|
ORG ve Tora Bora —1. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |
|
-16-
“Ne o hasta mısın?” “Önemli değil, sadece grip olmuşum, geçer geçmez yanına uğrayacağım, bu halde gelmem sakıncalı olur.” “Sen gelene kadar beklerim koçum, pek acelem yok.” Görüşmeden sonra, sevincimi olduğu gibi üzüntümü de paylaşan o koca denizi seyretmek için sahile gittim. Oralarda bir barda, denizi görebilecek şekilde pencere kenarında masa seçip beni yakalayan gribe aldırış etmeden bira ısmarladım. Yüzümdeki burukluk ve gözlerimdeki ifade birayı getiren garsonun bile dikkatini çekti. “Karadeniz’de gemilerin mi battı?” diye sormaktan kendini zor alıkoymuştur herhalde. Evet! Orada gemilerim teker teker batıyor. Artık nereye gitsem, nerede bulunsam kötü bir haberle karşılaşıyorum. Hasan da tıpkı seneler önce kanserden kaybettiğimiz müşterek arkadaşımız Ali gibi bir gazaba uğradı. Eski günleri kafamda canlandırmaya başladım:
1972 senesinin Mart ayı. Liseyi bitirip kasabaya geleli dokuz ay olmuştu. Kıştan yeni çıkarken karlar yüksek dağların tepelerine doğru yavaşça çekiliyordu. Beş arkadaş, Ali, Hasan, Kemal, Kenan ve ben, dağlara ava çıkmaya karar vermiş, erzaklarımızı ve av tüfeklerimizi alarak bir sabah erken yola koyulmuştuk. Bindiğimiz arazi arabası çıkacağımız dağın eteğinde bizi bırakıp üç gün sonra aynı yere gelerek geri götürecekti. Bir saatlik yolculuğun ardından hedeflenen yerde inmiştik. Önceleri buraya ava gelip bir defasında hafta boyu kalan Ali bu dağı tanıyor, ava ve böylesi dağlara ilk kez çıkan Kemal’deki heyecan gözlerden kaçmıyordu. Ali ile Hasan kafalarını yeni kazıttırmış, güneşin ışıltısını belli ki kilometrelerce öteye kadar yansıtıyorlardı. Kasabada hava sıcaklığı gündüzleri mevsim şartlarının biraz üzerinde, geceleri ise soğuktu, ki bu yüksek dağların geceleri bayağı soğuk, yaz aylarında serin olurdu. Tırmanma istikametimiz o tarafa doğru olduğundan iki dağın arasında akan nehir yönünde ilerliyorduk. Ali arada bir önceki maceralarından anlatıyor, çevre ve dağ hakkında bilgi veriyordu. Bilhassa Kemal’e dikkat etmesi gerektiğini, bu bölgede ayıların bulunduğunu söylüyordu. Kemal kendinden emindi, ellerini göstererek: “Ayılardan korkmayın arkadaşlar, kurşuna bile gerek duymadan bu ellerle ayı boğarım ben, tüfeğimin dipçiğiyle ayıları kaçırırım.” Ali: “Dağın nehir tarafında, yolumuzun üzerinde bir mağara var, geceyi orada geçirip sabah erken zirveye doğru ilerleyeceğiz.” Kemal nefes nefese: “Sen bu tırmandığımız yere yol mu diyorsun?” Hasan: “Yolun böyle olduğunu bilseydim senin için bir sedye alırdım, daha rahat ederdin, aslanım benim, ayıboğanım.” Kemal: “Yok canım, ben daha beter yollara alışığım. Hem ayıları o kadar abartmayın, çok ayı gördüm ben.” Kenan: “Öyle mi? Nerelerde gördün?” Kemal: “Bizim kasabaya bile geldi, def çalıp oynatıyorlar.” Ali: “Tuh be! Yanımıza def almak hiç aklımıza gelmedi, bir ayıya rastladığımızda sana verirdik.” Kemal: “Sahi ya! Buralardaki ayılar da oynar mı?” Hasan: “Seni gördüklerinde sevinçlerinden göbek atarlar göbek… ‘Ah, ne de etli butlu!’ diye.” Hasan’ın çıplak kafasını sıvazladım. “Sen de şapkanı taksan iyi olur, böyle ta karşı dağdaki ayıların bile iştahını kabartıyorsun, sonra hepsi birden göbek atar.” Konuşmalarımız ve attığımız hemen her adımda ayaklarımızın altından yuvarlanan taşlar etrafın sessizliğini bozuyordu. Ara sıra üzerine bastığımız donmuş karların sesleri yukarı çıktıkça daha da artıyor, tepelerde daha fazla kar olduğunu görüyorduk. Uzun bir yürüyüşten sonra Ali; “Birazdan aşağıdaki nehri görürüz, nehir göründüğünde geceleyeceğimiz mağaraya bir saatlik yolumuz kalıyor,” diyordu. Nihayet aşağıda, dağların arasından kıvrılarak güneye doğru ilerleyen nehri görüyorduk. Güneş tam tepemizdeyken bir yürüyüş molası daha verdik. Ali, dağın tepesine doğru; “ey koca dağ, bak yine ben geldim!” dercesine bakıyordu. Kemal Ali’ye yöneldi. “Bu dağın arkasında ne var?” Zirveye bakan Ali; “Dağ var,” diyordu. Kemal: “Ya onun arkasında?” “Yine dağ var.” Kemal: “Ya buralarda hiç köy yok mu?” Hasan: “Ne o! Canın kaymak mı istedi? Yoksa tuvaletin mi geldi? Tuvaletin geldiyse sıkılma, geç bir kayanın arkasına.” Kenan: “Kemal’e kalırsa kayaların üzerinde bile ekin yetiştirir, onun için soruyor her halde... Oğlum dağ başında köy ne gezer!” Kemal: “Ya size de hiçbir şey sorulmuyor...” Bense fazla konuşmayıp karşılıklı atışmalara gülmeyi tercih ediyordum. Kemal tırmanma esnasında bile durmadan konuşuyor, nefesini boşa harcıyordu. Biraz dinlenip boş midelerimizin ihtiyacını da giderdikten sonra ilerlemeye devam ettik. Ali’nin dediği gibi bir saate yakın bir zamanda geceyi geçireceğimiz mağaraya varmıştık. Mağaranın yirmi veya otuz metre kadar sağında derin bir uçurumun dibindeki nehir görünüyordu. Yüklerimizi mağaranın ağzında boşaltıp normal bir evin kapısı genişliğindeki girişinden kafalarımızı eğip geçerek içeriyi kontrol ettik; uzunluğu on metreye varan mağara yarısı kadar genişliği, kimi yerde iki, kimi yerde bir veya bir metreden daha az yüksekliğiyle misafirlerini ağırlamaya hazır bir vaziyetteydi. Ali: “Buraya avcı mağarası derler, avcılar burada geceler.” Bizler oturup dinlenirken Kemal uçurumun kenarına gitmiş, avazı çıktığı kadar bağırarak vadinin ötesindeki kayalıklardan gelen ekosuna kulak asıyordu. Ali, Kemal’e seslendi. “Ayıboğan buraya gel! Karanlık basmadan yakacak toplamamız gerek.” Bizlere yönelip: “Turgay, sen Kemal’le birlikte mağaranın yakınında kal, diğer üçümüz yakacak şeyler, çalı, çırpı, odun toplayalım.” Yeterli miktarda yakacak toplanmıştı. Akşam yaklaştıkça hava giderek soğuyor, içeride yatacak yerlerimizi hazırlarken mağaranın önünde yaktığımız ateşi odunla beslemeyi ihmal etmiyorduk. Bizden başka kimseciklerin olmadığı bu sessiz sedasız yerde basan karanlığın ardından çay demleyip içmek, ateş etrafında kelimeleri döndürmek, gevezelenmek insana haz veriyordu. Beni ilgilendiren avdan ziyade dağlar ve onun sessizliği, kayalıklar ve macera idi. Nitekim iki sene kadar önce çıktığım bir avda karşımdaki kayanın üzerinde dikilen ve sevimli gözleriyle bana bakan bir ceylana tüfeğimle ateş edememiş, bir süre hareketsiz kalıp yirmi metrelik mesafeden zarafetini izlemiş, ona doğru attığım bir taşla diğerlerinin görmemesi için kaçmasını sağlamıştım. Ali, kendine bir meşale yapıp mağaraya girdikten bir müddet sonra bizleri çağırdığında içeri girmiştik. |
