|
ORG ve Tora Bora —1. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |
|
-17-
“Bakın! Bu taş yanıyor,” diye mağaranın dibinde elindeki meşaleyle yaktığı taşı bize gösteriyordu. “Bu taş mağaranın içinden damar gibi geçiyor, ne olduğunu ben de bilmiyorum,” dediği kömüre benzemeyen koyu renkli taş mavi bir alev çıkartarak yanıyordu. “Ne olduğunu bilmediğiniz bir şeye pek yanaşmayın, dumanı da zaten bir acayip kokuyor, ben dışarı çıkıyorum,” diyerek yanlarından ayrıldım. Kemal ve ardından Kenan beni takip etti, bir müddet sonra Ali ile Hasan tekrar yanımızdaydı. Gün ağarmasına yedi saatlik zaman kalmış, yatmaya karar vermiştik. Herkes sırasıyla ikişer saat mağaranın ağzında, ateşin yanında nöbet tutacaktı. Bu gecelik nöbet sırası ancak üç dört kişiye gelebilirdi. İlk nöbeti cesaretli arkadaşımız ayıboğan Kemal üstlenmiş, nöbet yerini almıştı. Tırmanmanın getirdiği yorgunlukla uzandıktan bir müddet sonra uykuya dalmışım. Bir ara Kemal’in sesiyle uyandım. “Ali! Uyan, uyan!” diyerek onu yattığı yerde sarsıyordu. “Ne var, n’oldu?” “Aşağıdan ırmak tarafından lakırdılar yankı yapıyor, ne olabilir?” “Ayılar su içiyordur.” “Deme ya! Buraya gelirler mi?” “Merak etme gelmezler, sen nöbetine devam et, bir daha da beni uyandırma.” Bir süre sessizliğin ardından tekrar uykuya dalacağım anda Kemal geri dönmüş, yine Ali’yi dürterek yavaşça seslenmişti: “Ya, yukarıdan kayalıktan sesler geliyor, aşağıya taşlar düşüyor, ne olabilir?” Tekrar uyanan Ali: “Dağ keçileridir, seni yemezler, hem elinde tüfeğin var.” “Ya ayılar geldiyse?” “Sana merak etme buraya gelmezler demedim mi? Hem gelirlerse def çalar, biz kalkana kadar onları oyalarsın.” Geri giden Kemal’deki huzursuzluk, gittikçe yerini değiştirip mağaranın içine doğru kaymasıyla belli oluyordu. Bunu gören Kenan: “Hay senin tutacağın nöbetin içine...” “Napayım ya! Yukarıdan taşlar düşüyor, kalk sen nöbet tut, ben içeri giriyorum.” Anlaşılan gecenin sessizliği Kemal’i korkutmuştu. “Zaten insanı uyutmuyorsun ki! Uykum da kaçtı,” diyerek ayaklanan Kenan nöbet için yerini almış, Kemalse içeride daha önce hazırladığı yere uzanmıştı. Yattığı yerde iki de bir sağa sola dönen Kemal’de halen huzur yoktu. Bir ara kalkıp dışarıdaki Kenan’ın yanına giderek onunla sohbet ediyor, bizi uyutacak etrafın sessizliğini bozuyordu. Ona sessiz olması gerektiğini söyledikten sonra tekrar uykuya dalmakta zorlanırken bu kez Hasan’ın çıkardığı iniltiler beni rahatsız ediyordu. Kalkıp ona doğru baktım, titriyordu, Kenan’ın örtülerinden birini üzerine sererek yerime döndüm; fakat uyuyabileceğime pek kanaat getiremiyordum. Hasan’ın dişlerini birbirine çarparak çıkardığı sesler ortamın sessizliğini tekrar bozmuş, yine ne olduğunu anlamak için ona bakmıştım, bayağı titriyordu, ya üşüyor veya hastaydı. Bu arada Ali de titremeye başlamıştı, ikisinde bir gariplik vardı. Uyanan Ali üşüdüğünü söylediğinde dışarıdakilere seslendim. “Hasan ile Ali’de bir anormallik var, her ikisi de titriyor.” “Üşüyorlardır herhalde,” diyen Kenan ikisinin birlikte yatmasını önermişti. Ali’yi kaldırıp yerini Hasan’ın yanında hazırlayarak orada yatmasını sağlamış, üzerlerine Kenan ve Kemal’in örtülerini, daha sonra benimkini de sermiştik. Yükselen ateşlerini ıslattığımız küçük bez torbasıyla gün ağarana kadar nöbetleşerek düşürmeye çalışıyorduk. Sabah güneşi karşı dağın ardından yavaşça yükselirken doğuya bakan mağaranın ağzına vuruyordu. Sabah çayını hazırlamış, Ali ve Hasan’ı örtüleriyle serin mağaradan çıkartarak güneş altına oturtup sıcak çaylarını vermiştik. “Ne yapacağız Kenan! Bu vaziyette hemen geri dönmemiz gerek,” diye seslendim. “İyi ama nereye? Ve nasıl?” “Önce dağdan inmemiz gerek.” “Sonra? Dağın eteğindeki patika yola kuşlardan başka kimse uğramaz, Kemal’e izah etmeye çalıştığımız gibi bu yakınlarda köy bile olmaz, bir çobana bile rastlayamayız, araba öbür gün bizi almaya gelecek.” “Bir an önce dağdan inelim, sonrasını düşünürüz. N’olur n’olmaz, bakarsın avlanmaya gelen başkalarına rastlarız.” “Güldürme beni bu sıkıntıyla! İnelim o zaman.” “Birimiz hızla önden gitsin, Kemal ile diğerimiz onları yavaşça indirir, ikisini bu halde indirmek en azından dört saatimizi alır.” “Tamam, ben önden gidiyorum, sen ve Kemal birlikte onları getirin,” diyen Kenan erzaklardan bazılarını alarak yola koyulmuş, Kemal ile ben kalanları toplayıp inişe geçmiştik. Ali ve Hasan’ın çıplak başlarını örtmek istediysem de; “Hayır, güneş başımızı iyi ısıtıyor,” diyerek karşı koyuyorlardı. “Fakat güneş gittikçe ısınıyor, çarpabilir,” demem onları ikna etmemişti. Üç saat kadar bir zaman geçmişti, arada bir mola verip ateşlerine bakıyorduk. Bir ara karşıdan iki kişinin geldiğini görünce sevinerek el salladık. Gelenler aynı kasabadan Serkan ve Dursun idi. “Şansınız varmış, biz de sizlere katılmak için geliyorduk.” “Araba aşağıda mı?” diye heyecanla sordum. “Evet, dağın eteğinden dürbünle bakarken Kenan’ı yukarılardan iniyor gördük, bir şeyin normal gitmediğini sanarak arabayı beklettik.” Derin bir nefes tüm yorgunluğumu gidermişti. Serkan zorla da olsa her ikisinin başını örttü. Artık kasabadaydık. Ali ve Hasan’ı evlerine bırakıp ardından doktor aramaya başlamıştık. Pazar günleri kasabadaki iki doktorun da muayenehanesi kapalıydı. Bunlardan birini evinden alarak hastalarımıza götürmüştük. Onları muayene eden doktor; “Durumlarına bakılırsa üşütmüşe benziyorlar, yarına kadar düzelmezlerse vilayetteki hastanede muayene edilmeleri gerekebilir, teferruatlı bir muayene ve kan tahlili yapılması yerinde olur,” diyerek birkaç ilâç yazıp ayrılmıştı. Ertesi sabah her ikisini ziyaret ettiğimizde bayağı şaşırmıştık. Biz oları vilayete hastaneye götürmeye hazırlanırken ikisini de dimdik ayakta bulmuştuk. Sanki hiçbir şey yaşamamışlar gibi ne olduğunu, ne zaman geri geldiğimizi soruyorlardı.
Kader şimdi ikisini birlikte aynı hastalıktan yakalamıştı; birini kaybetmiş, diğerini belki de kaybedeceğiz. 1989 senesinde İstanbul’a geldiğimde Sabri’yi işyerinde ziyaret ederken, Ali’nin kanserden vefat ettiğini öğrendiğim esnada anlatmayı uygun görmediğim bir olay tekrar aklıma geldi:
1984 senesiydi. Bir gün üniversitenin kafeteryasına gitmiş, daha önce kaldığım öğrenci yurdunda oturan Ulrike isimli bir arkadaşımla karşılaşmıştım. Birlikte kahvelerimizi içerken; “Hiç ruh çağırma seansına katılmış mıydın?” diye sordu. “Böyle şeylere inanıyor musun?” “Önceleri inanmıyordum, bir defa katıldıktan sonra bambaşka bir şey olduğunu anladım.” “Ben inanmıyorum.” “Önce katıl, sonra kararını ver, bu akşam yurtta tekrar yapacağız, katılmak istemez misin?” Biraz düşündüm. “Peki, kim yapıyor bunu, kimden öğrendiniz?” “Bizim yurtta Mısırlı bir misafir öğrenci var, Almanca pratik yapmak için Mısır’dan bizim üniversiteye gelenlerden biri, o çağırıyor.” “Tamam, akşama ordayım.” Akşamüzeri Ulrike’nin yanındaydım. Seans, bitişiğindeki arkadaşının odasında yapılacaktı. Biri bahsettiği Mısırlı bayan öğrenci olmak üzere odada üç kişi daha vardı. Mutfaktan da sandalye getirip ortaya yerleştirdiğimiz masanın etrafına oturmuştuk. Her birimiz vefat etmiş bir yakınına konsantre olacak ve gelecek olan ruh adını kâğıda yazacaktı, böylelikle kimin ruhunun geldiğini anlayacaktık. Vefat etmiş yakınım olarak dedem ve büyükannemden başka kimse yoktu, dedeme konsantre oldum. Bir müddet sonra Mısırlı bayan ruh çağırmaya başlamıştı. Kâğıdın üzerine dedemin ismi yazılıyordu, gelen dedemin ruhu. |
