ORG ve Tora Bora —1. BÖLÜM  ©

Roman

Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi

<<<<<

-20-

 

Soruşturmaya değerdi diye düşündüm. Her ikisine;

“Ayrıca cumartesi günleri ikinizin gelmesine gerek yok, her cumartesi sırasıyla biriniz gelebilir,” diyerek konuyu kapatıp işimize koyulduk.      

Ertesi sabah sadece Sibel bürodaydı, aralarında anlaşıp ilk cumartesi nöbetini almıştı. Kuzeniyle konuştuklarını bana aktarmaya başladı.

“Dayımın oğluna sordum,  Baki dediğim kimse bir resmi dairede çalışıyormuş, nişanlımla aynı binada; fakat ayrı bürolarda.”

“Telefon açan o olabilir, kuzenin herhangi bir gün buraya gelebilir mi?”

“Şu an bir yerde çalışmıyor, üniversiteyi bitirdi askerliğini bekliyor, gelebilir.”

“Tamam öyleyse, ona şimdilik konudan bahsetme, bir pot kırabilir, ağzından bir şeyler kaçırabilir, durumu burada anlatırız, sen sadece davet et.”  Sormaya devam ettim: 

“Peki, bu Baki dediğin kimse Aykut’u tanıyor olabilir mi?”

“Bir defasında çay bahçesinde arkadaşlar ile topluca otururken Baki de yanımızdaydı, orada Aykut Bey’e rastlamıştık ve biraz sohbet ettik.”

“Farz edelim aradığımız kimse o; tüm telefon numaramızı nereden almış olabilir?”

“Özcan’ın verdiğini sanmıyorum, kız arkadaşıma şirketin kartını vermiştim, ondan almış olabilir mi?”

“Olabilir, her neyse önce bir kuzenin gelsin, belki sesinden tanıyabilir.”

Saat ona doğru temizlikçi Emine Hanım geldi, kızı Zeliha ve yanlarında on beş on altı yaşlarında başka bir kız daha var. Ara sıra, gezip tozmaktan fırsat buldukça temizlik işlerinde annesine yardımcı olan Zeliha önce arkadaşını tanıttı.

“Bu arkadaşım Serap, bugün bize yardım edecek.”

On yedi yaşındaki Zeliha’yı aşağı yukarı altı senedir tanıyorum. Kumral, bir altmış beş boylarında, sportif bir fiziği var, hatta bazı amatör spor dallarında derece bile aldı. Yaşından oldukça fazla gösteren elli altı veya elli yedi yaşlarındaki tıknaz, toparlak annesi Emine Hanım o zamandan beri evimde ve büroda temizlik yapan dul bir kadın. Kocasını Zeliha henüz bebekken kaybetmiş, yanından ayırmak istemediği, oldukça değer verdiği kızı baba sevgisinden mahrum olarak büyümüş. Kızda bayağı haylazlık da var. Büroya annesiyle veya bezen yalnız geldiğinde Dilara ile anlaşamıyor, orayı burayı karıştırıyor, Dilara da buna sinirleniyordu. Serap Zeliha’ya nazaran efendi bir kıza benziyor, ağırbaşlı ve konuşmasını gayet iyi biliyor. Tahmin ettiğim gibi on altı yaşında, bir altmış boylarında, dalgalı uzun ve siyah saçlı, koyu tenli  güzel bir kız. Ortaokulu bitirmiş, babasını iki sene kadar önce bir trafik kazasında kaybetmiş, annesi ve kendinden altı yaş küçük erkek kardeşi Emre ile birlikte yaşıyormuş. Babasının vefatından sonra mali sebeplerden dolayı okuluna devam edememiş. Zeliha’da olduğu gibi hayat Serap için de zor olmalıydı.

Emine Hanım ve kızı bir saatlik temizliğin ardından mola verdiğinde Serap işine davam ediyordu, bunu gören Sibel:

“Kendini yorma güzelim, biraz dinlen ve bir şeyler iç, temizliğin bugün bitmesi şart değil ve bizim burada sıkılma, zaten kahve yaptım.”

Serap:

“Teşekkür ederim, çay veya kahve içmem.”

“Ne içersin o halde? Başka içecekler de var.”

Sıkılgan bir tavırla;

“Meyve suyu var mı?” diye sordu.

“Var canım, sen otur dinlen ben getiriyorum.” Mutfaktan portakal suyunu getiren Sibel bardağı doldurdu, anlaşılan canı Serap’a kaynamıştı. Çeşitli konulardan ve hiç durmadan konuşan Zelihaydı. Her zamanki gibi bir konuyu bitirir bitirmez başka konulardan bahsetmeye başlıyordu, onun çenesine seneler önce alışmıştık. Paydos saati gelen Sibel çıkmadan önce odama girdi.

“Ben gidiyorum, yarın kuzenimle konuşayım, pazartesi büroya gelebilir.”

“Tamam Sibel, iyi hafta sonu.”

“Sana da patron. Ha… Serap’a ayrıca harçlık vermeyi unutma!” derken kıza olan ilgisini tekrar gösteriyordu.

Saat beşe doğru tüm temizlik bitmiş, jaluziler parıl parıl parladığında dışarıda hava kararmıştı. Masa başında oturmuş karanlığın ötesini düşünürken Serap yanıma geldi ve annesini telefonla aramak için müsaade istedi, annesi meraklanabilirdi. Birkaç dakika sonra kızlar karnımızı doyurmak için kızarmış piliç ve patates almaya gitti. Ben de bayağı acıkmışım; şu piliçler olmasa sürekli aç kalırdım galiba. Geri geldiklerinde, Serap’ın kendisi için kumpir denilen fırında kızartılmış ve içinde çeşitli salatalar olan kocaman patateslerden almış olduğunu gördüm, dayanamayıp sordum:

“Tavuk eti sevmiyorsun galiba.”

“Ben vejetaryenim, et yemem.”

“Aha! Bir hayvan dostu, öyle mi?”

“Evet öyle,” derken biraz sinirlenmiş gibiydi, galiba benim hayvanları sevmediğim hissine kapıldı. Kıza pat diye “aha” dediğimde haklı olarak öyle düşünebilirdi, bu kez değişik bir üslupla:

“En çok hangi hayvanları seviyorsun?”

“Hepsini.”

“Yılanı da sever misin?”

Ne demek istediğimi anlamış olacak ki:

“Ben onlara bir şey yapmıyorum ki onlar da bana bir şey yapsın, asıl etrafta dolaşan iki ayaklı yılanlardan korkuyorum.”

Haklıydı, etraf öyleleriyle doluydu ki… Dağlarda bir ayıya rastladığımda ben onu ürkütmedikçe o da bana dokunmuyor. Fakat bazı şehir ayıları... Yanlarından geçtiğinde kasıtlı olarak çarpar, kimi zaman kendilerini göstermeden kilometrelerce uzaklardan bile insana dokunurlar; hele babasının, arkadaşının veya herhangi bir yakınının vasıtasını alıp trafiğe çıkıyorsa… Bu vasıtanın illaki bir otomobil veya somut bir şey olması gerekmiyor.

Zeliha araya girdi:

“Serap genelde köpek ve kedi dostudur, bir köpeği bir de kaplumbağası var, ayrıca mahallede beslediği çok kedileri var.”

“Öyle mi?” diye merakla sorup devam ettim:

“Benim de bir köpeğim vardı, en sadık dostumdu,” dediğimde, Serap gözlerini bana dikti, nihayet onun için bir konu açılmıştı.

“Köpekleri seviyor musunuz?”

“Tabii severim, demin ‘en sadık dostumdu’ dedim ya…”

“Yani şimdi yok mu?”

“Maalesef! Bu seneler önceydi, bir Kangal ile kurt köpeği kırmasıydı, benim için neler yapmadı ki... Almanya’ya gitmeden önce kasabada benim köpeğimdi, kasabadan İstanbul’a gelip burada uçağa binecektim, o an gelmişti.”

“Sonra n’oldu?” diye merakla soruyordu Serap, devam ettim:

“Otobüs garajında arkadaşlarım beni yolcu ediyordu, aralarında Ali, Hasan, Sabri, Kenan, Turan ve daha çok arkadaşım vardı, ayrıca Kont.”

“Kont köpeğiniz miydi?”

“Evet, onun adı Kont idi. Hareket etmek üzereyken otobüse bindiğimde arkamdan içeri atlamıştı, uzaklara gideceğimi, onu terk edeceğimi anlamıştı.”

Serap merakla devamını bilmek istiyordu.

“Sonra?”

“Ona ‘çık dışarı!’ dediğimde ilk defa sözümü dinlememişti, yere yatıp pat pat diye kuyruğunu yere vuruyordu, ‘beni yalnız bırakma’ dercesine. Kucağıma alıp otobüsten indirdim. Arkadaşlardan biri tekrar otobüse girmesin diye onu tutarken zor zapt ediyordu. Ben yine otobüse bindim, hareket ettiğinde arkadaşım onu serbest bırakmıştı, Kont otobüsün arkasından koştu, havlayarak, otobüs bayağı uzaklaştığı halde o halen koşuyordu, içinde bir umut varcasına koşuyordu, sonra onu gözden kaybettim.”

“Peki, ne zaman öldü?”

“Almanya’ya gittikten sonra arkadaşlarımla mektuplaşıyordum, onlardan biri mektubunda acı haberi yazmıştı, hatırladığım kadarıyla ben ayrıldıktan dört veya beş ay kadar sonra ölmüş, önceleri eve bile uğramıyor, etrafta aval aval dolaşıyormuş.”

“O mutlaka intihar etmiştir, bir şeyler yememiştir, üzüntüsünden intihar etmiştir.”

>>>>>

Paklığın ve masumiyetin resmi.Dört ayaklı bir dost.Dinlence.

1 - 2 - 34 5 - 6 - 7 - 8 9 - 10111213 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 19 -  20 - 21 - 22 - 23 - 24

Anasayfa/HOME       Roman       Bölüm2      Bölüm3    Bölüm4    Bölüm5         DEUTSCH    ENGLISH

Sohbet odası