|
ORG ve Tora Bora—2. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |
|
İnternette yayınlama tarihi: 19.03.2007 BÖLÜM: 2 Rüyalar Yeni bir yılın ikinci günü. Bugünden itibaren rüyalarımı yazıyorum. Yeni yıla girerken gördüğüm rüyaları hatırladığım kadarıyla yazmaya karar vermiştim. Belki de korkularımla, kâbuslarımla iç içe olmak için: «...Yağmur yağıyor, yerler çamurlu. Ağabeyim Mete, Hasan ve ben top oynuyoruz. Başka bir yerde deniz kenarında Hasan ile birlikte ağaç kütüğünden bot yapıyoruz, önümüzde uçsuz bucaksız durgun bir deniz... (02.01.1998).» Bu, yazdığım ilk rüya. Dün öğlen vakti Hasan’ı telefonla aradığımda hem yeni yılını kutladım hem de nasıl olduğunu öğrenmiş oldum; iyi olduğunu söylüyordu. Umarım yeni yıl ona uğur getirir. Dünkü gördüğüm rüyayı sabah kalktığımda hatırlayamadığımdan yazamamıştım. Çoğu işyeri tatilden dolayı kapalı, benimse önümüzdeki haftaya kadar hazırlamam gereken işlerim var. Bürodaki sessizlik beni işime daha da yoğunlaştırıyor. Kaydettiğim ikinci rüya hayli ilginç: «...Birkaç kişiye karşı çift kale futbol oynuyorum, onlar sürekli benim kaleye gol atıyor, onların kalesine doğru şutladığım toplar önümdekilerin, kendi takımımdakilerin sırtlarına çarparak geri dönüyor... (05.01.1998).» Sabah uyanır uyanmaz yine ilk işim başucumdaki kâlem ve kâğıda sarılmak oldu. Önce rüyalarımı yazıyor, sonra dışarıda yarım saatlik bir koşu, ardından sıcak-ılık değişikli bir duş, kahvaltı ve kahvaltı esnasında göz gezdirdiğim, koşu sonrası taze ekmeğimle birlikte aldığım gazete. Rüyada oynanan top; sanki bana oyun oynanıyor. Sırttan dönen toplar; buradan çabalarımın boşa gittiği gibi bir şey çıkartıyorum veya kendimi hislerimin oyuncağı, oyun topu yapıyorum, her şeye kolayca inanıp kanıyorum. En azından baktığım rüya tabirleri kitabı böyle yazıyor. Belki de işi hafife alıyorum, durum ciddi olduğu halde. Bana oynanan bir oyun var gibi… Açıkçası; rüyalarım bana “aldatılıyorsun” diyor. İşyerine gittim, büroya girmeden önce başka gazeteler ve sigara almak için yakınındaki markete daldım. Dilara da yeni gelmiş, marketten sabah çikolatasını alıyordu. Büroya girdiğimizde yüzündeki ifade değişti; içerdeki soğuk hava onu ürkütmüştü. “Patron! Büro çok sessiz.” Bu hava, hüzünlü ve buruk bir esintinin kalıntısıydı. “Artık buna alışmalıyız Dilara, umarım her şey yolunda gider, büro da eski canlılığına kavuşur.” Yerine oturup elini çenesine dayadığında odama geçerek onu taklit ettim. Bir müddet sonra elinde bir faksla yanıma geldi. “İzmir’den Alkan firmasından faks geldi, seni İzmir’e çağırıyorlar,” diyerek elindekini uzattı. “Bu şirketi tanıyorum, beş sene kadar önce işlerini yapmıştık, yöneticilerinden biri de eskilerden bir arkadaşım.” Faksı okudum. İzmir’deki bir proje için beni çağırıyorlar ve bu iyi bir haberdi. Nihayet yeni yılın ilk iş günü iyi bir haber almıştık. “Ayrıca Nazan ablan aradı, İstanbul’a gelmiş, buraya uğrayacakmış.” “Henüz birkaç ay önce İstanbul’daydı, canı sıkıldıkça İstanbul’a geliyor anlaşılan,” diye karşılık verdim. “İzmir’e ne zaman gideceksin?” “Önümüzdeki hafta için diyorlar, telefon açıp pazartesi diyelim, pazar akşamı otobüsle hareket ederim.” “Bu iş olursa ne zaman başlanılabilir?” “Ancak nisan ayına doğru, belki daha uzun sürer, önce gidip işi inceleyeceğim, gelip teklif hazırlayacağım, müzakereler başlayacak, zaten nisandan önce kendileri başlayamaz.” “Olsun da ne zaman olursa olsun,” diyen Dilara da memnun görünüyordu. Birkaç saat sonra ablam geldi. Bu arada İzmir için pazartesi gününe randevu alındı. Hal hatırın ardından ablam anlatmaya başladı. “Annem bugün Çerkezköy’den gelecek, meydanda buluşacağız.” “Şayet annemi buraya getirirsen neler olacağını biliyorsun değil mi?” “Her şeyi abartıyorsun,” dedi her zamanki gibi. “Hiçbir şeyi abartmıyorum, büroda bir kızın çalıştığını görse yapmadığı kalmaz, inan bana.” “Annem öyle şeyler yapmaz.” “Bana inanmıyorsan çocuklarına sor, onlar da biliyor. Seneler önce aynı evde kaldığımda, herhangi bir yerden veya şirketten telefonla arayan kadınlara bağırıp çağırıyordu, ‘ne işiniz var oğlumla, onu niye arıyorsunuz?’ diye çıkışırken beni rezil ederek işlerime engel oluyor, bana bile bağırıyordu, ‘ne işin var senin kadınlarla, madem iş için de, erkekler arayamıyor mu?’ diye aptalca sualler soruyordu.” “Bizim yanımızda neden yapmıyor o halde?” “Sizlerin yanında veya başkasının yanında yapacak kadar da aptal değil, onda bir gizlilik, sinsilik var, bana inanmıyorsun değil mi?” “İnanmıyorum, annem böyle şeyler yapmaz.” “İnanıp inanmaman senin sorunun, benim değil, bunca yıldır anneni halen tanıyamamışsın, bir gün eve gelerek senin oğlunu anneme sorup giden aynı sınıftaki bir kız arkadaşının arkasından ‘orospu’ diye bağırmasına inanmıştın ama! Bunu çocukların sana anlattıklarında onlara inanmıştın.” “O da benim sorunum,” diyen ablama lâf anlatamıyorum, daha doğrusu anlamak istemiyor. “Annemi buraya getirmeni istemiyorum, hepsi o kadar,” diyerek son noktayı koyarken ablam; “Biz meydanda buluşup zaten eve gideceğiz,” demekle yetindi. “Bugünlerde sıkça buluşuyorsunuz, hayrola! İşleriniz mi var?” “Annemin tanıdığı iyi bir hoca varmış, ona gideceğiz.” “Sen de muskacılardan üfürükçülerden medet ummuyorsun, değil mi? Allah yardımcınız olsun!” dediğimde cevaplamamayı tercih etti, sonra; “Çocuklar ne yapıyor?” diye sordum. “Okullarına gidip geliyorlar, helan bu yaşlarında annem ta Çerkezköy’den gelip evin temizliğini yapıyor, yemeklerini yapıyor ve birkaç gün sonra geri dönüyor. Yanına uğramıyorlar mı?” “Ara sıra geliyorlar, ancak ben büroda olduğumda karşılaşıyoruz o kadar.” Ablama çocuklarının buraya geldiğini, harçlıklarını ve bazı masraflarını karşıladığımı söylersem, “nasıl olsa dayıları var” diye düşünerek onlara daha az para göndereceğinden emin olduğumdan, kendilerine para verdiğimi annelerine söylememelerini sıkıca tembih etmiştim. Uzun bir yolculuğa hazırlık: «...İlhan ile havaalanındayız, pilot elbisesi giyinmiş. Onun evi havaalanına dört dakika, benim evim iki dakika uzaklıkta, oturduğum evi aynı anda büro olarak kullanıyorum. İlhan’ın yanında kırmızı elbiseli bir bayan var. Bir uçağa herhangi bir parça montaj ediliyor ve bu uçağa doğru üç kişi geliyor, bunlardan ikisinin elbisesi aynı, üçüncü adam Gaziantepli bir pilot. Adamlar bana; “biz İlhan’a refakat edeceğiz,” diyorlar. İlhan ile vedalaşıyorum... (08.01.1998).» İlhan’ın yanımızdan ayrıldığının bir etkisi olarak yorumladım bu rüyayı, yılbaşından sonra Hüseyin’le birlikte beni arayarak yeni işlerine başladıklarını anlatmıştı. Bürodayım ve Dilara yanıma gelip bir konu hakkında görüşmek istediğini söyledi. “Ben senelik izine çıksam ne dersin?” diye sordu. “Şimdi bu kış günü nereden aklına geldi?” “Bu sıralar büroda zaten iş yok, ilkbaharda işlerde bir gelişme olursa izin almam zorlaşır, oysaki şimdi müsait, yerime birkaç ay başkası bakabilir, örneğin; Serap.” “Hem de birkaç ay istiyorsun.” “İki ay ücretsiz izin.” Olabileceğini düşündüm. “O halde şöyle yapalım; bu sene üç hafta izinin var, onu kullanır, beş hafta da istersen ücretsiz izin yaparsın, fakat ben İzmir’den gelene kadar büroda olmalısın.” “Tamam,” diye cevapladı ve devam etti: “Serap pazartesi başlar, sen gelene kadar işleri biraz öğrenmiş olur.” “Şimdi de arayabilirsin, müsaitse gelebilir,” dedikten sonra Serap’ı aradı, o hemen yola çıkabileceğini söylemiş. Eminim ki buna Serap da memnun oldu.
|

