ORG ve Tora Bora —1. BÖLÜM  ©

Roman

Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi

<<<<<

-21-

 

“Bir şeyler yemediğinin, gittikçe zayıfladığının haberlerini mektuplardan alıyordum. Ölümünden önce olduğu gibi sonra da sıkça rüyalarıma giriyordu.”

Yemek ve sohbet faslı bir saat kadar sürdü. Bürodan ayrılma zamanı geldiğinde Zeliha söz aldı:

“Serap için bildiğin bir yerde iş imkânı var mı? Veya burada senin işyerinde?”

“Biliyorsun işler iyi gitmediği için buradan ayrılanlar oldu, şu an bildiğim başka  yer de yok, bir şeyler işitirsem haber veririm.”

Serap’a dönerek;

“Okul harici herhangi bir meslek kursuna gittin mi?” diye sordum.

“Hayır, tüm kurslar paralı, imkânım yoktu,” derken ne kadar zor durumda olduklarını anladım.

“Sen yine de ara sıra Zeliha ile büroya uğra, ne olur ne olmaz,” derken belki ona verebileceğim, hiç mi değilse harçlığını çıkartabilecek ufak tefek işler çıkabilirdi diye düşünmüştüm. Gitmeden önce onun için cebimde hazır tuttuğum parayı uzattım, bu paraya en azından bir pantolon veya kazak alabilirdi. Dışarıda bayağı üşümüş olacak ki iki büklüm halde büroya girmişti, üzerinde kalın bir giysisi dahi yoktu. Uzattığım parayı reddetti.

“Ayrı bir ücret almak için değil, sadece Emine teyzeye yardım etmek için gelmiştim.”

“Olsun, sen bunu hakkettin, lütfen al!” diyerek  eline sıkıştırdım.

Aralık ayının ikinci yarısının başlangıcı, aynı anda haftanın da başlangıcı. Sabah büroya girdiğimde Sibel kuzeninin öğlen saatlerinde geleceğini söyledi, o esnada sapığın çaldırdığı telefonlara manalı bir şekilde bakarken “seni yakalayacağım pislik” diye ister istemez içimden geçti. Yapacağı başka işi gücü yokmuş gibi telefonları, her üç hattı, hatta bazen faks dahil dört hattı çaldırıp kapatıyor. Şayet bu sapık resmi bir dairede çalışıyor ve ödediğim vergiler de ona maaş olarak gidiyorsa benim için oldukça vahim bir durum, açıkçası; acınacak bir halim var demektir. Öğlen vaktiyle birlikte misafirimiz geldi, Sibel bizi tanıştırdı:

“Bu kuzenim, dayımın oğlu Teoman.”

“Hoş geldiniz Teoman Bey, yardımınıza ihtiyacımız var.”

“Hayrola! Ne gibi bir yardım?”

“Sibel şimdi anlatır, şu durmadan çalan telefonlara bir anlam veremiyorsunuz değil mi?”

“Evet, evet… İnsan burada aklını oynatabilir, nedir bu böyle?”

“Bizi tehdit eden bir sapık, aylardır telefonlarımız böyle çalıp duruyor, ara sıra kısık sesle konuşuyor.”

“Ne gibi bir yardımım dokunabilir?”

Sibel:

“Bu kimsenin senin arkadaşın Baki’nin olabileceği şüphesi var, belki sesini tanırsın, on beş yirmi dakikaya kadar konuşmaya başlar.”

“Baki’nin böyle bir şey yapması imkânsız, hem neden yapsın?” diye sorduğunda Sibel olanları başından itibaren anlatmaya başladı. Soğukkanlılıkla dinleyen Teoman:

“Eğer oysa sesinden tanırım, bence yanlış iz peşindesiniz, Baki böyle bir şeye katiyen teşebbüs etmez, böyle bir şey onun stili olamaz.” Biraz durakladıktan sonra Sibel’e; “nişanlın Özcan’a bundan bahsetmedin mi?” diye sordu.

“Kimseye anlatmamalarını tembih etmiştim,” diye cevapladım.

Sibel’e dönerek;

“Telefonlara sen çık, saat on ikiyi geçiyor, birazdan konuşmaya başlar, ağzından laf almaya çalış,” dedim.

Teoman:

“Megafondan dinleme olasılığımız var mı?”

“Evet, var” diye cevapladı Sibel.

Teoman:

“Onunla konuşurken yazdıklarımı aynen ona aktarırsın, sesinden tanıyamazsam böylelikle onun olup olmadığını anlayabilirim belki.”

Gelen telefonlara Sibel çıkmaya başladı, kısa süre sonra sapık ile konuşmaya başladı.

“Sibel! Sen misin?”

“Bakıyorum sesimi tanıyorsun.”

“Diğer kızınki çaylak gibi geliyor,” derken Dilara yüzünü buruşturdu ve “ben sana gösteririm” dercesine başını salladı.

Sibel:

“Ne istiyorsun yine? Benimle konuşmak hoşuna mı gidiyor?”

“Evet.”

Teoman, sesi tanıyamadığını söylercesine başını sağa sola salladı ve dikkatlice dinlemeye devam ediyor.

Sibel:

“O halde bir şeyler anlat, kimsin, nasıl birisin falan filan.”

“Sen beni aptal mı zannettin? Bak, beni kızdırıyorsun!”

“Rica ederim, neden aptal olasın ki!”

Bu arada Teoman önündeki kâğıda bir şeyler yazıp Sibel’e gösterdi, Sibel kâğıtta yazılı olanı aktarmaya başladı.

“Burada seni tanıyan biri var.”

“Güldürme beni, beni aptal mı sandın?”

“Rica ederim dedim ya!”

Teoman yazmaya, Sibel okumaya devam ediyor.

“Bir hafta önce pazar günü seni Karanfil barda görmüş. Şu an yanımda.”

Sapık heyecanla:

“Kim o? Kim o yanındaki?”

“Seni orada gören biri.”

“Ben Karaca bara gitmem.”

“Karaca bar demedim, Karanfil bar dedim.”                                                    

“Tanımıyorum öyle bir yer, sen beni aptal sanıyorsun değil mi?”

“Hayır, aptal değil bilakis çok zekisin, bakıyorum da hiç pot kırmıyorsun.”

“Kim o yanındaki? Adını söyle?”

“Adını şimdi söylemek istemiyor; fakat seni tanıyor, hatta senin büromuzun yakınlarında gezdiğini bile görmüş.”

“Adını söyle bana? Veya beni tanıyorsa o benim adımı söylesin. Ben aptal değilim.”

Teoman kâğıda bir şey daha yazıp Sibel’e gösterdi.

“Eşek çobanı sana bir şey hatırlatıyor mu?” diye Sibel kâğıttakini okudu.

“O da ne demek, bunu ilk defa işitiyorum, kim o yanındaki, söyle adını onu da bulup öldüreceğim.”

Teoman kâfi der gibisine işaret yaptı. Ahizeyi alıp konuşmaya devam ettim:

“Yaz bu söylediğimi bir yere! Seni yakalayıp o kuş beynini dağıtacağım.”

“Hepinizi öldüreceğim, hepinizi havaya uçuracağım,” diyen sapık telefonu kapadı.

Teoman;

“Sesini tanıyamadım,’ben aptal değilim’ diye konuşmaları beni şüphelendirdi, o bu cümleyi sıkça kullanır, ayrıca Karanfil bar ve eşek çobanı isimleri onu biraz heyecanlandırdı, ona ‘eşek çobanı’ dediğimizde genelde kızar, ona bu lakabı takmıştık, bu Baki olabilir, yine de emin değilim,” dediğinde biraz rahatlar gibi oldum. Soğumuş kahvesinden bir yudum aldı;

“Mahallede biraz araştırma yapabilirim, Özcan ile konuşabilirim,” diye devam etti.

“Yo hayır! Hiç karışmasan iyi olur, sen yine de hiçbir şey bilmiyormuş, işitmemiş gibi davran, bu kadarı zaten bize kâfi,” dedim ve teşekkür ettim.

Ekmeğimizi çıkaracak buğdaya dadanan karga, attığımız yemleri takip ederek kendisi için hazırlanan kafese gittikçe yaklaşıyordu. Artık eminim; bu, o Baki denilen şahıstı. Telefon kayıtları geldiğinde işyerinin ve oturduğu semtin telefonları da tutarsa onu polise teslim etmeden önce ne yapacağımı düşünmeme gerek kalmadı.

Odama çekildikten sonra Dilara yanıma geldi.

“Yarın duruşma var,  kim gidecek mahkemeye?”

“Avukat gidecek, onunla zaten görüşmüştüm. Yüz kilometrelik yol, şayet dava sonuçlanmazsa diğer duruşmalara ben gideceğim, onun gitmesi bayağı pahalıya mal oluyor.”

“Ne de bitmez bir davaymış bu böyle! Şirkete geldim geleli devam ediyor.”

“Pek yakında dördüncü senesi olacak, ocak ayındaki dava da üç dört  senedir devam ediyor.”

“Bu enflasyon karşısında alacağımız para ne olacak?”

“Bunda haklısın, dava ne kadar uzun sürse borçlu o kadar kâr ediyor, her geçen gün onun lehine, zaten bu yüzden davayı iyice uzatıyorlar ya.”

>>>>>

Sibel telefonda

1 - 2 - 34 5 - 6 - 7 - 8 9 - 10111213 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 1920 - 21 - 22 - 23 - 24

Anasayfa/HOME       Roman       Bölüm2      Bölüm3    Bölüm4    Bölüm5         DEUTSCH    ENGLISH

Sohbet odası