|
ORG ve Tora Bora —1. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |
|
-23-
“Polis onu bulmadan önce ben bulmalıyım,” diye söylendim. Ondan üç aylık tehdit ve rahatsız edilmenin acısını önce kendi ellerimle çıkartmalıyım. İki akşamdır sapık görünürlerde yoktu. Ya beni fark etti veya pek acelesi yok. Bu akşam da durakta sıraya giren Sibel’i uzaktan izledim. Nihayet beklediğim işaret geldi. Sibel sol elini ensesine götürüyordu. Kalabalığın arasından yavaşça yaklaşarak; “Hangisi?” diye hafifçe mırıldandım. “Arkamızda duvarın dibindeki, siyah montlu, kısa saçlı.” Ben de otobüs bekliyormuş gibi sağa sola bakınarak yanına duvar dibine gittim. Bana baktı ve iki metre kadar yana kaydı. Tekrar yanaştım, o sırada otobüs gelmiş, Sibel sıradaki yolcularla birlikte otobüse doğru ilerliyordu. Baki denilen o sapık da sıranın arkasına takılmak için adımını atınca ensesine yapıştım. “Ne oluyor?” diyerek bana baktı. “Sen Baki değil misin?” “Hayır değilim, hem sen de kimsin?” “O halde eşek çobanısın, sana ‘seni yakalayacağım’ demedim mi?” Silkinip elimden kurtulmak isteyince yumruğu olanca gücümle suratına patlattım, sendeleyip caddeye atladı, nerdeyse bir arabanın altında kalacaktı. Peşinden gidip tekrar yakaladım, birbirimize girdik. Caddenin trafiği beni ilgilendirmiyordu, zaten biz boğuşurken trafik durmuştu. Onu sırt üstü yere vurdum, üzerine abanıp sıkıca kavradığım kafasını asfalta vurup parçalayacağım anda sağımdan ve solumdan iki kişi kollarımdan tutarak beni kaldırdı. Gelenler polisti, onlara; “Nereden çıktınız siz de, biraz daha geç gelemez miydiniz?” diye çıkıştım. O arada bir polis arabası geldi ve ikimizi içine atıp karakola götürdüler. Durumu anlatıp asayiş şubesi tarafından bu şahsın arandığını söyledim. O ise yediği yumruklar yetmiyormuş gibi karakolda bile tehditlerini savuruyor. Sapık asayiş şubesine sevk edildi, bense serbestim. Yeni bir haftanın başlangıcında üç aylık telefon kâbusumuz bitmişti. Dilara’ya, kendisine verdiğim sözü tuttuğumu da söyleyince içimizden en çok o memnun oldu. Sonucu öğrenmek için asayiş şubesine gittim. Sapığın o geceyi nezarethanede geçirerek ertesi gün nöbetçi hâkimin karşısına çıkartıldığını ve hâkimin onu tutuksuz yargılanmak üzere serbest bıraktığını öğrendim. Asıl şaşırtıcı olanı polis memurunun diğer anlattıklarıydı. “Sapık iki kişi olduklarını itiraf etti, zaten telefon idaresinden aldığımız telefonlardan biri bir başkasına aitti.” “O kimmiş?” diye sordum. “Aynı işyerinde çalışan Özcan isimli biri, bunu birlikte tezgâhlamışlar.” “Anlayamadım, yani yanımda çalışan bayanın nişanlısı, öyle mi?” “Evet, Özcan nişanlısının sadakatinden emin olmak için Baki isimli arkadaşını peşine takmış, ayrıca sizin orada çalışmaması, işi bırakması için de birlikte bu yolu seçmişler, telefondaki konuşmaların çoğunu da Özcan yapmış.” “O halde bu adam tam bir psikopat, olay açığa çıkmasaydı hakketmediği temiz yürekli bir kızla evlenecekti.” Ayrılıp büroya doğru ilerlediğimde tüm bunları Sibel’e nasıl anlatacağımı düşünüyorum. Önümüzdeki ilkbahar veya yaz ayında düğününü hayal eden Sibel’in büyük bir hayal kırıklığına uğrayacağı kesin. Ne olursa olsun, tüm bunları ona anlatmalıyım. Odama girdiğimde Sibel’i yanıma çağırdım. Zaten durgunluğumdan iyi şeylerin olmadığını anlamıştı. Direk konuya girdim. Soğukkanlılıkla dinleyen Sibel’in gözleri ben anlattıkça doluyor, diğer taraftan parmağındaki nişan yüzüğüyle oynuyordu, ta ki onu parmağından çıkartıncaya kadar. Sıra, çalıştıkları resmi dairenin müdürlüğüne sapıkları şikâyet etmeye geldi. Onu da hallettim, belki işten kovulurlar diye düşündüm, onlar bunu hakketmişti. Artık rahat bir şekilde bürodan ayrılabiliyor, iş peşinde koşturabiliyorum. Yarın, yani salı günü bir iş görüşmesi yapmak için Ankara’ya gitmem gerekiyor. Öğleden sonra gelen telefonlardan biri Vimp Şirketindendi. “Yurtdışındaki proje için önerdiğiniz bir malzeme var, ismi PX 200. Onun fiyatı hakkında bize bir teklif hazırlayabilir misiniz?” “Fakat bizim hazırladığımız komple bir öneri.” “Biliyorum, şimdilik sadece bu malzemenin fiyatını öğrenmek istiyoruz.” “Miktarı ne kadar?” diye sordum. “Belki önce yüz kilogram kadar alınır, deneme mahiyetinde, siz bu kadar miktar için hazırlayın ve sevkıyat uçak kargosuyla.” “Hazırlarım, biliyorsunuz; işin içine ayrıca uçak kargosu girince normal fiyatının kat kat üstüne gelir.” “Evet biliyorum,” dediğinde “neyse ki bir bildikleri var!” diye düşündüm. “Size ne zaman gerekli?” “Teklifi bugün hazırlarsanız yarın birini gönderir katalogları ile birlikte aldırtırız.” Bir hafta sonu daha geldi, günlerden cuma. Dün akşam Ankara’dan hareket eden son otobüslerden birine atlayıp sabah altıda İstanbul’daki evime vardım. Yolda uyuyamadığımdan biraz kestirmek için yatağa uzandım. Yolcu otobüslerinde, otomobil ve uçaklarda nedense uyuyamıyorum. Fakat trenlerde öyle değil; küçüklüğümden beri trenlere binmeyi, trende yolculuk yapmayı severim. Geceleri seyrederken o koca demir tekerleklerin rayların üzerinde “taka tak” diye çıkarttığı sesler bana ninni gibi gelirdi ve kocaman bir adam olduğum halde halen de öyle. Bu sebeple tren yolculuğunda rahat uyuyabiliyorum. Kim bilir! Belki de kendimi yolculukta daha emin hissettiğim içindir. Uyandıktan sonra “acaba şimdi neredeyiz!” diyerek merakla pencereyi açıp dışarıya bakmak, geçtiğim yerlerin manzarasını seyretmek bana ayrı bir haz veriyordu. Dört saatlik uykunun ardından büroya gittim, öğlen olmuştu. Dilara: “Ne oldu patron, görüşme nasıl geçti?” “Henüz somut bir şey yok,” derin bir nefes alarak; “sonucun ne olacağını ben de bilmiyorum.” “Yorgun görünüyorsun, otur biraz, sana güzel bir yorgunluk kahvesi getireyim.” “İyi olur,” diyerek odama girdim. Sibel’deki durgunluk gözümden kaçmamıştı. Nitekim bir müddet sonra yanıma geldi. “Ne o? Çok durgunsun, bir şey mi oldu?” “Ben de bu konu hakkında seninle görüşmek istiyorum,” diyerek karşıma oturdu. Konuya nasıl gireceğine halen karar verememiş gibiydi. “Seni dinliyorum hadi anlat, beni meraklandırıyorsun.” “Şey... Patron... Hemen konuya geçiyorum. İşten ayrılmak istiyorum.” “Ne dedin? Peki neden? Sen de beni iyi dinle; bu sapıkların yaptıklarından kendini sorumlu tutma, benim böyle düşündüğümü sanıyorsan yanılıyorsun.” “Hayır, neden o değil, ayrılmayı daha önce düşünüyordum; fakat sen ‘bak, kaçtı da gitti,’ demeyesin diye olayın aydınlanmasını bekledim, işten çıkmak istememin sebebi o sapıklar değil.” “Nedir o halde?” “İşlerin iyi gitmediğini benden iyi biliyorsun, şu sıralar Dilara ve ben hemen tüm gün bir şey yapmadan oturuyoruz. Havayollarında çalışan bir akrabam var, hostesliğe müracaat edebileceğimi aylar önce söylemişti, önce kabul etmemiştim; işler iyi gitmeyince onunla tekrar konuştum, haftalardır düşündüm, ayrılmamın hepimiz için iyi olacağını düşündüm, Dilara tek başına büroyu idare edebilir.” “Kesin kararını verdin mi?” “Evet verdim.” O da haklıydı, tıpkı İlhan gibi. Hem uçarak daha iyi para kazanır hem de tüm dünyayı gezip sürekli başka yerlerde bulunarak unutmak istediklerini daha çabuk unuturdu. Israr edip kalmasını istemek, ileriye olan bakış açısını daraltmak ve böylelikle geleceğini engellemek olurdu. O, güneşinin doğacağı yeni ufuklara doğru açılmalıydı; zaten kendisi kesin kararını vermiş. Ayrılması beni olduğu gibi Dilara’yı da üzecek. Konuşmaya devam ettim: “Orada işe başlayacağından emin misin?” “Evet, yeni yılın ilk hosteslik kursuna kaydım pazartesi günü yapılacak, kurs beş Ocakta başlıyor.” “Peki ne zaman ayrılıyorsun?” “Hemen şimdi.” Acelesini anlıyordum. Daha fazla kalması ayrılığı zorlaştırabilirdi. “Nasıl istersen, o iş olmasa tekrar gelebileceğini unutma.” “Unutmam patron, sizleri ve burayı çok özleyeceğim.” Hızlı konuşması onu, buradan hemencecik kaçmak istiyormuş gibi resimliyordu. Vedalaşmak için ayağı kalktık, yüzüme yönelen her bakışı gözlerimi daha da dolduruyordu. Boynuma sarıldı, “hoşça kal!” derken sağ gözümde bir tek damlacığı |


