|
ORG ve Tora Bora —1. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |
|
-15-
“Ne dedi?” “’İçinizden biri akıllı davranıp şirketten ayrıldı’ diyerek telefonu kapadı.” “Aykut’tan bahsediyor olmalı, demek Aykut’un işten ayrıldığının farkında, bunu biliyor, bu adam bizi bayağı yakından izliyor.” İlhan: “En azından konuşmaya başladı, onu konuşturmaya devam edin Dilara Hanım, bize mutlaka bir ipucu verecektir.” Dilara; “Tamam, zaten her söylediğini not edeceğiz, gerekirse sesini banda kaydedeceğiz,” diyerek ayrıldı. Geçen on gün hiç bir şeyi değiştirmedi, hatta her gün, her adım, bizi daha da çıkmaza sürüklüyordu. Geçen ay başında iflasını bildiren AGİ Şirketi konusunda görüşmek isteyen avukatım telefonda. “Ben gereken muameleleri yaptım, şirketin çok alacaklıları var, hatta üç senelik alacaklıları.” “Bu ne anlamına geliyor?” “Durum ve vaziyetin kötü olduğu.” “Yani?” “Demek istediğim şu; alacaklarınız için size sıra gelmesi zor, hatta imkânsız.” “Üzerine bir bardak soğuk su içeceğiz öyle mi?” “Öyle görünüyor,” diye cevaplamasıyla o soğuk suyu baştan aşağı hissettim. Görüşmenin nasıl sonuçlandığını bilmek isteyen İlhan Hüseyin’le birlikte odama girdi, Sibel ve Dilara’nın sesleri kesildi. İlhan: “Paydostan sonra birlikte dışarı çıkalım, iş ortamı haricinde rahat bir yerde oturup hem kafayı dinlendirmiş hem de bazı konuları görüşmüş oluruz, ne dersin?” Teklifini kabul edip, hatta paydostan biraz önce çıkarak sahile yöneldik. Hüseyin her zamanki gibi Sibel ve Dilara’yı evlerine bırakacak. Dışarısı hafif yağışlı, esen lodos denizi kabartıyor, güneyden gelen koca dalgalar yüze indirilen birer şamar gibi ardı ardına sahile çarparken bizler yüzümüzü bir bara çevirdik. Birkaç yudum güdümlü arpa suyunun ardından konuya giren İlhan oldu. “Bir terslik olduğunun ben de farkındayım, bu işi böyle devam ettiremeyiz, bir an önce bazı önlemler almamız gerekir.” “Ne gibi önlemler?” “Kordon İnşaat Şirketi ocak ayı başında İstanbul’daki şantiyesini kurmaya başlayacak.” “Bunun bizimle ne alâkası var?” “Fazla uzatmanın bir gereği yok, hemen konuya girmek istiyorum; bu şirket bana bir ay kadar önce şantiye şefliği teklif etmişti.” “Kabul ettin mi?” “Önce etmemiştim, bugünse telefonla arayıp tekliflerinin halen geçerli olup olmadığı sordum.” “Yani şirketten ayrılmak mı istiyorsun?” “Sadece ikimizin iyiliği için.” “Hiç iş almadan şirketi altı ay daha idare edebiliriz, bu arada mutlaka...” derken lafımı kesti. “İşi şansa bırakamayız, biraz gerçekçi olmamız gerekmez mi?” “Teklifleri halen geçerli mi?” “Evet geçerli.” “O halde ne zaman ayrılıyorsun bizden?” “Yarın, pazar günü zaten ay sonu, orada göreve başlamadan önce bir ay tatil yapmak istiyorum, aksi takdirde en az bir sene tatil yapamam.” “Farz edelim sen ayrıldıktan sonra beklediğimiz bazı tekliflerden olumlu yanıt geldi, bugün, yarın veya üç ay sonra...” “Onlarla iki senelik sözleşme imzalayacağım, sözleşmeye de altı ay sonra tek taraflı iptal ettirebileceğime dair madde koydurtacağım.” Ne diyeceğimi bilemiyorum. Onca yıldır iş arkadaşım kendi yolundan gitmek istiyor. Bir müddet sessizliğin ardından devam etti: “Birkaç teklif kabul edilse bile bir müddet bensiz idare edebilirsin, işler toparlandığında tekrar gelebilirim.” Yanımızda kalması için ona ısrarda bulunamazdım; o güç bende yok, gücünü kaybetmiş, tek kanadı kırık çöl kuşu gibi bir halim var. Belki de haklıydı, ısrar etmem yersiz olur. O konuşuyor, ben dinliyorum. “En azından bir müddet için.” “Buna bürodakiler de üzülecek,” diye mırıldandım. “O kadarını düşünme, zaten onlarla bu sabah sen büroda yokken konuştum.” “Yani bunu en son ben öğreniyorum, öyle mi?” “Evet öyle.” Sessizlik... Daha doğrusu ikimiz bir müddet sessiz kaldık. Sıra sağa sola, barda etrafımızda olup bitenlere bakmaya gelmişti. Garsonun masamıza iki bira daha koyması sessizliğimi bozdu. “Çok tuhaf; bir ay öncesine kadar şantiyedekiler dahil on dört kişiydik, şimdi dört kişi kalacağız.” “Hayır üç kişi...” Ne demek istediğini anlamadan devam etti: “Hüseyin’i de birlikte götürüyorum, şu an sana fazla faydası dokunamaz, fakat bana yardımcı olabilir.” “O bunu da biliyor!” “Evet biliyor, sana benim söylememi istedi.” İlhan ve Hüseyin’den ayrılık günü ve saati geldi. Günlerden cuma, Kasım ayının yirmi sekizi. Hepimiz üzgünüz. Onların şirkete geri gelmelerini ümit etmekle birlikte içimi bir korku kaplamaya başladı; geleceğin korkusu. Herkes gelecekten yeni bir şey, yeni bir umut beklerken ben ondan korkuyorum. Bu korku rüyalarıma da yansıyor, geceleri beni uyandıran cinsteki bu rüyalar sanki beni bir şeylerden uyarıyor; kışın geleceğini, yakında her şeyin üzerini karların, buzların kaplayacağını bildiren bir sonbahar havası gibi. Acaba bir bahar gelip o buzulları eritecek mi? Yoksa onların içinde öylece donup kalacak mıyım... Cumartesi günü, grip beni de yakaladı. Aklıma uzun zamandır görmediğim küçüklük arkadaşım Sabri geldi, halen Merter’de konfeksiyon işiyle uğraşıyor. Bir müddet gezip dolaşmak, eski arkadaşları ziyaret etmek belki iyi gelir düşüncesiyle onu ziyaret etmeye karar verdim, onun işyeri cumartesi günleri de geç saatlere kadar açık. Paydostan bir saat sonra yanındayım. “Nerelerdesin? Artık etrafta görünmüyorsun,” diye beni karşıladı. “Pek çıkamıyorum, ancak hafta sonları biraz zamanım oluyor.” “İşlerin iyi olsun da, beni ziyaret edip etmemen o kadar önemli değil, yazın seni telefonla aramıştım ama yoktun.” “Biliyorum, bürodakiler söylemişti, yanına uğrarım diye aramamıştım.” “Hasan’dan haberin var mı?” diye sordu. “Hayır, ne yazık ki senelerdir görmüyorum, karşıya uzak bir yere taşındığını işitmiştim, o zamandan beri görmüyorum.” “Desene onu görmeyeli üç sene olmuş…” “O nasıl, durumunu düzeltmiş mi?” “Hayır, biliyorsun; işi dağıldıktan sonra çok sıkıntılar çekti.” “Biliyorum ve hiç birimiz ona yardım edememiştik.” “Şu an hasta, hastanede.” “Hastanede mi? Neden, nesi var?” “Kanser,” olan cevabı kısa ve netti. Soğuk bir duş daha… Ne diyeceğimi bilemezken devam etti: “Yazın seni onun için aramıştım, haber verecektim.” Üzüntülü sohbetin ardından Hasan’ın telefon numarasını verdi, hastanede ona cepten ulaşabilirdim. Sakin bir kafa ve yerden aramak için tekrar büroya gittim. Numarayı çevirdim. “Hasan, ben Turgay.” Sevindi. “Dostum! Senelerdir nerelerdesin?” “Hasta olduğunu bugün Sabri’den öğrendim, nasılsın?” “Eh! İdare ediyoruz işte… Koçum seni özledim, gel de ölmeden önce bir görüşelim.” “Merak etme koca oğlan, sen daha çok yaşayacaksın, sana bir şey olmaz, benim tanıdığım Hasan her şeyi yener.” Burnumu sildiğimi anlamış olacak ki: |
