|
ORG ve Tora Bora —1. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |
|
-22-
“Artık söyle de hâkim bir an önce kararını versin?” “Hâkim ne yapsın! Yasalar böyle, yasayı yapan hâkimler değil, onlar mevcut yasaya göre karar verir.” “Peki AGİ firmasındaki alacaklar ne olacak?” “Önce dava açılacak, parayı alıp alamayacağımız da şüpheli, bundan başka birkaç dava daha açmamız gerekecek, kimse ödeme yapmıyor.” “Desene şirketin kapısına kilit geliyor… Yakında vergi dairesi de gelir vergiyi ister. Parayı almadığımız halde almış gibi ayrıca vergisini ödeyeceğiz, öyle mi?” “Vergisini ödedik bile, bazılarınınkini de ödeyeceğiz.” Teoman’ı uğurlayan Sibel yanımıza geldi, Dilara konuşmasına devam ediyor. “Peki patron, başka bir şey daha söyleyeceğim; fakat kimseye anlatma, aman aramızda kalsın, bak, Sibel de burada, üçümüzün arasında kalsın, tamam mı?” Bayağı meraklandık ne soracak diye, ben “tamam” derken usulca ve her zamanki meraklı üslubuyla devam etti: “Farz edelim ben bir koca buldum, yani farzımuhal... Ve evlendim. Fakat evlendikten sonra ne göreyim! Herif hoşuma gitmedi, onu boşayacağım. Ben de mi o zaman beş sene bekleyeceğim o herifi boşayana kadar?” Sibel ve ben kahkahayı bastık, gülmemiz devam ederken; “Tabii ki bekleyeceksin, hele bir de herif tipsizse hâkim seni daha fazla bekletir,” dedim. Sibel: “Ayrıca hâkim sana soracak, ‘kızım bu herif hiç mi hoşuna gitmiyor?’ diyecek. Sen de ‘evet Hâkim Bey hiçte hoşuma gitmiyor’ dediğinde davayı daha da uzatacak.” Dilara; “Aman kalsın o zaman, en iyisi hiç evlenmeyeyim, beş sene boşanmayı bekleyene kadar kocarım ben ve bi daha da koca bulamam zaten,” diyerek önceki meraklı üslubunu neşeliye çevirdi. Odadan çıkacağı sırada: “Ha! Patron bir şey daha var.” Merakım gülmemi durdurdu. “Evet Bayan Dilara, söyleyin bakalım?” “O kuş beyinli telefonda benden için çaylak sesli dedi, onu bulduğumuzda iyi bir sopa at, bir de benim için vur, söz mü?” “Evet Dilara, söz veriyorum,” dediğimde memnun ve rahatlamış bir şekilde yüzünü Sibel’e çevirdi. “Sen de duydun değil mi şekerim? Oh olsun ona!” diyerek Sibel ile birlikte odadan çıktı. Bir müddet sonra tahsilat yapmak için bir şirkete gittiğimde elim boş geri döndüm. Paydosa az bir zaman kala sapık yine Sibel ile konuşuyordu. “Bugün yanındaki kimdi?” diye Sibel’e tekrar sordu. Sibel: “Hani sen aptal değildin? Zeki olduğunu göster ve tahmin et bakalım.” “Madem beni tanıyor da niye konuşmadı?” “Onu da tahmin et, acaba seninle neden konuşmadı!” “Ben o dediğin barı tanımıyorum ve bizim örgütte de ihanetçiler bulunmaz tamam mı? İhanet eden ölür!” “Neden ihanet ettiğini de tahmin et bakalım? Madem onu çok merak ediyorsun ara ve onun kim olduğunu kendin bul.” Sibel onu gittikçe kafese yaklaştırmayı deniyordu, galiba başaracak... “Ben istersem bulurum ve bulacağım da, o da sizler gibi ölecek!” Ve Sibel başardı... Telefon konuşmasını bitiren Sibel’e ellerimizi uzatarak; “Çak Sibel!” demekten kendimizi alamadık. O artık öğlen vakti yanındakinin kim olduğunu öğrenmek için mutlaka Sibel’i takip edecektir. Bundan eminiz. “Otobüs durağına kadar sizleri daha uzaktan izleyeceğim, şayet onu veya tanıdık başka birini görürsen bana bir işaret ver, örneğin; sol elini ensene götür, o zaman sana yaklaşır, hangisinin olduğunu gizlice işaret eder veya söylersin.” “Anlaştık,” diyen Sibel fiziğinin olduğu gibi zekâsının da her zamanki güzelliğini tekrar dışa yansıtırken kafesin içinde yem olma cesaretini de gösterdi. Peşlerinden çıktım, mesafe bırakarak onları izliyor, her an Sibel’den bir işaret bekliyorum. Durağa kadar bir işaret gelmedi. Kendi otobüsüne binen Dilara ayrıldığında, yandaki durakta sıraya giren Sibel bir müddet beklediği otobüsüne binip pencere kenarında yerini aldı. Otobüsten işaret gelirse taksi çevirip bir sonraki duraktan otobüse binebilirim diye bekledim; işaret gelmedi. Dün sapık bayağı heyecanlanmıştı, bendeki ise öfke; onun kafasını bir kabak gibi patlatacak, nefsini tüketecek cinsten bir öfke. Bir dakika içinde telefonların tam yirmi defa çaldığını saydım. Bugün öğlen vaktine kadar bu böyle devam etti, kendimiz sadece faks hattından dışarıyı arayabiliyorduk. İki telefon hattı tekrar devre dışı kaldı. Telefon idaresini arayıp durumu anlattım. Herhangi bir tespit yapılıp yapılmadığını sordum, aldığım cevap: “Liste çıkmış olsa bile size veremeyiz, elimizde az da olsa bir liste var.” “Fakat gün boyu telefonlarımız çalıyor, bir dakika içinde yirmi kez çalıyor, liste savcılığa ne zaman gider?” “Bir hafta içinde cevap alırsınız.” “Daha önce de söyledim, hemen savcılığa verilmesi gerekir, işlerimiz bile durdu.” “O halde listeyi bugün müdürlüğe vereyim, yarın gelip Müdür Bey’le görüşün, ben fazla bir şey yapamam, yapılan aramaların çoğu telefon kulübesinden.” “Olsun, o bize yeter, yarın müdürlüğe uğrayacağım,” diyerek görüşmeyi tamamladım. Saatler ilerledikçe başımın yoğunluğu artıyor. Öğleden sonra Dilara yanıma geldi. “Avukatın sekreteri aradı, bugünkü duruşma Nisanın yirmi sekizine atılmış.” Kendi kendime “yine mi?” derken Dilara devam etti: “Sekreteri bir saatten fazla aradığını, telefonun sürekli meşgul çaldığını da söyledi.” “Şaşmamak lazım, kim bilir daha niceleri bizi arayıp da bulamıyor.” Dilara: “Arayanların hepsi şikâyetçi, annem bile dün evden beni aramış, sürekli meşgul diyerek aramaktan vazgeçmiş.” Sapık bu akşam da görünmemişti; yanılıyor muyuz acaba! Belki de bir yerde saklanarak Sibel’i izliyordur o canavar. Ertesi gün evden direkt olarak telefon idaresine gidip müdürlüğe çıktım. Müdür yardımcısıyla görüşerek durumu anlattım. Liste yanındaydı. “Size veremem, ancak savcılığa verebiliriz,” dedi. “Biliyorum, bunu telefonda da söylediler; fakat bir an önce listenin gitmesi gerek,” diye ısrar ettim. “Listede ancak on veya on beş civarında belirgin numara var, diğerleri telefon kulübesi.” “Peki bu kulübelerin hangi semtlerde olduğu yazılı değil mi? Zaten on veya on beş numara da bize yeter, şüphelendiğimiz bir şahıs var, o olabilir,” dedikten sonra şüpheli Baki’nin oturduğu semti ve çalıştığı yerin ismini söyledim. Listeye tekrar baktı. Söylediklerim doğru çıkmış olacak ki; “Arabanız var mı?” diye sordu. “Evet var.” “O halde yanınıza bir memur vereceğim, listeyi kendi eliyle savcıya verecek.” “Tamam,” diyerek ardından teşekkür ettim, yanıma verdiği memur ile birlikte listeyi götürdük, sonra büroya uğradım. Sibel: “Onu dün akşam gördüm.” “Ne dedin? Nerede?” “Otobüste.” “Fakat ben otobüs hareket edene kadar bekledim, bir işaret vermedin!” “Bir durak sonra otobüse bindi.” “Demek gizlice takip ediyor, diğer durakta da tesadüf gibi bindi. Seninle konuştu mu?” diye sordum. “Hayır, görmezlikten geldim, indiğim durakta da kardeşim bekliyordu, yanımıza gelmedi.” “Zaten onun olduğu açığa çıktı.” Dilara: “Nasıl?” “Sabah telefon idaresinde onun adını, oturduğu semti ve çalıştığı yeri müdür yardımcısına söylediğimde yüzündeki ifadeden anladım, zannedersem evinden bile aramış, ayrıca çalıştığı yerden de.” Telefonlar çalmaya devam ediyor. |

