukça güç. İki genç bayan ellerindeki alışveriş torbaları ve kahve fincanlarıyla oturduğum masaya yanaştı.

“Affedersiniz, oturabilir miyiz?”

“Buyurunuz!” diye yer gösterdim. 

Ellerindeki torbalardan yeni giysiler aldıkları belli.

“Umarım sizi rahatsız etmiyoruz, etrafı turladık, oturacak boş bir masa bulamadık,” dedi esmer olanı. Anladığım kadarıyla ikisi de esmer, diğeri saçlarını sarıya boyatmış olmalı. İkisi de oldukça ilgi çekici, yirmi yaşlarının ortalarında veya en fazla sonlarında olmalılar, bayanların yaşlarını tahmin etmekte her zaman zorlanıyorum.

“Önemli değil, zaten yalnız oturuyordum. Bilirsiniz; yalnızlık bazen sıkıcı olur.”

“Öyle mi!” dedi siyah saçlı olanı, gülümseyerek devam etti; “o halde varlığımızdan sıkılmayacağınızdan emin olabilirim.”

“Sıkıcı kimselere benzemiyorsunuz ki sıkılayım.”

“Nasıl kimselere benziyoruz peki?”

“Güzel ve çekici. Diğer özellikleriniz sempatik olmanız.”

Birbirlerine bakıp gülüştüler. Bu kez sarışın olanı sordu.

“Yakınlarda mı oturuyorsunuz?”

“Evet, yürüyerek en fazla on beş dakika uzakta. Sizler de mi bu civardansınız?”

“Hayır, İstanbul’un diğer tarafından, Anadolu yakasından geliyoruz. Arkadaşımın akrabaları burada yakınlarda oturuyor, onları ziyarete geldik,” diye cevapladı esmer olanı. Güzellerden siyah saçlı esmerin teni beni daha çok çekiyor gibi; ne yazık ki böylesi ikili münasebetler benden oldukça uzak, her iyi ve güzel şeyde olduğu gibi. Arkadaşına dönerek:

“Hülya, sen akrabalarının yanına gidip geliver, seni burada beklerim, hem onlarla daha rahat konuşursun.”

“Burada yalnız başına oturup beklemen sıkıcı olmaz mı?” diye sordu Hülya.

“Yalnız kalmayacağım ki!”

Bana dönerek:

“İsminiz ne sizin?”

“Turgay.”

“Sen gelene kadar burada Turgay Bey’le sohbet eder vakit geçiririm.”

“Bir saate kadar ancak dönebilirim.”

“Olsun, acelem olmadığı gibi evde herhangi bir bekleyenim de yok,” dedim.

Fincandaki son yudumunu alan Hülya ayağa kalkıp;

“O halde hoşça kalınız!” diyerek yoluna koyuldu.

Halen ismini bilmediğim bu güzel bayanla baş başa kaldık. Tam ismini soracakken;

“Benim adım da Deniz,” dedi.

“Güzel bir isim. Dalgalı mı yoksa durgun mu?”

“Kimi zaman köpüren bir deniz...”

“Eyvah!”

“Korkmayın canım, size bir zararım dokunmaz,” gülerek devam etti; “olsa olsa biraz ıslanırsınız…” Bense sadece tebessüm ediyorum o güldüğünde. Hoşuma giden olgular karşısında duygularımı gülmekle belli etmekte zorlanıyorum artık. Gülmek ona güzel yakışıyor; bakmaya doyulamayacak cinsten. Bir süre etraftan ve çevreden sohbet ettik. Ona bir kahve daha içip içmeyeceğini sordum, memnuniyetle kabul etti. Yaratan’a şükür ki cebimde biraz daha para vardı, iki kahve alıp geri döndüm.

“Demin Hülya’ya evde bir bekleyeninizin olmadığını söylemiştiniz, yalnız mı yaşıyorsunuz?”

“Evet, sadece kendim için.”

“Sıkıcı olmuyor mu?”

“Pek değil, uzun süre yalnız yaşadım, buna alışık olmalıyım herhalde. Peki ya siz?”

“Ben mi? Yo hayır, yalnız yaşamıyorum, ailemle, yani ebeveynimle birlikte kalıyorum, yalnızlığa pek gelemem, yalnızlık korkunç bir şey benim için, diğer taraftan da iyi bir şey olmalı; kimseye bağımlı değilsiniz, herhangi bir sorumluluk altında yaşamıyor insan. Bana göre yine de korkunç.”

“O halde isminizle bir zıtlık var; korkmayan, sınır tanımayan, kimi zaman durgun, kimi kez dalgalı, hatta bazen sınırını aşan kocaman bir deniz değilsiniz.”

“Denizlerin de bir sınırı var; durgunluk, dalgalar ve köpürmeler sadece hissi, hem denizler içinde çoğu şeyleri barındırır, yalnız değiller.”

“Yani Deniz ailesinin fertleri var demek istiyorsunuz, sorumluluğunu üstlendiği fertler.”

“Hayır, çocuğum da yok, evli de değilim,” derken gülümsüyordu.

“Sizinle tekrar görüşmeyi isterdim,” dedim.

“Telefonunuzu verirseniz ararım, belki hafta sonu yine buralarda buluşabilir veya ziyaretinize gelebilirim.”

“Ararsanız memnun olurum, ev telefonum yok, henüz oturduğum apartmana hatlar bağlanmadı, size cep telefonu numaramı vereyim,” diyerek yazıp verdim.

“Mutlaka arayacağım, bu cuma veya cumartesi olabilir.”

Nedense böylesi anlarda zaman çabucacık geçiveriyor, kendine ayırdığı vakitten önce gelen Hülya ile sohbetin yönü değişti. Yokluğunu aratmadığım için bana teşekkür etmeyi de ihmal etmedi. Teşekkür etmesine gerek olmadığını, Deniz ile sohbet etmenin muhteşem bir şey olduğunu, o anlattığında gözbebeğimin dudak hareketlerini izleme esnasında bakışlarını içimde hissettiğimi, düşüncelerimle Denizin derinliklerinde olduğumu ona söyleyemezdim. Vedalaşıp giderlerken arkalarından bakıyor, beni arayıp aramayacağını şimdiden merak ediyorum.            

Sabırsızca beklediğim cuma günü geldi. İlk işim yine her zamanki gibi rüyalarımı kaydetmek: «...Çok güzel bir bahçe. Üniversitenin bahçesi, her taraf yemyeşil, çayırlar, çimenler,  yüksek ve kalın yemyeşil çeşitli ağaçlar, çam veya kayın ağaçları da var. “Önceleri buraları sapsarı otluk bir alandı, şimdi şahane olmuş,” diyorum. Bahçe harikulade. Bir adam derenin diğer tarafında bekçilik yapan bir kuşu eline almış geliyor. Ona; “o kuş derenin diğer tarafında bekçilik yapıyor, yerine geri götür,” diyorum. Kuşun yuvası bekçi kulübesi olarak kullanılan küçük bir oda gibi, kuşa doğru taş atıyorum ki yerine dönsün; fakat dönmüyor, sonra uçup gidiyor. Oralarda karşı yamaçta otlar arasında bir aslan ve birkaç başka hayvan görüyorum. Kadının biri; “bir ses duydum, neydi o?” diye soruyor. “O bir aslandı, aslanın kükremesiydi,” diye cevaplıyorum... (07.01.2000).» Kahvaltımı yaparken ellerime bakıyorum; sabırsızlar, bir temas, bir kontak ararcasına sabırsızlar, çok fazla elektrik yüklenmiş ve deşarj anını bekleyen kaba bulutlar gibi. Öğleden sonra telefonum çaldı. Deniz’in olabileceğini düşünerek arayan numaraya baktım; göstermiyor, gizli numara. Heyecanla cevapladım:

“Efendim!”

“Turgay Bey?”

“Evet benim.”

“Merhaba! Ben Deniz.”

Gözbebeğim büyüdü. Telefonu elimden düşürmemek için daha sıkı tutmaya başladım.

“Merhaba, aradığınıza sevindim,” damdan düşer gibi; “bu tarafa gelecek misiniz?”

“Evet, bugün müsait misiniz? Arkadaşım tekrar akrabalarına uğrayacak.”

“Tabii ki müsaidim, aynı yerde buluşabiliriz.”

“En iyisi bana adresinizi verin oraya geleyim, tam olarak saat kaçta yola çıkacağımızı bilemiyorum, arkadaşımı akrabalarına bırakır size uğrarım.”

>>>>>

 

ORG ve Tora Bora