ORG ve Tora Bora —1. BÖLÜM  ©

Roman

Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi

<<<<<

-18-

 

“Bu benim dedemin ismi,” dedim.

“İsteğini sor,” diyordu Ulrike.

“Türkçe mi yoksa Almanca mı?” diye sordum.

“Merak etme, onlar her lisanı anlıyor, orada dil, din, ırk ayrımı yok, bari Almanca sor ki bizler de anlayalım.”

Çeşitli şeyler sormaya başladık, dedemin ruhu birer kelimeyle, “evet” veya “hayır” ile soruları yanıtlıyordu. Seansı bitirmek üzere sıra son soruya gelmişti.

“Bildirmek istediğin bir şey var mı dede?” Kâğıdın üzerine “Ali” yazılıyordu.

“Ali kim?” diye sorduğumda tekrar “Ali” yazılıyordu.

“Ali isimli birine mesaj mı göndermek istiyorsun?” diye sorduğumda birkaç defa yine “Ali” yazılmıştı. Ne kastedildiğini anlayamamış, seansı bitirmiştik.

Anılar bitti, romana devam.

“Ali” isminin neyi ifade ettiğini işte o an, onun vefat ettiğini Sabri ve Hasan’dan öğrendiğim zaman anlamıştım. Seans yaptığımız zaman Ali’nin vefatından sonraki tarihe denk geliyordu. Ne kadar bira içtiğimi hatırlamıyorum, dışarıdaki karanlığı ancak fark ettim. Saatim yirmi bir otuzu gösteriyor, uzun müddet oturuyor olmalıyım, içtiğim biraların etkisini de hissediyorum. Bir bira daha içip kalktım, bu halde araba kullanamazdım. Evimin istikametine doğru yürümeye başladım, yürüdükçe hava daha da soğuyor, soğuk bir esinti bedenimi ve benliğimi titretiyordu. Uzunca yürüdüm, zamanı kısaltmak için bir taksi çevirene kadar. 

Aralık ayına girdiğimizde büroda üç kişi kalmıştık, önceki hareketliliğin yerine genelde sessizlik hakim, şu sinirlerimizi daha da yıpratan sapığın çaldırdığı telefonlar haricinde. Hatırladığım kadarıyla bu zırıltılar hafta sonu rüyama bile girmişti. Ardı ardına gelen hoşnutsuzluk beni yoruyor, bezdiriyor, şaşalıyor, aksırtıyor; kendimi   yıllanmış ve yıpranmış hissediyorum. Her şeye rağmen kendimi toparlamalıyım diye düşünüyorum; bu şirket sadece benim değil, Sibel’in, Dilara’nın ve ileride daha nicelerinin ekmeğini, yiyeceğini getirecek. Sibel odama girdi.

“Sapık Dilara ile konuşmaya başladı, odamda görüşüyor.”

Sibel’in odasına gittik, Dilara konuşmasını sürdürüyordu, megafondan konuştuğu için sapığın sesini hepimiz duyabiliyoruz, Dilara:

“Ne dedin? Seni anlayamıyorum, biraz daha düzgün konuşamaz mısın?”

Kısık sesle;

“Sen kendini zeki mi sanıyorsun, aptal mıyım ben? Sesimi tanımak mı istiyorsun?” diyen sapık bir pot kırmış, Dilara bunu anlamıştı.

“Sen tanıdığımız birisin, öyle değil mi?”

“Saçmalama.”

“Neden böyle kısık sesle konuşuyorsun o halde?”

“Neden mi? Sesimi banda mı kaydetmek istiyorsun sen?” 

“Sesini kaydetmek isteseydim şimdi de yapardım, hem burada teybimiz yok ki kaydedeyim.”

“Boşuna ağzımdan laf almaya çalışma, ben aptal değilim, beni çok kızdırıyorsunuz, o işyerini havaya uçuracağız.”

“Neden? Sana bir şey mi yapan oldu?”

“Orası havaya uçurulacak, o kadar…” diyerek telefonu kapadı.

Sibel endişeli şekilde bana baktı. Dilara’da az da olsa sapığın ağzından birkaç laf almanın memnuniyeti vardı.

“Patron, bu adam ciddi şekilde kafayı sana takmış, galiba seni iyi tanıyan biri.”

“Sanmıyorum, öyle olsaydı beni evden de arardı, demek ki ev telefonumun numarasını bilmiyor.”

Sibel:

“Şimdi konuştuğuna göre bir müddet telefon açmayacaktır, ben kahve yapayım, birer kahve içelim.”

“İyi fikir,” diye cevaplayıp odama girdim. Ajandayı alıp geçmiş notları karıştırmaya, “kimleri arayabilirim, nerelerden bir iş gelebilir” düşüncesiyle sayfalarını tek tek  aktarmaya başladım. Orada bir not güzüme ilişti, tarihi on beş Ağustos Cuma, saat on iki otuz; “ismini vermeyen biri arayıp Turgay Bey ile görüşmek istedi,” yazıyordu notta. Sayfaları geriye doğru devirmeye devam ederken bir not daha; “ismini söylemeyen bir erkek Aykut Bey ile görüşmek istedi,” yazıyordu. Tarihi; otuz bir Temmuz Perşembe, saat on iki yirmi beş. Yani beni aramasından iki hafta önce, saati aşağı yukarı aynı, sadece beş dakika fark var. Bu aynı kimse olabilirdi ve her ikisinde de öğlen vakti aramış, saate baktım; on iki kırk beş, yine bir öğlen vakti, bu işsiz güçsüz değil, çalışan bir serseri, öğlen paydoslarında arıyor olmalı. Kahveyi getiren Dilara’ya:

“Sapıkla her konuşmaların notunu saatiyle birlikte alıyorsun, değil mi?”

“Evet, gününü ve saatini yazıyorum.”

“Tamam, onu en kısa zamanda yakalayacağımızdan eminim.”

“Çok kötü üşütmüşsün Turgay Bey, bir doktora görünsen iyi olur veya eve git biraz dinlen.”

“O kadar önemli değil, yakında geçer.” Bir an önce iyileşip hastanede yatan Hasan’ı ziyarete gitsem iyi olacak. Aklıma en son bir buçuk ay önce gittiğim Vimp Şirketi geldi. Belki yurtdışındaki proje hakkındaki gelişmeyi öğrenebilirim, son umudum o projede. Orayı aradım. Telefona çıkan yetkili şirket yönetiminin değişeceğini, şu anda projenin beklemede olduğunu söyledi. Yeni yönetim vazifeye başladıktan sonra beni arayacaklarını sözlerine ilave etti. Tüm umutlar ve dualar bu proje için.        

Gelip geçen bir hafta iş konusunu lehimize çevirmeye yetmedi. Hazırladığım irili ufaklı tekliflere bile aynı yanıtlar geliyor: Ret. Nezlem önemli ölçüde azalmış, yerini kronik bronşitin neden olduğu öksürük almıştı. Birkaç gün içinde hastaneye Hasan’ı ziyarete gidebilirdim, numarasını çevirdim, cevap vermiyor. “Belki dinleniyordur” diye düşündüm. Bilgi edinmek için evini aradım, eşi telefona çıktı.

“Hasan’ı cepten aradım fakat cevap vermedi, durumu nasıl?”

“Şu an iyi, evde, dün hastaneden aldık.”

“Hastaneye gidecektim, grip olmuştum, onun için sakıncalı olabilir diye gidemedim, bir ara evde ziyaret ederim. Şimdi yanında mı?”

“Hayır yatıyor, yatakta, biraz geç kalkar, çağırayım mı?”

“Yo hayır, gerek yok, ben yine ararım, aradığımı söylersin.”

Telefonu kapadım. Sapığın aramaları hiç durmuyor, tahmin ettiğim gibi ya öğlen zamanları veya akşam saat beş sıralarında konuşuyor sadece. Demek ki bunun paydos vakti akşam beş, genelde resmi dairelerin paydos saati. Bir polis ekip arabası sıkça büromuzun yakınlarında bekliyor. Onları görmüş olacak ki binaya veya pencerelere artık yanaşmıyor. Yine de ihtiyatı elden bırakmayıp kızları otobüs durağına kadar arkadan izliyorum. Telefon çaldı, arayan yine oydu ve saat on iki yirmi. İlk defa benimle uzunca konuşuyor.

“Bana bak, sen çok ileri gittin?”

“Seni mahvedeceğim,” dedi.

“Benden ne istiyorsun?”

“Ölmeni.”

“Peki sana ne yaptım?” Ses vermedi, devam ettim: “Beni dinle serseri! Seni yakalayacağım?”

“Ha ha… Güldürme beni… Beni tanımıyorsun; fakat ben seni gayet iyi tanıyorum, seni öldüreceğim.”

“Madem beni iyi tanıyorsun, söyle bakayım; nerede oturuyorum?”

“Bilmediğimi mi sanıyorsun?”

“Evet bilmiyorsun. Söyle! Ne istiyorsun benden, para mı?” Ses vermiyor, devam ettim: “Para mı istiyorsun?”

“Evet.”

“Ne kadar?”

“On,” kelimesi çıktı ağzından.

“Ne onu, on milyon mu?”

“Milyar.”

“O kadar parayı ne yapacaksın sen, ne için lazım?”

“Örgüte lazım.”

“Hangi örgüt?”

“Sana ne?”

>>>>>

Kahvenin sıcağı...Şimdi senin...

1 - 2 - 34 5 - 6 - 7 - 8 9 - 10111213 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 1920 - 21 - 22 - 23 - 24

Anasayfa/HOME       Roman       Bölüm2      Bölüm3    Bölüm4    Bölüm5         DEUTSCH    ENGLISH

Sohbet odası